Connect with us

EKONOMİ

KERİM ROTA: Bir buçuk dişi kalmış piyasalar

Yayınlanma:

|

Dustin Hoffman ve Sir Laurence Olivier’in başrolleri oynadığı 1976 yapımı “Marathon Man” filminin unutulmaz bir sahnesi vardır. Dr.Szell karakterini canlandıran Olivier bir yandan Hoffman’ın diş köküne aletleriyle işkence ederken diğer yandan sürekli aynı sorusunu tekrarlar. “Is it safe?/( Güvenli mi?)”

Aşağıda hem bu sahneden bir bölümü hem de sevgili dostum film anlatıcısı Mehmet Sindel’in sosyal medya hesabının linkini aşağıda bulabilirsiniz. Umarım bu filmin hikayesini ve analizini sevgili Mehmet’in bir film okuma seansında dinleme fırsatı buluruz.

https://www.youtube.com/watch?v=c-OviftusB8

https://www.instagram.com/sindel_memet/

Filmdeki “Güvenli mi?” sorusunu ben bu yazıda finansal piyasalarımız için soracağım.

PİYASALAR

Alıcılarla satıcıların dışarıdan bir müdahale olmadan serbestçe karşılaşabildiği bir piyasada daha işlevsel ve rekabetçi fiyatlarla beraber daha çok işlem hacmi oluşacağına itiraz edecek pek kimse olacağını sanmıyorum. Tabi ki devletin etkili bir gözetim ve denetim mekanizması gerekli. Sistemik risk taşıdığı ve tasarrufları ilgilendirdiği için bu mekanizmaların finansal piyasalarda doğru çalışması daha da önemli.

Finansal piyasaların derin ve güvenilir olması reel ekonomiye katkı sağlar. Oynaklığı az ve likit olan para, kredi, döviz, tahvil ve menkul kıymet piyasaları reel ekonominin daha rekabetçi hâle gelmesini destekler. Böylece finansal ve reel ürünlerin alım satım marjları daralır, işlem hacimleri artar hatta zaman zaman piyasalarda arbitraj bile oluşmaya başlar.

O halde gelin ülkemizde finansal piyasaların son 4 yıldır yavaş yavaş ne hâle geldiğine bakalım.

DÖVİZ PİYASASI

Döviz piyasası 2018’den bu yana kamunun aldığı düzenleyici kararlarla birkaç kademede önce derinliğini sonra güvenirliğini kaybetti. 2018’den itibaren yavaş yavaş yurtiçi bankaların yabancı bankalarla swap piyasasında işlem yapmaları yasaklandı. Böylece yurtiçi bankaların uzun vadeli TL borçlanarak faiz risklerini bertaraf etme imkânı da ortadan kalktı. Sonuç olarak bugün döviz piyasasında yabancı yatırımcı neredeyse kalmadı.

2019 Mart ayından itibaren döviz piyasasının dengelerini ve işleyişini beğenmeyen hükümet, TCMB rezervlerini döviz piyasasını “terbiye” amacıyla kullanmaya başlandı. Net rezervler azaldıkça TCMB bankalardan ve şirketlerden daha çok döviz talep etmeye başladı. Daha önce piyasada alım satım yaparak karşılaşan taraflar bugün artık doğrudan veya dolaylı TCMB ile işlem yapıyorlar. Mal ve hizmet ihracatçıları da artık dövizlerinin %40’ını TCMB’de bozdurmak zorundalar. Süreç içinde Merkez bankası döviz piyasasında düzenleyici ve denetleyici olmaktan çıkıp oyuncu hâline geldi.

TCMB verilerine göre 2017 Eylül ayında yurtiçi ve yurtdışı müşterileriyle günlük 17,5 Milyar $ işlem hacmi gerçekleştiren bankalar 2022 Eylül ayında sadece 5,8 Milyar $ işlem yapabildiler.

Piyasanın dengeleri hoşuna gitmediği için döviz piyasasının ana oyuncusu olan hükümet, sonuçlarıyla yüzleşmek istemediği tahvil piyasına da da düzenleyici gücü ile ağır bir giriş yaptı.

