Connect with us

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz

KAPİTALİZMİN SERMAYE/FİNANSAL BİRİKİM REJİMİ VE KRİZ YARATICI MEKANİZMASI

Yayınlanma:

|

Kapitalist sistemde sermayenin amacı üretimden çok “kârlılığa” odaklanır. Kapitalizmin içinde bulunduğu kârlılık krizi, sermaye birikimi sürecini zaman içinde reelden finansala taşıdı. Çünkü kapitalistler, daralan kâr hacmi ile bir köşeye sıkışmak istemezler.

Günümüz koşullarında kapitalizmin en yüksek aşamasının küreselleşme olduğu kabul edilir. Kapitalizm küreselleştikçe, piyasa sisteminin özünde yer alan kriz yaratıcı mekanizma, tüm dünyaya yayılır. Önceleri uluslararası dolaşımda serbestliğini elde eden sermayenin yanında kriz de uluslararası dolaşıma çıkarak enerji krizi, petrol krizi şeklinde görülmeye başlandı. 1980’lere gelindiğinde üretime yönelik sermaye yatırımı ile finans piyasalarına yönelik finansal sermaye akımlarının önündeki engeller de kaldırılınca krizler küreselleşti.

KAPİTALİZMİN SERMAYE BİRİKİM REJİMİ VE KRİZ 

Tüm kapitalist üretim ilişkilerinin temeli ve sistemin yeniden üretilmesinin kaynağı, sermaye birikimidir. Kapitalist sistemin itici gücü sermaye birikiminin krizini aşma çabalarında referans alınan yaklaşım, krizlerin kapitalist sistemin doğasından kaynaklandığını ifade eden Marksist yaklaşımdır. Marx’a göre kapitalizm, kaosun vücut bulmuş halidir ve kendisi kriz demektir; insanlık tarihinde örneği olmayan derecede istikrarsızlık ve belirsizliği beraberinde getirmiştir.[1]

Sadece Marx değil Keynes de kapitalizmin kendi doğası nedeniyle istikrarsızlığını kabul eder. Minsky, Post Keynesyen Finansal İstikrarsızlık yaklaşımında, Keynes’in kapitalizmin kendi doğası nedeniyle istikrarsız ve çöküş eğilimli olduğu yolunda kuvvetli bir argümanı olduğunu savunmuştur. Minsky’e göre Keynes’in analizinde üstü kapalı olan görüş, kapitalist ekonominin temelde kusurlu olduğudur.[2]

Sermaye birikiminin mantığı, kapitalist ekonomilerin merkezinde yer alır. Bu nedenle, sermaye birikim sürecinin incelenmesi, kapitalist gelişim dinamiklerinin incelenmesi için başlangıç noktasıdır. Birikim süreciyle ilgili temel kavram olan birikim rejimi, sermaye birikim sürecinin oldukça uzun bir dönem boyunca istikrarlı bir şekilde sürmesini sağlayacak şekilde toplumsal ürünün, tüketim ve birikim arasında paylaşılması olarak tanımlanır.[3]

Ancak kapitalist sistemler dönem dönem kâr hadlerinin düşmesiyle, istikrarlı sermaye birikim olanaklarını yitirirler. Ortaya çıkan kriz, bir yandan sistemin kendisini sürdürmesini, yeniden üretimini tehdit eder, diğer yandan da sistemde yapısal değişikliklere yol açarak sermaye birikiminin canlanmasının koşullarını yeniden yaratabilir.[4]

Görüldüğü üzere kapitalizm, doğası gereği zaman aralıkları ile kriz üretir; üretim-tüketim dengesizlikleri yaratır. İkinci Dünya savaşından sonra, soğuk savaşın getirdiği askeri harcamalar, zaman zaman bölgesel sıcak savaşlar, devletin sosyal harcamaları krizlerin boyutunu sınırlı tutmuş, 1929 düzeyinde bir kriz yaşanmasını engellemiştir. Ancak finans kapitalin giderek spekülatif bir sermaye haline gelmesi ve izlenen neo-liberal politikalar 2008 küresel krizinin boyutunu 1950 sonrası krizlerine göre büyütmüştür.[5] Devletin ekonomideki etkinliğinin azaltılmasını, “devletin küçülmesini” öneren neo-liberal politikalar, özelleştirmeler, krizin şiddetini arttıran diğer bir etmen olmuştur.

