EKONOMİ
Türkiye Rus gazında olası bir sıkıntıya hazır mı?
Rusya, Türkiye’nin doğal gaz ithalatında ilk sırada yer alıyor. Peki Ukrayna krizinde Rusya’dan gaz akışında sıkıntı yaşanırsa ne olur? Türkiye böyle bir senaryoya ne kadar hazırlıklı?
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmeye başlaması ile birlikte gözlerin çevrildiği en önemli konulardan biri de Türkiye’nin iki ülke ile olan ticareti. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye’nin iki ülke ile olan toplam ticaret hacmi toplam 40 milyar dolar seviyesinde. Bu ticarette enerji, turizm, gıda, inşaat, mücevher ve giyim gibi sektörler ilk sıralarda bulunuyor.
Ancak burada Avrupa ve Türkiye’nin gözü Rusya’dan temin edilen önemli miktardaki doğal gaz ve petrolde. Rusya’nın kendisine karşı uygulanan yaptırımlara cevap olarak masaya enerji kozunu koymasından endişe ediliyor.
Bu durumda hem Avrupa ülkeleri hem de Türkiye enerji arzında ciddi bir sıkıntıyla karşılaşabilir. Türkiye son yıllarda artan enerji ihtiyacını karşılamak için rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına olan yatırımlarını hızlandırsa da doğal gaz hala önemli bir ağırlığa sahip. Öyle ki Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ (BOTAŞ) verilerine göre Türkiye’nin 2020’de doğal gaz tüketimi 48 milyar 300 milyon metreküp seviyesindeyken 2021 bu yaklaşık yüzde 23 artış göstererek 61 milyar 601 milyon metreküpe ulaştı.
Peki Türkiye’nin enerji tablosu Ukrayna-Rusya krizinin gölgesinde ne durumda?
Boru hatlarındaki kapasite artırılabilir mi?
BOTAŞ verilerine göre Türkiye, Azerbaycan’dan günlük 19.1 milyon metreküp, TANAP’dan 17.3 milyon metreküp, İran’dan 28.5 milyon metreküp, MaviAkım’dan (Rusya) 47.3 milyon metreküp, TürkAkım’dan (Rusya) 46.9 milyon metreküp gaz alma kapasitesine sahip. Ayrıca yine günlük olarak BOTAŞ Marmara LNG terminalinde 37 milyon metreküp, Silivri doğalgaz yeraltı depolama tesisinde 28 milyon metreküp, Tuz Gölü yeraltı depolama tesisinde 40 milyon metreküp, BOTAŞ Dörtyol FRSU tesisinde 28 milyon metreküp, EGEGAZ terminalinde 40 milyon metreküp, ETKİ Liman FRSU tesisinde 28 milyon metreküp kapasitesi bulunuyor.

Türkiye, Silivri’deki depolama tesisinde kapasiteyi 28 milyon metreküpten 75 milyon metreküpe çıkarmayı Tuz Gölü’ndeki depolama tesisindeki kapasiteyi ise 40 milyon metreküpten 80 milyon metreküpe çıkarmayı hedefliyor. Depolama tesislerindeki kapasite özellikle dönemsel arz problemlerinde hayati bir öneme sahip. Geçtiğimiz günlerde İran hattında yaşanan problemde Türkiye ilk önce depolama tesislerindeki gazı sisteme vererek enerji ihtiyacını karşılamıştı.
Boru hatlarındaki kapasiteye bakıldığında ise Azerbaycan tarafında günlük 10-12 milyon metreküplük bir kapasitenin daha kullanılabileceği, ayrıca TANAP tarafında da kapasitenin arttırılabileceği belirtiliyor.
Ancak boru hatlarındaki kapasitenin de bugünden yarına kullanılması pek kolay olmuyor. Örneğin Türkiye, Azerbaycan’dan günlük 5 milyon metreküp daha fazla gaz almaya karar verdi. Bu durum Azerbaycan tarafından olumlu karşılansa da temel sorun üretim bölgesinde. Eğer Azerbaycan üretimini o ölçüde arttıramaz ise iletim kapasitesi de boşta kalmış oluyor. Ülkelerin üretim sahasındaki kapasitelerini arttırmaları için uzun dönemli yatırımlar yapmaları gerekiyor.
İthalatta ülkelerin payı ne kadar?
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) Aralık ayı sektör raporuna göre Türkiye’nin doğal gaz ithalatında Rusya yüzde 33.42’lik pay ile ilk sırada yer alırken onu yüzde 17.04 ile ABD, yüzde 13.83 ile İran, yüzde 12.08 ile Azerbaycan, yüzde 10.26 ile Cezayir, yüzde 7.93 ile Mısır, yüzde 2.09 ile İspanya, yüzde 2.09 ile Katar, yüzde 1.64 ile Trinidad ve Tobago takip ediyor.
