Connect with us

EKONOMİ

MURAT ÜLKER katıldığı DAVOS Zirvesini yazdı

Yayınlanma:

|

“Yoksa Davos’a Geç mi Kaldık” Dedim Ama…Dünya Tarım ve Anti-Tröst Örgütleri  Kurulmalı başlığı ile MURAT ÜLKER’in yayınladığı izlenimleri şu şekilde oldu :

“Davos 2022’de Ciddi Hesaplaşma

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF), merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde yer alan uluslararası bir vakıf. 1971 yılından bu yana her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında bu Forum toplantısı yapılıyor. Forumun amacı başlarda  uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için bir platform sağlamak ve vizyon genişletmekmiş. Siyasi liderler foruma ilk kez 1974 yılında davet edilmişti. Kaç yıldır “ha katılayım, ha gideyim, bu yıl tam sırası” derken ya bir iş çıktı, ya canım istemedi, ya seyahate denk geldi ve Davos toplantısına katılmak nasip olmamıştı. Bu yıl her şey denk geldi, nasip oldu Ali Ülker Bey’le birlikte Davos 2022ye katıldık. Hem Davos’un genel bir değerlendirmesini  hem de  katıldığım panellerin kısa bir özetini aldığım notlara dayanarak sizlerle paylaşmak istedim. “Yediğin içtiğin sana kalsın, sen gördüklerini anlat” denir ya, işte ben de dinlediklerimi anlatıp yine size faydalı olmaya çalışayım diyorum. Buyurun okumaya..

Dünya Tarım ve Anti-Tröst Örgütleri  Kurulmalı

Davos hala diriymiş!

Panelistlerin büyük çoğunluğu derslerine iyi çalışmışlardı. Bunun yanı sıra herkes ne yapılması gerektiğinin farkında, ancak nasıl yapılacağı konusunda hala çok eksiklik var ve bunu açıkça kabul edenler mevcut.

Globalleşme ile ciddi hesaplaşma var, globalleşmenin hatalarının analizi yapılamıyor, çoğunluk globalleşmeden vazgeçmek istemiyor.“

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF), merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde yer alan uluslararası bir vakıftır. 1971 yılından bu yana her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında bu Forum toplantısı yapılıyor. Forumun kurucusu Cenevre Üniversitesi’nde  işletme profesörü olan  Klaus Schwab. Önce adı  Avrupa Yönetim Forumu imiş, daha sonra 1987 yılında şimdiki adını almış.

İlk Avrupa Yönetim Sempozyumuna; Batı Avrupalı firmalardan 444 yönetici davet edilmiş. Daha sonra Dünya Ekonomik Forumu kâr amacı gütmeyen bir kuruluş haline gelerek  Avrupalı iş liderlerini her yıl toplantılar için Davos’a çekmiş. Forumun amacı uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için bir platform sağlamak ve vizyon genişletmek iken, siyasi liderler foruma ilk kez 1974 yılında davet edilmiş. Forum bundan sonra, siyasi liderler tarafından tarafsız bir platform olarak kullanılmış. Davos’la ilgili çok sayıda rivayet var; kapitalist  düzenin devamı için iş insanlarının illuminati tarzı bir örgüt oluşturduklarından, salgının dünya nüfusunu azaltmak için Davos’ta planlandığına kadar… İnanmak isteyen için her türlü dedikodu bol, sosyal ağ toplumunda inanılmaz zırvaların sayısı iyice arttı.

Her neyse, kaç yıldır “katılayım, şimdi gideyim, bu yıl tam sırası” derken hep başka bir iş çıktı, denk gelmedi Davos toplantısına katılmak; ama bu yıl her şey denk geldi, nasip oldu. Ali Ülker Bey’le birlikte Davos 2022’ye katıldık. Aynı anda 70-80’den fazla oturum vardı. Bu nedenle seçici davranmak gerekti. Bazı oturumlara Ali Bey katıldı, bazılarına ben katıldım, bazılarına da ikimiz birlikte katıldık.  Açıkçası ilk gün “acaba online ve dijital dünyada Davos’un modası geçmiş mi?” sorusunu kendime sormadım değil. Ama 3 gün boyunca bir düzine panel, 40tan fazla panelist dinleyince, aralarda da sosyalleşme yemeklerine ve toplantılarına katılınca dedim ki “yok Davos hala diriymiş!”

