Connect with us

GÜNCEL

Bir yumurta-tavuk hikayesi: Ücret-fiyat sarmalı

Yayınlanma:

|

Sürekli şikayet edilen, fazlasıyla can yakan fiyat artışları; maaş zammı dönemlerinde çalışanların patronlara karşı en güçlü silahı hâline dönüşüyor. Yani çalışanlar harcarken düşman oldukları enflasyona, hakları olan maaş zammını isterken bir parça da olsa ısınmıyor değil. Ancak tam zam pazarlığı bittiğinde fiyatlar yine artıyor. Film yine başa sarıyor ve yine enflasyonla kol kola, patronların kapısı çalınıyor. Bu senaryo, iktisat biliminde ücret-fiyat sarmalı olarak açıklanıyor. Yani şu sıralar sıkça duyduğunuz ve muhtemelen sizin de kullandığınız ifadelerle:

“Maaşa zam gelmeden fiyatlar arttı bile.”

“Maaş zamlarını duyar duymaz fiyatlara zam yapmaya başladılar.”

Veya, biraz daha farklı ve çaresizlik dolu versiyonu ile:

“Maaşımıza zam yapmayın ama fiyatlar da artmasın.”

İşte: Buyurun size ücret-fiyat sarmalı… Ama önce 2000’li yılların enflasyonuna bir bakış atalım.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2005 yılı baz alınarak kaydedilen istatistiklere bakıldığında 19 yıllık süreçte fiyat değişimi %1.524 (yazıyla yüzde bin beş yüz yirmi dört) seviyesinde görünüyor. Daha anlaşılır bir dille açıklamak gerekirse, 2005 yılının Ocak ayında 100 TL olan bir mal ya da hizmetin fiyatı, bugün 1.624 TL’ye yükselmiş durumda.

Son 19 yılın en düşük yıllık enflasyonu %3,99

19 yıllık periyotta en düşük yıllık enflasyon oranı, 2011 yılının Mart ayında %3,99 ile görülürken son 19 yılın en yüksek yıllık enflasyonu Ekim 2022 döneminde %85,55 olarak gerçekleşti.

Biraz daha detaylandıracak olursak, aradan geçen 228 ayın 127 ayında enflasyon %10’un altında, yani tek hanede kalmış. Tek hanede geçen enflasyon dönemlerinin ortalama enflasyonu ise %7,87 olarak kayıtlara geçiyor. Bu süreçte 2012 Mayıs – 2017 Şubat aralığındaki 57 aylık dönemde enflasyon, kesintisiz olarak tek hanede kalmayı başardı.

2017 yılının Şubat ayından günümüze kadar geçen 83 aylık süreçte ise enflasyon yukarı yönlü bir seyir izleyerek yalnızca 3 ay tek hanede kaldı ve bu 83 aylık periyodun aylık bazda ortalama yıllık enflasyonu %28,79 düzeyinde. 2005 yılının Ocak ayında 100 TL olan bir ürünün fiyatı, 2017 yılının hemen başlarında 300 TL seviyelerine çıkarken aradan geçen 6 yılda neredeyse 6 katına ulaşmış hâlde. Özetle 12 yılda üçe katlanan fiyatlar, sonraki 6 yılda aynı seviyelerden neredeyse 6 katına ulaşmış.

Enflasyon neden artıyor ki?

Bu değerlendirmenin ardından “Son 6 yılda roket gibi fırlayan fiyatların artışında neler etkili oldu?” sorusunu ele alalım. Elbette ki, bu sorunun yanıtı oldukça karmaşık ve sadece bir yazıya sığdırabileceğimiz kadar basit değil. Ancak hafızaları tazelemek adına; ülkemizdeki siyasi ve ekonomik krizler, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları, küresel ekonomideki çalkantılar ve dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan savaşlar ilk akla gelenler olarak sayılabilir. Elle tutulur nedenlerden biri olarak Türk Lirası’ndaki değer kayıplarını da atlamamak gerek.

Ücret-fiyat sarmalı: Ücretler mi enflasyonu, enflasyon mu ücretleri artırıyor?