Enflasyon %83.5 iken TCMB faizinin %10.5 olması nedeniyle Türk Lirası artık bir tasarruf aracı değil. Tasarrufların ağırlıklı adresi çoktan ya döviz ya da dövize endeksli KKM oldu. TCMB arz talep dengesini bozduğu döviz piyasasında her gün en az 300 ile 500 milyon satarak Türk Lirasını savunmaya çalışıyor.

Dolayısıyla bugün döviz piyasası artık gerçek bir piyasa olmaktan çoktan uzaklaştı. Hükümet döviz piyasasının artık ana oyuncusu. Gelinen bu dengede hükümet artık ne ana oyuncu olmaktan vazgeçebilir ne de KKM’yi kaldırabilir. Bunların yaptığı senaryoda Türk Lirasının olası değer kaybını hayal bile edemeyiz. Döviz piyasası itibarlı bir hükümet işbaşına gelene kadar artık gerçek bir piyasa değil.

TAHVİL PİYASASI

Son yıllarda uygulanan negatif faiz ve Türk Lirasının derin değer kaybı ile 2013 yılında yabancı yatırımcıların tahvil piyasasında %25’e kadar ulaşmış olan payları neredeyse artık %1’e kadar düştü. Negatif faiz nedeniyle emeklilik ve yatırım fonlarındaki tahvil ağırlığı da hızla azaldı. Bu nedenle hazine 2018 yılından itibaren aslında uzun süre önce sonlandırılmış olan iç piyasadan döviz ile borçlanmaya geri döndü.

Bankalar da bu süreç içinde sabit faizli tahvillerden kaçıp dövize ve enflasyona endeksli tahvillere yönelmeye başladılar.

Bu nedenle hem faiz harcamaları hem de ileride ödenecek faizlerin yükü hızla artmaya başladı. 2017 Ekim ayında iç borcun ödenmemiş faizleri iç borç stoğunun %56’sı düzeyindeydi. Bugün bu oran %133’e çıktı.

Piyasanın dengeleri hoşuna gitmediği için döviz piyasasının ana oyuncusu olan hükümet, sonuçlarıyla yüzleşmek istemediği tahvil piyasına da da düzenleyici gücü ile ağır bir giriş yaptı. Önce enflasyona endeksli tahvilleri neredeyse teminat olmaktan çıkararak bankaların sabit faizli tahvilleri almalarını sağladı. Döviz mevduatını TL mevduata dönüştüremeyen bankalara da uzun vadeli tahvil alma zorunluluğu ile “finansal baskılama” uyguladı. Ardından kredi faizlerini beğenmeyince belli bir faizin üstünde kredi veren bankalara yine tahvil alma zorunluluğu getirdi.

Bugün bu nedenle %83.5 olan enflasyona karşın bankalar 5 yıllık tahvilleri %9 ile satın alır hâle geldiler. Tahvil piyasasının bunların sonucunda artık işlevsel ve likit olduğunu söylemek mümkün değil. Bu piyasada bu fiyatlardan “gönüllü” işlem yapan herhangi bir oyuncu kalmadı.

MEVDUAT PİYASASI

%83.5 tüketici enflasyonu olan ülkemizde Türk Lirası mevduat faizi %15’de. Türk Lirası mevduata parasını yatıran tasarruf sahipleri varlıklarını artık ya bankasına ya da kredi kullananlara armağan ediyor. Hele KKM icadından sonra artık doğru fiyatlanan ve gerçek bir Türk Lirası mevduat piyasamız olduğundan bahsedemeyiz.

KREDİ PİYASASI

Kredi piyasasına da hükümetin müdahalesi gecikmedi. 2020 yılında icat edilen “Aktif Rasyosu” ile bankalar ilk kez “finansal baskılama” ile karşılaşmıştı.

Kredi verme baskısı parasal genişlemeye neden olup döviz talebini arttırınca rüzgâr ters yönden esmeye başladı.

Zaman içinde negatif faiz iyice derinleşince hükümet bu kez kredileri kısıtlama yönünde adımlar atmaya başladı. Önce net döviz varlığı bulunan şirketlerin krediye erişimi kısıtlandı. Ardından TCMB düzenlemesi ile kredilerin tipine göre faiz tavanı geldi.