Çok beğendiğim bölümlerden birini en önce yazayım. Bu “Gelecek On Yılın Ekonomisi” başlıklı akşam yemeği toplantısı idi. Toplantıyı London School of Economics and Political Science Üniversitesi,  Kamu Politikaları Fakültesi Dekanı, Andres Velasco sundu.  Her masaya bir konuşmacı oturtulmuştu, her konuşmacı ayrı millettendi. Velasco sırayla hepsine söz vererek, sorular sorarak toplantının çok verimli ve sıcak geçmesini sağladı. Benim seçtiğim masadaki sekiz kişi sekiz ayrı millettendi. Bu toplantıdan aldığım notlar şöyle:

Gelecek On Yılın Ekonomisi

Hükümetler kaçınılmaz bir şekilde akıllıca ve hızlı seçimler yapmak zorundalar. Neticede salgında başarılı olamadık. Tüm dünyada  6milyon kişi öldü, çok sayıda insan hastalığın sonuçları ile boğuşmak zorunda kaldı. Yaşanan korkular, endişeler, çaresizlikler de cabası oldu. IMF reçeteleri “faizleri arttır” der ama tedarik zinciri düzelmezse işler bozulur. Rusya- Ukrayna savaşı devam ederse global enflasyon olur, kriz olur ve gelişmekte olan ülkeler bundan ciddi zarar görür. Artık her şey çok hızlı ve çok büyük hacimde oluyor. İhtiyatlı davranmak ve “tersine düşünme” pratiği yapmak gerekir. Tabii şu andaki gelişmeler ticareti engelliyor, yatırım azalıyor ve resesyon ihtimali beliriyor. Çin 10 yıl %10, sonra %7 sonra %5 büyüdü, ve büyüme %2ye kadar düştü, acaba krize girer mi? Çin’in başarısı otoriter olmasına rağmen ekonomide devletçi yönlendirmeler yapmamasından kaynaklanıyor. Şahıs teşebbüslerine önem veriyor. Ancak covid’le birlikte Çin’de devletçi uygulamalar öne çıktı, eğer serbest pazar yerine ekonomide devletçi uygulamalara geçerse kriz çıkar. Tabi bu süreçte Çin kendi içinde çatıştı. Çinli elitler devletçi uygulamalara şüpheyle bakıyor. Bu ilk kez oluyor. Tek adam rejimi haliyle bir önyargı getiriyor. Bu bütün dünyada böyle, Putin’in uygulaması da farklı değil.

Prof. Stiglitz’in de yemekte söyledikleri ilginçti. Bizim ölçümlerimiz yanlış rakamlara bağlı,  dedi; şöyle örnek verdi: “ABD’de insanların %60ı kendi evinde yaşar, ama geçim standardı rakamlarında ev kiraları vardır”. Bu nedenle ekonomiler arasında bu tür rakamlarda büyük fark varsa kaale alın, yoksa bakmayın diye uyardı. Faizlerin artması niye tedarik zincirini etkilesin ki, diye sordu! Tedarik zincirine yatırım yapılması lazım, ama faizi yükseltiyoruz, yatırım nasıl yapılacak?… Niye ABD’li  çocukları  fakirlik içinde yetiştiriyoruz. Çünkü herkes kendi parasını ödemiyor. Enflasyondan değil resesyondan korkarım.  Düzgün vergi olmalı, çok uluslu firmalar vergilendirilmeli ve çevre vergilendirmesi yapılmalı.”

Diğer konuşmacıların notları; Sosyal ekonomiler, yeşil dönüşüm, yeşil yatırım önemli. Afrika’da 54 ülkede sera gazı etkisi %4 , bu ülkelerde iş ve istihdam artmalı. Gelecek 20 yılda bunlara ilave enerji lazım. Buralarda rakamlar aynı değil, sorunlar da aynı değil. Gelişmiş ülkeler 2009da Afrika’ya 100 milyar dolar yardım edeceklerini söylemişlerdi. Bugüne kadar 1 milyar dolar verdiler. Afrika size güvenmiyorum, diyor.  Avrupalıların aşı fazlası sorunu vardı ve Afrika’ya gönderemediler, çöp oldu. Çok yönlü ve her seviyede aksiyon lazım. Düşük gelirli ülkeler nereden kaynak bulacak? IMF mi verecek, jeopolitik problemler ne olacak?”