Her yıl olduğu gibi son aylarda asgari ücret başta olmak üzere ücret artış pazarlıkları yapılırken, işin doğası gereği enflasyon masaya konuyor. 2023’te de öyle oldu. Yüksek enflasyon koşullarında yaşamaya alışkın olan ülkemizde farkına varılan bilimsel bir gerçeklik, bu kez sokakta da dillendirilir oldu: İktisadi literatürde adı “ücret-fiyat sarmalı” ya da “ücret-enflasyon sarmalı” olarak geçiyor. Ekonomi bilimine aşina olmayanlar için şu şekilde özetlenebilir: Bir ülkede ücretler arttıkça mal ve hizmetlerin de fiyatı artar. Bu da enflasyonu yükseltir. Satın alma gücünü korumak ve enflasyona ezdirmek istemezseniz, mecburen ücretleri artırmanız gerekir. Sonrası yine enflasyon…

İktisadi gerçekliklere uygun olarak bir şeyler yapılmazsa bu döngü sonsuza kadar sürebilir ki o nedenle “sarmal” şeklinde ifade ediliyor. Bir bakıma, herkes birbirine “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” diye sorup duruyor.

Türkiye’de ücret artışları ile enflasyon ilişkisi nasıl?

Literatürde makroekonomik açıdan incelenen bu durum, içinden çıkması oldukça güç denklemleri de beraberinde getiriyor. Öyle ki, sarmaldan çıkmak kimi zaman bir neslin ömrünü bulabiliyor. Bu hususta ekonomistlerin farklı görüşleri ve yaklaşımları mevcut. Ekonomi bilimi açısından sarmaldan çıkış reçetesinden önce, ülkemizdeki enflasyon ile asgari ücretteki artışları yıllık olarak inceleyelim.

Türkiye’de 2005-2023 yılları arasındaki enflasyon oranları ile ücret artışları arasındaki ilişkiyi bir de grafik üzerinde görelim.


Görüldüğü üzere, fiyatlar ile asgari ücret arasındaki grafiklerin hareketlerinde bir doğrusallık söz konusu. Ve hatta eğim artışlarının eğilim çizgilerinin açısı da birbirine çok yakın.

Şimdi gelelim asıl soruya: Ücretler artarsa enflasyon artar mı; daha da doğrusu, ücretleri artırmamak enflasyonun düşmesini sağlar mı? Sorunun ilk kısmını yukarıdaki grafikle açıklayabiliriz. Ülkemizin gerçekleri, yakın tarih ve hayatın gerçekleri iktisat bilimin bizlere öğrettikleriyle paralel bir şekilde ücret artışlarının enflasyonu artırdığını gösteriyor. Elbette ki enflasyon için ücret artışları tek sebep değil. Kurdaki bozulmalar, Türk Lirası’nın değer kaybı, hatalı uygulanan para politikaları, enerji ve gıda fiyatlarındaki küresel artış eğilimleri de enflasyon üzerinde oldukça etkili.

Ücretler artmazsa enflasyon düşer mi?

Peki ücretler artmazsa enflasyon düşer mi? Ülke olarak böyle bir ortamı deneyimlemedik henüz. Yani enflasyon geldi ve o enflasyona bakarak ücretleri az ya da çok, sürekli olarak artırdık. Ancak 2024 yılı asgari ücret artışları görüşülürken bazı politikacıların ve “Asgari ücretler artmasın ama fiyatlar da artmasın” diyen Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın bu sorumuza değindiğini gördük. Birçok iktisatçı ve akademisyen de bu sarmala değinerek ücretlere popülist yaklaşımlarla kontrolsüz zam yapılmaması gerektiğine değindi. Fakat enflasyon geriden geldiği için ücret artışı yapılmaması neredeyse imkansızdı, öyle de oldu. En azından içerisinde yerel seçimlerin olduğu 2024 yılı için.

Ücret-fiyat sarmalından nasıl çıkılır?