Bu tablo Kasım ayı verileri ile karşılaştırıldığında Türkiye’nin İran ve Mısır pazarından yaptığı ithalatı azalttığı bunu da Cezayir ve İspanya ülkelerle kapattığı görülüyor. Ayrıca Aralık ayında Türkiye’nin Rusya’dan doğalgaz ithalatının 2020 Aralık ayına göre yüzde yaklaşık yüzde 30 azaldığı hesaplanırken aynı dönemde ABD’den yapılan doğal gaz ithalatında yüzde 92’lik bir artış olmasına rağmen Rusya zirvedeki yerini korumayı başarmış.
Daha kapsamlı bir veri için EPDK’nın paylaştığı yıllık doğal gaz ithalatına bakıldığında ise kaynak ülkeler bazında ithalatın dağılımı şu şekilde oluyor: Rusya yüzde 33.59, Azerbaycan yüzde 24, İran yüzde 11.06, Cezayir yüzde 11.58, Nijerya yüzde 2.82 ve yüzde 16.95 diğer ülkeler.
Rusya özelinde duruma bakıldığında ise yıldan yıla bir dalgalı seyir gözlemlense de Türkiye’nin doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığı ilk bakışta görülüyor. Rusya 2010 yılında Türkiye’nin toplam doğal gaz ihtiyacının yüzde 46.2’sini, 2011’de yüzde 57.9’unu, 2012’de yüzde 57.7’sini, 2013’te yüzde 57.9’unu, 2014’te yüzde 54.8’ini, 2015’te yüzde 55.3’ünü, 2016’da yüzde 52.9’unu, 2017’de yüzde 51.9’unu, 2018’de 47’sini, 2019’da yüzde 33.6’sını 2020’de ise yüzde 33.59’unu karşıladı.

Türkiye hangi ülkeden LNG ithal ediyor?
Ayrıca EPDK’nın 2020 yılı doğal gaz istatistiklerine göre öne çıkan önemli bir detay ise 2013 ile 2020 yılları arasında boru hatları ile ithal edilen doğal gaz miktarı yüzde 87.08 seviyesinden yüzde 68.67 seviyesine gerilerken LNG yani sıvılaştırılmış doğal gaz yolu ile ithalat yüzde 12.92’den yüzde 31.33’e çıkmış durumda.
Bu da Türkiye’nin doğal gaz arzındaki kaynak pazar çeşitliliği için çok önemli adım olarak görülüyor. Peki LNG ithalatında ülkelerin payı ne kadar? EPDK verilerine göre buradaki tablo ise şöyle: Katar (yüzde 40), ABD (yüzde 37), Trinidad ve Tobago (Yüzde 8), Nijerya (yüzde 6), Ekvator Ginesi (yüzde 2), Fransa (yüzde 2), Norveç (yüzde 1), Mısır (yüzde 1), Kamerun (yüzde 1), İspanya (yüzde 1), Angola (yüzde 1). Miktar bazında LNG ithalatındaki toplam ise 8.147 milyon Sm3 olarak gerçekleşti.
EPDK raporuna göre 2020 yılı Aralık ayında depolanan gazın yüzde 85.84’ü yeraltı depolarında yüzde 14.16’sı ise LNG terminalinde bulunuyordu. 2021 Aralık ayında ise bu oran yeraltı depoları için yüzde 86.11 LNG terminalinde ise yüzde 13.89 şeklinde gerçekleşti. 2021 aralık ayında depolardaki doğal gaz miktarı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 32.88 azalarak 1.914 milyar metreküp oldu.
Doğal gaz hangi alanlarda ne kadar kullanılıyor?
İthal edilen doğal gazın kullanımında ise elektrik üretimi öne çıkıyor. Buna göre Aralık ayında Türkiye’de doğal gazın yüzde 26.65’i çevrim santrallerinde, yüzde 23.10’u sanayi sektöründe, yüzde 10.97’si ticarethanelerde ve resmi dairelerde, yüzde 36.3’u konutlarda, yüzde 2.53’ü petrol rafineri ve fırınlar gibi alanlarda ve yüzde 0.17’si ulaşım sektöründe kullanılıyor.
Fiyatlara yansıması nasıl olur?
Enerji uzmanlarına göre Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi şu aşamada Türkiye için bir arz sorunu oluşturmayacak. Ancak uzmanlar özellikle küresel olarak artacak olan enerji maliyetlerinden Türkiye’nin de tüm dünya gibi etkileneceğini söylüyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmeye başlaması ile beraber Avrupa’da günlük olarak doğal gaz fiyatlarındaki artışlar yüzde 30’u bulurken Brent petrolün varil fiyatı da hızla 100 doları geçti.