Aşağıda katıldığım diğer panellerin kısa bir özetini aldığım notlara dayanarak vereceğim.  Evet çok sayıda oturum, çok sayıda konu, çok sayıda panelist vardı ama kullanılan anahtar kelimeler birbirleri ile hayli benzerdi. Panelistlerin büyük çoğunluğu derslerine iyi çalışmışlardı. Bunun yanı sıra herkes ne yapılması gerektiğinin farkındaydı, ancak nasıl yapılacağı konusunda hala çok eksiklik var ve bunu açıkça kabul edenler mevcut. Çoğu panelist gelecek konusunda umutlu olduğunu söyledi, ancak bu umudun dayanağını yeterince ifade edemedi; belki de yeterli zaman yoktu. Yaşanılan krizlerin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin düşünce yapısını da birbirinden farklılaştırdığı aşikar. Globalleşme ile ciddi hesaplaşma başlamış ama globalleşmenin hatalarının tam bir analizi yapılamıyor, çoğunluk globalleşmeden vazgeçmek istemiyor. Herkes bir dönüşüm yaşanması gerektiğinin farkında, ve bu dönüşümün sancılı olacağını da biliyorlar. Yine de sorunlar masanın altına süpürülmüyor, bu iç açıcı; ama liderler bu sorunları temizlerken epey toz kalkacağının farkında gibiler. Seneye hangi ülkelerin temsilcileri Davos’ta daha çok öksürürse onların kalkan tozdan daha çok etkilendikleri görülür. Şunu ekleyeyim bazı düzeltilmesi gereken hususlarla birlikte ben globalleşmeden yanayım. 

Katıldığım oturumlardan aldığım bazı notlar ve bunlara yönelik görüşlerim şöyle:

Globalizasyonun Geleceği

Ekonomi, teknoloji ve demografiler globalizasyonu destekleyen pozitif güçlerdir. Globalizasyon yoksulluğu azaltıyor. Hong Kong’daki yatırımcıların %50’si farklı ülkelerden. Batı ve Doğu’nun birleşip görevlerin net olarak tanımlandığı bir ekosistemin oluşturulması  önemli. Bioyakıt ve hidrojen kullanımı arttığında globalizasyon artacaktır. Çünkü bu yeni enerji türleri işi altüst eder.  Şu anda lojistik fiyatları artıyor, bu globalizasyonun sorunlu alanı, çünkü küçük ve orta ölçekli işletmeler için zor bir dönem. Nasıl çözüm üretiliyor göreceğiz.  Bugün yaşananlar bir “dönüşüm” sürecidir, globalizasyondan geri dönüş değil. Gelişen ülkelerin katılması büyük işgücü potansiyeli getirir piyasalara. Güneydoğu Asya ve Afrika’da hükümet güdümlü inovasyonların kimseye  faydası olmuyor, aksine kaynaklar heba ediliyor. Hükümetleri inovasyon önderliğinden çekmeliyiz. P&G Avrupa Başkanı Loic Tassel: “5 milyar tüketiciye ulaşıyoruz. Globalleşmenin avantajlarından biri budur.  Tüm tüketiciler aynı kaliteyi ucuza istiyor. Tüm tüketiciler daha iyi ürünleri ve sürdürülebilir çözümleri hak ediyorlar. Bunun için iş liderleri olarak ölçek ekonomisini gerçekleştirmek için eğitmek, iletişim kurmak ve güdüleyiciler sağlamak zorundayız” diyerek önemli bir noktaya değindi. Tedarik zincirinde  globalleşme değil yerelleşme olacak, tüketimin olduğu yerde üretimin olması esastır artık. Çağrı merkezleri, yazılımcılar, e-ticaret, servisler yerelleşmeden paylarını alacaklar.

Global Yiyecek Krizini Önleme

Gıda güvenliği ve tedariğinin  kapsayıcı, uzun dönemli ve sürdürülebilir bir yapıda dönüştürülmesi gerekiyor. Bunun için akıllı tarım sistemlerine yatırım gerekiyor. Afrika’da tarımdan elde edilen mahsulün üçte biri ziyan oluyor. Bu hem çiftçi hem devlet için çok büyük bir yük getiriyor. Bunu engellemek için tüm dünya ülkelerinin birlikte çalışması şart.

Dünyanın belli yerinde bazı yiyecekler var ki oradan elde edilmeleri şart. Mesela muz, dünyanın belli iklim bölgelerinde yetiştirilir, diğer bölgelere tedarik zinciri oluşturularak gönderilir. Bir nakliye şirketi alır ve dünyanın diğer yerlerine götürür. Bunun haricindeki   ürünlerde de, örneğin ananas, hindistan cevizi, aynı şekilde global tüketici analiz edilerek nasıl alacağı düşünülür ve geriye doğru tedarik zinciri kurulur ve bunun için büyük şirketler oluşturulursa bir çözüm olabilir. Bugün böyle yapılmıyor, bu tür tüm dünyanın yararına olacak aksiyonlar, lobilere kurban ediliyor. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü gibi, global manada etkili politika yapacak bir Dünya Tarım Örgütü olmalı ve talepten başlayarak dünya tarım kaynakları tüm insanlığa yarayacak şekilde akıllıcı politikalarla kullanılmalıdır. Bugün var olan global tarım örgütleri arzdan başlayarak sorun çözmeye çalışıyorlar.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın Ekonomik Görünümü