Neo-liberal iktisadın dayandığı temel kabuller çerçevesinde ve özellikle IMF ile Dünya Bankası’nın telkinleri doğrultusunda ülkeler birbiri ardına uygulamakta oldukları sermaye kontrollerini kaldırmaya başlamışlardır. Sermaye kontrollerinin kaldırılmasıyla birlikte finansal sermaye çok büyük bir akışkanlık ve bu akışkanlığın olanak sağladığı bir “cezalandırma yeteneği” kazanmıştır. Bu nedenle, alınan iktisadi kararların sermaye hareketlerini ne şekilde etkileyeceği, giderek kritik önem taşıyan bir husus haline gelmeye başlamıştır. Bu durumun çok önemli bir sonucu olarak hükümetler finansal sermayenin taleplerini, kitlelerin refahına ilişkin sorunları ve reel ekonomiyi göz ardı etme pahasına karşılama eğilimi içinde olmuşlardır.[6]

KAPİTALİZMİN (FİNANSAL) KÜRESELLEŞMESİ, FİNANSAL BİRİKİM REJİMİ VE KRİZ

Küreselleşme, piyasaların serbestçe işleyişinin önündeki tüm toplumsal ve siyasal engelleri, sermayenin yararına kaldırma projesi olarak tanımlanabilir.[7] Bu projenin en önemli adımlarından biri, bilgi teknolojisindeki ve finansal araçlardaki hızlı gelişim ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, diğeri ise İkinci Dünya savaşından sonra birbiri ardına kurulan uluslararası finans kuruluşları ve onların aktiviteleridir.

Kapitalizmin bir dünya sistemi olması, bunalımı tüm olumsuzluklarıyla merkezden çevreye taşır. Merkez, fazla üretimi çevreye aktararak durgunluğu aşmaya çalışır, bu da ekonomisi zaten hassas dengelere oturan bu ülkeleri tam bir yıkıma sürükler. Örneğin çevre ülkeleri, düşük maliyetli üretim alanları haline gelirken, çevrede çalışanlar da ucuz emek sömürüsünün yoğun baskısı altında hızla yoksullaşır.[8] Onun içindir ki küreselleşme kapitalizmin en yüksek aşamasıdır.

Küreselleşme sürecinin ayrılmaz parçaları; serbest piyasa ekonomisi, serbest ticaret, serbest döviz kurları, finansal serbestleşme olup, neo-liberal politikaların en aktif aracı günümüzde finansal serbestleşmedir. O nedenle süreç finansal küreselleşme, yeni birikim rejimi de finansal sermaye birikim rejimi ya da finansal birikim rejimi olarak adlandırılabilir.

Çeşitli yaklaşımlar finansal birikim kavramını farklı açılardan ele alır. Minsky’nin öncülüğünde Post Keynesyen yaklaşım[9] Keynes’ten yola çıkarak “spekülasyon” kavramının tanımlanması ve etkileri temelinde açıklamalar getirir. Keynes’in istikrarsızlık nedeni olarak üzerinde durmuş olduğu “belirsizlik” kavramı, Minsky tarafından “finansal istikrarsızlık hipotezi” çerçevesinde geliştirilmiştir. Minsky, finansal krizleri rastlantısal olaylar olarak değil; sistemik olaylar olarak değerlendirir. Finansal istikrarsızlığın ve bağlantılı olarak finansal krizlerin, kapitalist ekonomiye “içsel” olduğunu, dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan yaklaşık yirmi yıllık “sakin” dönemin, aslında, bir “anomali” olduğunu ileri sürer.[10]

Finansal sermaye birikimi aynı zamanda, borçlanmada bir birikim süreci başlatır. Bu nedenle borçluluğun birikmesi, finansal sermaye birikim rejiminde borç verenlerin, bir başka deyişle finansal sermaye sahipleri diğer iktisadi aktörler üzerinde tahakkümü kurar. Buna, finansal sermayenin sınai sermayeye hakimiyeti, denir.[11] Onun içindir ki kapitalist sistem günümüzde sermaye birikimini sınai sermaye üzerinden değil, finansal sermaye üzerinden devam ettirir. Halihazırda finansal sermaye, yeni kârlılık alanları bulmak üzere sınai sermayeden daha hareketli ve hızlıdır. Ancak finansallaşmayla beraber iktisadi temellerden kopuk balonlar, reel üretimi amaçlayan sermaye birikimi yerine kısa vadeli rantlara yönelir ve istikrarsız ve kırılgan bir yapı ortaya çıkarır.

Minsky’ye göre istikrarsızlık, kapitalizmi mümkün kılan finansal kurumlardan kaynaklanır. Ona göre kapitalist sistemin canlılığı ve gücü için gerekli olan finansal sistem, yatırım patlamasıyla beslenen, denetimden çıkmış genişleme potansiyelini barındırır. Birikmiş finansal değişimler, finansal sistemi kırılgan hale getirir.[12]

Keynesyen sistemin ardından yeni dönemde yaşam bulan kapitalist sistemde sermayenin amacı üretimden çok “kârlılığa” odaklanır ve kapitalist sistemde kârın kaynağı bu noktada önemini yitirir. 1970’li yıllardan itibaren yaşanan, kapitalizmin içinde bulunduğu kârlılık krizi ile birlikte sermaye birikimi sürecinin finansallaşması olgusunun giderek yaygınlaşmasıdır.