Açıklamaya çalıştığımız ücret-enflasyon sarmalından çıkışın hiç de kolay olmadığını anlamak için ekonomist olmaya gerek yok aslında. Fakat bu sarmaldan çıkış için adımlar atılmalı. İktisadi tarafta neler yapılabileceğine kısaca değinelim.

Çalışanların verimliliğinin artması: Çalışanların daha verimli çalışmaya başladığı bir dünyada, işverenlerin bu verimlilik artışı nedeniyle işgücü maliyetlerindeki artışları üretip sattıkları mal veya hizmetlerin fiyatlarına yansıtmaması durumu. Yani günlük ücreti 100 TL olan bir işçi, günde 500 adet mal üretiyorken ücreti %50 artışla 150 TL’ye çıktığında, ekstra motive olması ve günlük 1.000 tane mal üretmesi olarak düşünülebilir. Patronun da üretim artışı sayesinde fiyatları artırmaya gerek duymamasıyla sonuçlanır bu.

Üretimdeki diğer maliyetlerin düşmesi: Mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan diğer girdilerin fiyatlarındaki düşüşler, bir nevi işçi ücretlerinde artışın gelen maliyet artışını dengelemesi durumu. Yani ücret artışı ile çalışan giderleri artan patronun, üretimde kullandığı hammadde veya enerji gibi diğer girdi fiyatlarında düşüş yaşanması ile ücret artışlarını tolere ederek fiyatları artırmaması.

Ekonomi yönetimlerinin uygulamaları ve para politikası: Genellikle ülkede faiz oranlarının artırılması neticesinde çalışanların elde ettiği geliri harcamak yerine tasarrufa gitmesi durumu. Bu, borçlanma maliyetlerini de artıracağından kredi ile alımlar azalır ve talepteki düşüş üzerinden fiyatlarda da düşüş görülür.

Özetle

Ücret-enflasyon sarmalından iktisadi olarak saydığımız 3 çıkış yolundan ilk ikisi, serbest piyasa ekonomisini benimseyen ülkemizde çok da kontrol edilebilir senaryolar değil. Bu durumlarda, dönemsel ya da yapısal birçok değişkenin de denklemde olduğu unutulmamalı. Üçüncü yönteme gelecek olursak, zaten aylardır bu senaryoyu yaşıyoruz ve bunun bir müddet daha süreceğine emin olabilirsiniz.

Pareto

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Garanti BBVA, 2,64 milyar TL’lik takipteki alacağını sattı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Garanti BBVA, 2,64 milyar TL’lik takipteki alacağını 555 milyon TL’ye sattı

Garanti BBVA, takipteki krediler portföyünde bulunan yaklaşık 2,64 milyar TL anapara ve akdi faiz bakiyesine sahip tahsili gecikmiş alacaklarını, toplam 555 milyon TL bedelle varlık yönetim şirketlerine sattı.

Banka tarafından yapılan açıklamaya göre satışlar beş ayrı portföy halinde gerçekleştirildi. Portföyleri Gelecek Varlık Yönetimi A.Ş., Met-ay Varlık Yönetim A.Ş. ve Dünya Varlık Yönetim A.Ş. satın aldı.

Satışa konu alacaklar; kredi, kredi kartı, destek kredisi, çek hesabı, taksitli kredi ve kredili mevduat hesabı alacaklarının yanı sıra bunlara bağlı masraf hesapları ve diğer tahsili gecikmiş alacaklardan oluşuyor.

Beş portföyde 2,64 milyar TL alacak

Garanti BBVA’nın açıkladığı satışların ayrıntıları şöyle:

Portföy tarihi Anapara + akdi faiz bakiyesi Satış bedeli Alıcı
20 Temmuz 2026 246,7 milyon TL 79 milyon TL Gelecek Varlık Yönetimi
21 Temmuz 2026 541,4 milyon TL 150 milyon TL Gelecek Varlık Yönetimi
22 Temmuz 2026 796,7 milyon TL 196 milyon TL Gelecek Varlık Yönetimi
23 Temmuz 2026 529,8 milyon TL 90 milyon TL Met-ay Varlık Yönetim
24 Temmuz 2026 526,8 milyon TL 40 milyon TL Dünya Varlık Yönetimi
TOPLAM 2,641 milyar TL 555 milyon TL

Böylece banka, 2 milyar 641 milyon 357 bin TL büyüklüğündeki takip alacağı portföyünü 555 milyon TL nakit bedelle elinden çıkarmış oldu.