Bu oturumda ilk şok sanki aynı özelliklere sahip bir ülke gibi algıladığımız MENA denilen bölgenin bir mozaik olduğunu, farklı  bölgeleri içerdiğini anlamak oldu,. Zengini ve yoksulu var, etnik sorunu olan var, nasyonalisti var, kimi yiyecek ihraç ediyor, kimi ithal ediyor. Mısır’da enflasyon var, Suud’da zenginlik… MENA diye bölgeyi birleştirip, tek bir ülke gibi yönetmeye çalışmak tamam bir saçmalık anlayacağınız.  Peki Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki sorun ne, niye bu bu ülkeler hızla gelişmiyor? Anlayış problemi var…

Buralarda mutlakiyet var, nasyonalistlik var, hür teşebbüs mantığı yok, oturmuş demokrasi yok. Halka kolaylık sağlamak için elektrik faturalarını düşürürler, sübvanse ederler ama insanları müteşebbis olmaya güdülemezler. Suudlar 70 Amerikan dolarına petrolün varilini sabitliyorlar. Bu güzel bir şey ama ne üretilecek, tasarruf edilen para nasıl yatırıma dönecek, o yok! Oysa herkes kendi menfaati için üretirse o zaman gelir artar, refah artar.  Bu ülkelerde bir girişimi kamudan izin almadan başlatamazsınız. Türkiye de bu noktaya gelmek üzere, böyle devam edersek Türkiye kilitlenecek diye düşünüyorum. Avrupa’da da benzer bir durum var. Yeni sermaye girişini engellemek için eşikleri yükseltiyorlar, mevzuatı zorlaştırıp gelme diyorlar. 

Mena’dakiler hizmet sektörüne ve dijitale yatırım yapmak istiyorlar. “Ata nal çakılırken görmüş kurbağa ayağını uzatmış” misali bir durum bu. Eğer ekonominde üretim omurgan yoksa üretmediğin halde neyin hizmetini kime sağlıyorsun. Önce katma değerli bir şey üretmediğin sürece gelişmek mümkün değildir. Tamam turizme yatırım yapıyorsun, eskiden bacasız sanayi denirdi, bir şey üretmiyorsan gelenlere ne satacaksın? Hükümetler halkın parası ile devlet kalkınma fonları kuruyorlar, büyük projeler yapıyorlar. Sonu verimsizlik ve hüsran oluyor, çünkü arkada hür teşebbüs iradesini teşvik edecek bir şey yok. Bu yüzden de hayal kırıklığı oluyor. Oysa bu parayı doğrudan millete dağıtsalar ve “balık tutmayı öğretseler” çok daha fazla fayda sağlarlar. 

Bunlar gerçekleştirilirse  bölgenin tam potansiyeline ulaşabilmesi mümkün. Bu bölgede ekonomik reform şart,  yeni iş alanları yaratıyorlar ama yeterli değil, yatırımcılar için prosedürleri hızla basitleştirilmeli, stratejik projeleri hızlandırılmalı, öncelikli sektörlere odaklanılırsa tüm dünya bu bölgeden daha fazla yararlanır.

Demokrasinin Geleceği

Doğu ve Batı arasında giderek büyüyen fark demokrasinin geleceği için bir tehdit oluşturuyor ve gerçekten demokratik bir toplum yapısına ulaşmak için gelişmemiş/gelişmekte olan ülkelerin desteklenmesi gerekiyor. Aynı zamanda yeni gelişen sosyal ağlar insanların fikrini şekillendirmek/manipüle etmek konusunda etkili ve bu popülizme yol açıyor. Sosyal ağla sayesinde herkes kendi akvaryumunda yaşıyor, insanlar daha katı düşünen, bu düşüncelerinden vazgeçmeyen, bu düşünceler etrafında  gettolar oluşturan bir yapıda yaşıyorlar. Bir şey Twitter’da TT olunca hakikat sanılıyor. Eskiden “batıdakiler esrar eroin kullanıyor, 5-10 seneye varmaz, bunlar yıkılır” deniyordu, sonra ne oldu… Zaten öyle yaşıyorlardı, özgürleşmenin getirdiği noktaya geldiler.  Biz şimdi “Batının teknolojisi alıp ahlaksızlığını almayacağız” diyoruz. Ama sanal sosyal gettolar artık global, nasıl yaşıyorsan öyle oluyorsun.