BOTAŞ verilerine göre de Avrupa’daki doğalgaz fiyatları son iki yılda yüzde 384 artış gösterdi. Uzun süredir bu artıştan oldukça olumsuz etkilenen Türkiye, Rusya-Ukrayna krizinin enerji girdileri üzerinde oluşturacağı ek maliyeti karşılamakta zorlanabilir. Özellikle enerji girdilerindeki artışlar başta gıda enflasyonu olmak üzere çok sayıda alanda kendisini hızla gösteriyor.
Dünya enerjide belli ülkelere ve kaynaklara bağımlı kalmamak için özellikle yenilenebilir enerji tarafında attığı adımları hızlandırıyor. Başta güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynakları her ne kadar dünyanın enerji ihtiyacını kısa zamanda karşılayacak gibi görünmese de bu adımlar alternatif kaynak oluşturma yönünde oldukça stratejik.
Türkiye’nin enerji üretiminde durumu ne?
Türkiye de 2000’li yılların başından itibaren rüzgâr ve güneş gibi alternatif enerji kaynaklarına olan yatırımlarını hızlandırıyor. Bu konuda devlet tarafından milyar dolarlık ihaleler düzenleniyor ve yenilenebilir enerji yatırımcılarına belli oranda kapasiteler ayrılıyor. Gelinen noktada elektrik üretiminde Türkiye’nin kömür ve doğal gaz da dahil tüm enerji kaynaklarındaki toplam kurulu gücü 99 bin 820 megavat seviyesinde. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre bunun 3 bin 712 megavatı biyokütle, atık ve jeotermalden, 7 bin 816 megavatı güneş enerjisinden, 10 bin 607 megavatı rüzgâr enerjisinden, 31 bin 493 megavatı hidroelektrikten 46 bin 193 megavatı da termik santrallerden oluşuyor.

Ayrıca 2021 devreye alınan 3 bin 446 megavat ek kapasitenin yüzde 51.5’i rüzgar enerjisinden, yüzde 16.6’sı biyokütle, atık ve jeotermalden, yüzde 14.5’i güneş enerjisinden, yine yüzde 14.5 hidroelektrik enerjisinden ve yüzde 3’ü termik santrallerden oluşuyor.
Elektrik üretimi hangi kaynaklardan sağlanıyor?
Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) verilerine göre 2 Mart günü Türkiye üretilen elektriğin yüzde 21’ini doğal gazdan, yüzde 18’ini ithal kömürden, yüzde 14’ünü barajlardan, yüzde 14’ünü linyitten, yüzde 13’ünü rüzgardan, yüzde 9’unu akarsulardan, yüzde 3’ünü jeotermalden, yüzde 2’sini biyokütleden ve yüzde 1’ini taş kömüründen elde etti.
Özellikle yağışın bol olduğu dönemlerde barajlardan ve akarsulardan yapılan üretimde artış gözlenirken rüzgârlı günlerde ise rüzgâr santrallerindeki üretim de rekorlar kırılabiliyor. Ayrıca Mersin’de inşa edilen ve önümüzdeki yıllarda kademe kademe devreye alınması planlanan ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin de bu zamanla yerli üretimi artmasına katkı sağlayacağı ön görülüyor. Akkuyu’daki santralin toplam kurulu gücü 4 bin 800 megavat olacak. Ancak her biri 1200 megavattan oluşan 4 ünitenin tamamlanması 5-6 yıllık sürece yayılacak. Santral tamamlandığında Türkiye’nin toplam ihtiyacının yaklaşık yüzde 5’ini karşılayacak.
Hem enerji hem parça üretimi
Ancak Türkiye’nin elektrikteki asıl önemli adımlarının güneş ve rüzgâr enerjisinde olması bekleniyor. Bu konudaki teşviklerin de artmasıyla yenilenebilir enerji sanayisinde de önemli parçaları üretmeye başlayan Türkiye, bu konuda başta Avrupa olmak üzere çok sayıda ülkeye ihracat yapıyor. Özellikle Ege Bölgesi’nde hem rüzgâr santralleri hem de bu santrallere üretim yapan ekipman fabrikaları bölge halkı için de önemli bir istihdam alanı oluşturuyor.
Emre Eser
© Deutsche Welle Türkçe
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
2 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Dünya Kupası'nda devlerin savaşında muazzam ekonomik başarı 19/07/2026
- Merz'den kapsamlı kabine değişikliği mesajı 19/07/2026
- Dr. Can Fuat Gürlesel hayatını kaybetti 19/07/2026
- MÜSİAD Başkanı Özdemir, yılın ikinci yarısına ilişkin beklentilerini açıkladı 19/07/2026
- Trump'tan İran'ın mutabakat açıklamasına yanıt 19/07/2026
- Engelli araç ithal işlemlerinde randevu sistemi geliyor 19/07/2026
- Elektrikli araç şarj hizmetlerinde büyük artış 19/07/2026
- İran'dan Kuveyt'teki ABD hedeflerine saldırı 19/07/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi - 19 Temmuz 2026 19/07/2026
- ABD'den ölen askerleri için misilleme saldırısı 19/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