Pek çok ülke deneyimi 1990’lı yıllarda göstermiştir ki; finansal kriz yaşayan ülkeler, finansal sistemlerinin gelişimi ve düzenlenmesi yeterli olmayan, ancak ekonomilerini finansal ve reel olarak dış rekabete açmış ülkelerdir. Sermaye hareketlerinin yaratacağı istikrarsızlık ve panik ortamından zararlı çıkmışlar, bu modelin işleyiş ve dinamizmine uyum sağlayamamışlardır.

Stiglitz (2004)[13] bu durumu tekne/deniz metaforu ile açıklar: Gelişmekte olan bir ülke, küçük tekneler gibidir. Sermaye piyasasını hızlı bir şekilde liberalleştirme, bu tekneleri daha gövdesindeki delikler kapatılmadan, kaptanına eğitim verilmeden, canyelekleri bordasına konulmadan fırtınalı bir denize yollamaya benzer. En iyi şartlar altında bile, büyükçe bir dalga, bu teknenin alabora olması için yeterlidir. Gelişmekte olan bir ülkenin finansal piyasalarının liberalleştirilmesinin doğuracağı sonuçlar da bundan farklı değildir.

Krizin nedenleri tartışılırken finans sektörünün tek başına kriz yaratıp yaratamayacağının da irdelenmesi gerekir. Finans sektörü aracı bir sektördür ve yarattığı katma değer de sınırlıdır. Aracı bir sektörün tek başına derin bir krizin ana nedeni olması hala tartışılmaktadır. Hakim görüş, finans sektörünün krizin tetikleyicisi olabileceği, krizi derinleştirebileceği mümkün görülmekle beraber, tek başına kriz yaratamayacağıdır.

Prof.Dr. Binhan Elif Yılmaz – 18.3.2023

[1] Roubini, Nouriel ve Stephen Mihm (2012); Kriz Ekonomisi, Dünya Ekonomisinin Çöküşü ve Geleceği, İstanbul, Pegasus Yayınları, s. 53.

[2] Ibid., s. 57.

[3] Taymaz, Erol (1993); “Kriz ve Teknoloji”, Toplum ve Bilim Dergisi, 46-61, Bahar 1993, s. 18.

[4] Arın, Tülay (2013); Kriz, Devlet, İktisat ve Sosyal Güvenlik Politikaları, Seçilmiş Yazılar, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 5.

[5] Akgüç, Öztin (2009); “Kriz Nedeni ve Çıkış Yolları”, Muhasebe ve Finansman Dergisi, 42, s. 8.

[6] Erdoğdu, M. M. (2010); “Neo-liberal İktisatta Sonun Başlangıcı ve Keynezyen İktisadın Reenkarnasyonu”, Ed. by. H. Kapucu, M. Aydın, İ. Şiriner, F. Morady ve Ü. Çetin, Politik İktisat ve Adam Smith, İstanbul, Yön Yayınları, 2010, ss. 332-333.

[7] Yıldızoğlu, Ergin (2008); Emperyalizm ve Siyasal İslam Arasındaki Fark, İstanbul, Siyah Beyaz, s. 157.

[8] Öngen, Tülin (2003); Küresel Kapitalizm ve Sermayenin Yeni Hegemonya Stratejileri, Petrol-İş Yayınları, http://arsiv.petrol-is.org.tr/yayinlar/yillik/2003_yillik/01_sermaye/govde.htm

[9] bkz. Minsky, Hyman P. (1984); Can “It” Happen Again? Essays on Instability and Finance, New York, M.E. Sharpe Inc.

[10] Minsky, Hyman P. (1984); ss. 62-63’den aktaran Arıkboğa, Aysel (2008); Birikim Sürecinde Bölüşüm Dinamikleri: 1970 Sonrası İçin Karşılaştırmalı Bir Analiz ve Türkiye Örneği, T.C. İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Maliye Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, s. 39.

[11] İnsel, Ahmet (2001); “Mali Sermaye Birikimi Rejimi,” Birikim, Sayı: 145, s. 11.

[12] Roubini ve Mihm, op.cit., s. 57.

[13] Stiglitz, Joseph E. (2004); Küreselleşme, Büyük Hayal Kırıklığı, İstanbul, 3. Baskı, Plan B Yayıncılık, s. 39.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Gerçekler ve “niyetler”: Yeni OVP ne anlatıyor?

Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor

Yayınlanma:

|

Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.

Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.

O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.

Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.

Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.

Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir.

Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.

Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.

Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026’daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.

Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.

OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.

Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?

Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.

Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.

Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.

2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.

Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor.

Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Elif Binhan YILMAZ – T24

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.