Şimdi yaşayan çoğu insanın “gerçek demokrasi” ile henüz tanışmamış olması geleceğe dair var olan inancı zayıflatıyor ve demokrasiyi daha kırılgan bir noktaya . Bu sorunların çözümü için kullanılan anahtar kelimeler “kapsayıcılık”, “insan ve değer odaklılık” olarak nitelendirildi. Aynı zamanda Ukrayna- Rusya savaşının bir demokrasi, özgürlük savaşı olduğu ve mutlaka kazanılması gerektiği de söylendi. Ama ben başka bir açıdan bakıyorum eğer gelişmişlik seviyeleri ülkeleri “merhametli” yapacak bir gelişmişlik seviyesine getirmiyorsa “demokratik olmayan, kontrolsüz güç” ülkeleri savaşa sürükleyebiliyor.  

Global Vergi Sistemini  Yeniden Hayal Etmek

Daha adil ve kapsayıcı bir vergilendirme sisteminin oluşturulmasının sürdürülebilir büyüme ve gelişme için bir gereklilik olduğu kesin. Bu yeni sistemin bir yardım etme girişimi değil, en temelinde adaletle ilgili olduğu düşünülüyor. Tabii ki burada adalet konusu da irdelenmesi gereken bir konu. “Kim kazanır, kim kaybeder? Ve bu dönüşüm ne kadar adil?” soruları mutlaka üzerine mesai harcanması gereken sorular.

Esas konu daha “çok” vergi almak değil, daha “iyileştirilmiş bir sistem üzerinden” vergi almaktır. Daha fazla vergi değil, işe yarar şekilde vergilendirmektir. Vergiyi zenginden almak iş değil. Vergi herkesin derdi olmalı, herkesi germeli. Global vergi anlayışı niye lazım? Para bir yerlere kaçınca kullanılamıyor. Oysa paranın şeffaf olması gerekiyor. Afrika’da, şu ülkede  yeteri kadar vergi tahsilatı yok diyoruz. Halbuki burada servet transferi var, para başka ülkelere kaçıyor. Yerel finans sitemini desteklemiyor, üretime dönüşemiyor. Minimum global vergi olsa, genel mutabakat olsa… Zenginleri fazla vergilendirmek “vatandaş” kafasıyla makul geliyor, ama ekonomik olarak gelişme  açısından düşünürseniz onları paralarını harcamaya, yatırım yapmaya özendirmek lazımdır. O zaman bir katma değer oluşur. Tamamıyla dijitaleşmemiş, kayıt altına alınmamış toplumlarda herkesin yararına olan çözüm sosyo ekonomik statüye göre kişi başı vergi sistemine geçmektir. Kaynakta falan vergiler kesildiği yerde kalıyor.

Emtia Şokunu Gidermek

Bugünkü duruma baktığımızda, yıkıcı bir fırtına için gereken tüm etkenlere sahibiz. Bugünkü emtia krizi son derece karmaşık bir durum ve ucuz emtia devri artık bitti. Gerçi  her kriz bir fırsat olarak değerlendirilme potansiyeline sahiptir. Ancak bugün dünya tedariğini sürdürebilmek konusunda gerçekten büyük bir sorunumuz var. Gelişmiş ülkelerin panelistleri uzun vadede ayrışmanın (fragmantation)  problemleri beraberinde getireceğini ifade ediyorlar; gelişmekte olan ülkelerin panelistleri bu ayrışmanın faydalı olacağını düşünüyorlar.

Ve bu oturumda da açıkça görülüyor ki serbest ticaret engelleniyor özellikle gıda ticareti. Oysa bu engelleme çok tehlikeli. Herkes her şeyi üretmeli ve çeşitlilik olmalı. Fiyatların yükselmesi o kadar sorun değil. Fiyatlar böylelikle tüm dünyada eşitleniyor. Örneğin kağıt, ambalaj fiyatları bizde %400 arttı, ama dünya ile eşitlendi. Gemi navlunları önce yükseldi sonra düştü ama taşımacılar seviyeyi korumak istiyorlar.

Aslına bakarsanız dünya emtia piyasalarında oligopolistik bir yapı vardır. Her emtianın (petrol, kağıt, gaz, maden vb) piyasası “seven sisters” diye anılan birkaç şirketin domine ettiği oligopolistik piyasalardır. Bir araya gelerek ortak akılla piyasayı kontrol ederler. Mesela, birkaç fabrika aynı anda bakıma girerse o sektördeki talep düşmüşse arz da düşeceği için fiyat düşmez, daha doğrusu düşmesine izin verilmez.