Çeşitli yollarla faiz tavanı delinmeye çalışılıyor. Bankalar artık gerçek bir piyasa olmaktan çıkan kredi piyasasında işlem yapmamak için binbir dereden su getiriyorlar.

Bu tavanın üzerinde faiz uygulayan bankalar verdikleri kredi kadar uzun vadeli tahvil almak zorunda tutuldular. Şirketler bu düzenlemenin ardından ucuz krediye ulaşacaklarını düşünseler de bu olmadı. Kredi piyasalarının baskılanması ile faizler düşerken krediye ulaşılabilirlik azaldı ve bankalardan kredi almak iyice zorlaştı.

Adı var kendi yok krediye ulaşabilen de artık aldığı kredinin %25’ini bankada vadesiz hesapta tutmak zorunda. Çeşitli yollarla faiz tavanı delinmeye çalışılıyor. Bankalar artık gerçek bir piyasa olmaktan çıkan kredi piyasasında işlem yapmamak için binbir dereden su getiriyorlar.

BORSA İSTANBUL

Borsa İstanbul’da olanlar da dün gibi hafızamızda. Tarihin en büyük manipülasyonu yaşanırken denetleyici kurum ve kurullar adeta başını çevirdi. Bugün küçük yatırımcının gönül rahatlığı ile hisse alıp yatırım veya emeklilik fonlarına parasını yatırdığı, güven duyduğu bir borsamızın olduğunu söylemek mümkün değil. Yabancı payı hızla azalırken, işlem hacminde kısa vadeli alım satan yapan yurtiçi yatırımcının ağırlığı artıyor. Çok yüksek enflasyon ortamında “reel” getiri sağlayacak şirketleri bulup yatırım yapmak da iyice zorlaştı. Bu nedenle bu piyasanın da artık “yarım” bir piyasa olduğunu söylemek mümkün.

CDS PİYASASI

Ülke risk primimiz uzun süredir en yüksek seviyesinde. Bundan 4-5 yıl önce benzer seviyelerde olduğumuz Güney Afrika, Brezilya gibi ülkelerin risk primleri artık bizim neredeyse üçte birimiz kadar.

Hazine bu nedenle daha birkaç hafta önce yaptığı 3 yıl vadeli dolar cinsi borçlanmaya %10’a yakın bir faiz ödemek zorunda kaldı.

Hükümetin sonuçlarını hiç beğenmediğini bilmemize rağmen şu ana kadar müdahil ol(a)madığı tek piyasa CDS piyasası oldu. Tabi ki yabancı yatırımcı ağırlığının çok olduğu Eurobond piyasasına müdahil olmak yurtiçinde yapıldığı gibi bir genelgeyle bankalara tahvil aldırmak kadar kolay değil. Üstelik bunu yapmak için sağlam bir döviz likiditenizin olması gerekiyor. Seçim ekonomisi finansmanı için Rus gazının ödemesini erteleme peşinde koşanların gücü bu piyasaya müdahil olmaya şimdilik yetmiyor. Bu nedenle gönüllü alıcı ve satıcıların buluşabildiği ve doğru fiyatlanan tek piyasanın CDS piyasası olduğu söylenebilir.

GÜVENLİ Mİ?

Türkiye’de işlem gören finansal piyasalardaki fiyatlamaların birçoğu artık doğru ve güvenli değil. Bu piyasalar likit de değil. Finansal piyasalar ülkenin ekonomisinin göstergeleridir. Göstergeler olmadan yapılan bir yolculuk ne güvenlidir ne de sürdürülebilirdir. Sorunlarla yüzleşip çözüm aramak veya sonuçlarına katlanmak yerine sorunları ertelemek ve halının altına süpürmek de güvenli ve sürdürülebilir değildir.

O zaman Dr.Szell’in sorusunu soralım. “Güvenli mi?”

Filmde Babe karakterini canlandıran Dustin Hoffman filmin sonuna kadar bu soruya yanıt verememişti. Mehmet Sindel’e göre bu filmin geçerliliğini yitirmeyen mesajı ise hayatta kalmak için bazen kaçmak gerekse de “gerçekten yaşamak” için eninde sonunda zalimlerin karşısına cesaretle dikilmek gerektiğiydi.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.