Nasıl böyle bir şey olabiliyor? Çünkü ülkelerin kendi anti-tröst yasaları ya da Avrupa Birliği’nin  anti-tröst yasası var ama globalde, şirketleri kontrol eden bir anti-tröst yasası yok. Herkes her şeyi üretirse ancak bu yapılar kırılır. Orta gelirli ülkeler katma değerli emtia analizi yapıp bu piyasalara girmeliler ki oligopolistik yapıları kırsınlar.

Krizlerden fırsat çıkar. Koronavirüs krizine bakın, aciliyetten ne inovatif ürünler çıktı. Fırsatlardan yararlanmak için hem yatırım yapmak hem de teknoloji transferi lazım.  Mesela elektronikte müthiş miktarda atık var, geri dönüştürülemiyor, ama bir şey de yapılamıyor.

Bir global krizde önce  krizi çok  iyi tanımlamak lazımdır. Fiyatların inip çıkması kriz değildir. Fiyat artar ve mal bulunamıyorsa gerçek sorun başlar. Örneğin gıda bulunmamaya başlarsa çok ciddi sorun olur, çünkü gıda insan hayatıdır.

Gelecek Salgına Hazırlanmak

“Özel sektörün katılımı, hastalıklarla mücadele için inanılmaz derecede önemlidir.” Panelin ortak aklı buydu. Bill Gates, salgınların erken tespit edilebilmesinin işin en önemli kısımlarından biri olduğunu vurguladı. Salgının 0 bölgesi en zorlu alan; daha endişe verici olan şey ise, dünyada beklediğimiz pek çok pandemi riskinin, ilk etapta bununla başa çıkmak için yeterli kaynağa sahip olmayan ülkelerde olmasıdır. Bu problemin aşılabilmesi için de sürece müdahale edebilecek ve hızlandırabilecek bir “küresel kapasiteye” ihtiyaç vardır. Pandeminin etkilerini insani ve ekonomik maliyet olmak üzere madalyonun iki yüzü olarak hep birlikte gördük. Bu yüzden artık kapsayıcı bir yapıda herkese yardım etmemiz gerektiğini anlamamız gerekiyor. Aksi taktirde bu ve benzeri problemler yine olmaya devam edecek. Şunu da iyi anlamamız lazım bölgesel karantina  gibi önemler etkisiz kalıyor.

Kural şu: Kendini herkesten koruyacaksın, herkesi de kendinden koruyacaksın. Bu kişisel bir konu  ve yeni salgınlar da ancak böyle önlenir.

Milenyum Nesli İşin Başına Geçti      

Milenyum kuşağındakilerin katıldığı ilginç bir oturumdu. Paneli sunan bir portre  fotoğrafçısıydı.  Gayesi herkesi sarsmak ve yeniden düşünmeye teşvik etmekti. Katılımcılara değişik kelimelerin anlamlarını sordu. Korku ve umut,, dahil olmak mı ait olmak mı gibi… Sorulara verilen cevapların yaşanan olaylardan nasıl etkilendiği Ukrayna’dan katılan Uliana Avtonomova iyi bir örnekti; umut için, “liderler dahil insanların birlikte ve sevgiyle hareket etmeleri,” korku içinse, “Rusya’nın Ukrayna’yı ele geçirmesi” demesi ilginçti. 

Bizde de milenyum nesli, işin başına geçti ya da geçmek üzere. Mesela büyük oğlum Yahya da onlardan biri. Onlar  9/11’i yaşadılar, global krizi yaşadılar, pandemiyi yaşadılar, şimdi de enflasyonu yaşıyorlar. Ama asla kötümser değiller, sorduğun zaman iyi olacak diyorlar

Kendilerini güvende hissedebilmek adına her şeyi geride bırakmayı göze alıyorlar. Bizim gibi sürekli çalışmak yerine tercihleri, “dur bir mola ver.” Kendilerine mentor (yön gösteren) arıyorlar. Yalnız kalmak istemiyorlar ama yalnız kalacaklarsa da buradan bir güç yaratmaya çalışıyorlar. Günlük bir rutinlerinin olması hoşlarına gidiyor. Mesela bu namaz kılmak olabilir. Karl Schwab’ın bir söz var: “Başarısızlık kendine verdiğin sözü tutamamandır!”  Yeni nesil bu sözü benimsemiş görünüyor. Oturuma katılan Ganalı gence sordular: Nasıl seçildin buraya? Cevabı yine ilginçti: “Yeterince başarısız olduğum için! geldim”. Yani güçlü olmak için hatalarını anlamanın, onları düzeltmeye çalışmanın önemli olduğunu biliyor milenyum kuşağı. Hatalara reaksiyon vermenin  güçlülük olduğunu düşünüyorlar? Zayıf değil, dirençli olmak gerektiğini, bunun için de kendini tanımanın çok önemli olduğunu vurguluyorlar.

Uzun Vadeli Bakmak

Diğer oturumlarda savaşın bahsi “Rusya – Ukrayna Savaşı” olarak geçmişti. Bu oturumda ise savaş “Putin’in Savaşı” olarak etiketlendi. Uzağa doğru bakarken bugünü ve dünü kaçırmayan bir yapı kurmamız gerektiği vurgulandı. Bu vurgulamayı yapan da Atlantik Konseyi Başkanı Frederick Kempe idi. Kempe hükümetlerin bürokrasiyi ortadan kaldırıp kapasiteli ve yeterli olmaları gerektiğine de vurgu yaptı.

Dünyada bugüne kadar pek çok kriz oldu. 2019’da Avrupa Birliği’nde finansal kriz oldu, daha sonra Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesi, daha sonra Brexit, daha sonra kovid salgını ve şimdi de Rusya-Ukrayna savaşı. Bu krizlere ne dünya toplumu ne de Avrupa toplumu hazırdı. Çünkü kimse sınırların dışında (out of box) düşünmüyor. Avrupa Birliği net değil, ne yapmak istediğini söylemiyor.  Moldavya, Gürcistan; Ukrayna Avrupa Birliği üyesi olmak istedi, hiçbir başvuruya net bir cevap vermediler. Avrupa Birliği aksiyoner değil. Uzun dönemli düşünce ve politika fikrini yerleştirmek lazım, bunu işe insan seçerken bile yapmak lazım.

Yine aynı oturumda iş insanı Lily Shen, “uzun dönemli düşünmek lazım, ama herkes kendini düşünüyor. Oysa tedarik zincirinin adı iş birliği zinciri olmalı. Biz bunun için Future Foundation isimli bir vakıf kurduk. Global stratejileri nasıl uyarlar ve uygulamaya koyarız, bunun öğrenilmesi çok önemli” dedi. Gerçekten de tedarik zinciri olsun, katma değer zinciri olsun değişiyor. Sonuçta hükümetlerin hızlı aksiyon alması, akademik dünyanın da düşünceyi şekillendirmesi lazım. Artık büyük bir iş birliği yapılması gerekiyor, yoksa herkes kendi silolarında yaşar. Gelecek için güçlerin birleştirilip çoklu enerjinin açığa çıkarılması gerekiyor.    

Özetle esneklik, çeviklik, hazır olmak, hesap verilebilirlik, kapsayıcılık ve sorumluluk oturumun anahtar kelimeleri idi. Çözümlerin çok paydaşlı çıkarımları içermesi ve kapsayıcı olması gerektiği ve karar vericilerin değişen koşullara adapte olabilmesinin ekonominin büyümesi açısından son derece hayati olduğu vurgulandı. Diğer oturumlarda özel sektör – devlet ikilisinin koordineli bir şekilde çalışması gerektiği ifade edilirken, bu oturumda akademi, devlet ve özel sektörün birlikte çalışmasının kritik olduğundan bahsedildi. Çünkü çok sayıda bilinmeyen, çok sayıda değişken anlamına gelir, bu yüzden farklı bakış açılarına sahip olmak bir elzemdir, dendi.

Global Yoksulluğun Üstesinden Gelmeyi Yeniden  Düşünmek

Gelişmekte olan ülkelerin temsilcileri kendi halklarının potansiyeline inanıyor. Diyorlar ki “bize gerekli araçları sağlarsanız, biz de gerekeni yapabiliriz”. Bu noktada yerli halkın tavsiyelerinin alınması da fırsatlar adına önemlidir. Kapsayıcılık ve inovasyon oturumun gündemindeydi. Kapsayıcılık için mutlaka çocukların eğitim alma hakkı üzerinde yoğunlaşılması gerektiği söylendi. İnovasyonların ve yatırımların sürdürülebilir başarıya ulaşabilmesi için ise vatandaşların verilerini kayıt altına alabilen bir dijital altyapının var olması gerekiyor. Yoksulluğun bitirilmesi için hayata geçirilecek  tüm uygulamaların “büyümeye” ket vurmaması hayati öneme sahip.

Bangladeş yoksulluğun üstesinden gelmekte iyi bir örnek. Bu ülke çok fakirdi. Bangladeş Doğu Pakistan’ın bir bölümü idi. 1970lerin başında ise ayrı ülke oldular. Karl Schwab’ın yine bir söz var: Devir kapitalizm değil, yetenek (capability) devridir. Bir ülkenin asıl sermayesi insanlarının yetenekleridir. Bangladeş de böyle düşünmüş. “Biz fakir bir ülke de olsak insanlarımızın bir meslek sahibi olmalarını sağlayabilirsek faydalı bir iş yapmış oluruz” diye düşünmüşler ve böylece  başarıya ulaşmışlar. Bu her ülke için önemlidir.

Yaşam süreleri uzuyor. İnsanların emekli olunca ne yapacaklarını iyi düşünmek lazım.

Biri fakirse diğerinin zenginliği tehlikededir.

Biri çalışmak isteyip iş bulamıyorsa diğerinin işi tehlikededir.

Bu yüzden insan sermayesine yatırım yapmak gerekir. Özellikle dijital enformasyonu eğitimde kullanmak ve fırsat eşitliği yaratmak gerekir.  

Ek 1: (özet)

Davos Dünya Ekonomi Forumu’na katılan IMF Başkanı Kristalina Georgieva son gelişmeler üzerine önemli açıklamalarda bulundu, “düşünülemeyeni düşünün” dedi. IMF Başkanı şunları söyledi:

2022’nin zor bir yıl olacağını düşünüyoruz. Birçok ülkede emtia fiyat şoku yaşanıyor. Özellikle dikkatinizi çekmek istediğim şok, geçen haftaki tarım fiyat şoku. Çünkü bu belki de ekonominin daha zorlu sulara girdiğinin işareti.

Yakıt/Petrol fiyatları indi ancak gıda fiyatları yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor. Büyüme yavaşladığında petrol kullanımını yavaşlatabiliriz ancak her gün yemek zorundayız. Mantıklı fiyatta gıda bulabilme anksiyetesi küresel olarak zirvede.

Savaşla birlikte enflasyonu körükleyen düşünülemez şokların olabileceğini öğrendik. Bu anlamda şoka daha yatkın bir dünyada yaşadığımız yönünde ders aldık.

Üst üste gelen krizlerin ardından alabileceğimiz ders şu; düşünülemeyeni düşünün. Ekonominin durdurulması düşünülemezdi. Avrupa’da bir savaş ortaya çıkana kadar düşünülemezdi. Kaç kere daha düşünülemeyecek durumlar meydana gelecek?

İki önceliğimiz var; birincisi artan gıda ve enerji fiyatları altında ezilen toplumun en yoksul kesimlerini sübvanse etmek. İkincisi de Ukrayna’daki savaş nedeniyle en büyük zararı gören iş kollarına destek olmak.”

Ek 2: (özet)

Davos 2022 toplantısı küreselleşme için  kaçırılmış bir fırsattı

Joseph Stiglitz (*), 1 Haziran 2022 The Guardian

Dünya Ekonomik Forumu’nun iki yıldan fazla bir süreden sonraki ilk toplantısı, benim 1995’ten beri katıldığım birçok Davos konferansından önemli ölçüde farklıydı. Fark sadece Ocak ayının parlak kar ve berrak gökyüzünün yerini çıplak kayak pistleri ve çiseleyen yağmurla kasvetli bir Mayıs ayının alması değildi.

Aksine, geleneksel olarak küreselleşmeyi savunmaya kararlı bir forumun, öncelikle küreselleşmenin başarısızlıklarıyla ilgilenmesiydi: bozulan  tedarik zincirleri, gıda ve enerji fiyatları enflasyonu ve milyarlarca insanı Covid-19 aşısı olmadan bırakan, birkaç şirkete milyarlarca dolar ekstra kar fırsatı sağlayan bir fikri mülkiyet (IP) rejimi.

Bu sorunlara önerilen yanıtlar arasında “reshore” (üretimin ülkeye dönmesi) veya “friend- shore  üretimi” (Biden’ın ortaya attığı üretimin birkaç dost ülkede yapılması kavramı)  ve “ülkenin üretim kapasitesini artırmaya yönelik sanayi politikaları”nın yasalaşması yer alıyor. Herkesin sınırları olmayan bir dünya için çalıştığı günler geride kaldı; aniden herkes, en azından bazı ulusal sınırların ekonomik kalkınma ve güvenliğin anahtarı olduğunu kabul ediyor.

Bir zamanlar şartsız küreselleşmenin savunucuları için bu yüz seksen derece dönüş , bilişsel uyumsuzlukla sonuçlandı, çünkü yeni politika önerileri paketi, uluslararası ticaret sisteminin uzun süredir devam eden kurallarının yıkılacağını ima ediyor…

(*) Joseph E Stiglitz nobel ödüllü  Columbia University ekonomi profesörüdür.  Dünya bankası eski baş ekonomistidir.

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.