Portföyün satış oranı yüzde 21

Satış rakamları dikkat çekici bir başka sonucu da ortaya koyuyor.

Toplam satış bedelinin, açıklanan anapara ve akdi faiz bakiyesine oranı yaklaşık yüzde 21 seviyesinde gerçekleşti.

Başka bir ifadeyle, her 100 TL’lik takip alacağı yaklaşık 21 TL bedelle varlık yönetim şirketlerine devredildi.

Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor: Bankanın açıkladığı bakiye, anapara ve akdi faiz bakiyesini ifade ediyor. Tahsil kabiliyeti, teminat yapısı, borçluların ödeme gücü ve portföyün yaşlandırması gibi unsurlar bilinmeden satış fiyatını doğrudan “yüzde 79 zarar” olarak değerlendirmek doğru olmaz.

En büyük portföy Gelecek Varlık’a

Satışlarda en büyük payı Gelecek Varlık Yönetimi aldı.

Şirket üç ayrı portföy için toplam 425 milyon TL ödeme yaparken, bu portföylerin toplam anapara ve akdi faiz bakiyesi yaklaşık 1,585 milyar TL oldu.

Met-ay Varlık Yönetim yaklaşık 529,8 milyon TL’lik portföyü 90 milyon TL’ye, Dünya Varlık Yönetimi ise yaklaşık 526,8 milyon TL’lik portföyü 40 milyon TL’ye satın aldı.

Özellikle son portföyde satış fiyatının bakiye içerisindeki oranının oldukça düşük olması dikkat çekiyor. 526,8 milyon TL’lik portföyün 40 milyon TL’ye satılması, yaklaşık yüzde 7,6’lık bir satış oranına karşılık geliyor.

Bankalar takipteki kredileri neden satıyor?

Bankaların tahsili gecikmiş alacaklarını varlık yönetim şirketlerine satması bankacılık sektöründe olağan bir bilanço yönetimi uygulaması.

Bu işlemler bankalara tahsilat süreci uzayan dosyaları bilançodan çıkarma, operasyonel ve hukuki takip maliyetlerini azaltma, sorunlu kredi portföyünü küçültme ve alacakların gelecekteki belirsiz tahsilatı yerine peşin nakit elde etme imkânı sağlıyor.

Varlık yönetim şirketleri açısından ise denklem farklı çalışıyor. Şirketler alacakları nominal değerlerinin oldukça altında satın alarak uzun vadede borçlulardan gerçekleştirecekleri tahsilatın satın alma maliyetinin üzerine çıkmasını hedefliyor.

Bu nedenle portföylerin hangi fiyatla satıldığı kadar, ilerleyen dönemde ne kadarının tahsil edilebildiği de varlık yönetim sektörünün kârlılığı açısından önem taşıyor.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

DenizBank 4,41 milyar TL’lik sorunlu kredi portföyünü sattı

Yayınlanma:

|

Yazan:

DenizBank, kanuni takip hesaplarında izlenen toplam 4,41 milyar TL anapara büyüklüğündeki tahsili gecikmiş alacak portföylerinin satışını tamamladı. Bireysel ve ticari kredilerden oluşan portföyler Gelecek, Birikim, Dünya, Emir, Adil, Sümer ve Met-Ay Varlık Yönetim şirketlerine devredildi. Bankanın sorunlu kredileri bilanço dışına çıkarma yönündeki bu hamlesi, bankacılık sektöründe artan tahsili gecikmiş alacak satışlarını yeniden gündeme taşıdı.

4,41 milyar TL’lik tahsili gecikmiş alacak el değiştirdi

DenizBank tarafından yapılan açıklamaya göre, bankanın kanuni takip hesaplarında bulunan toplam 4.410.257.248 TL bakiye anapara tutarındaki tahsili gecikmiş alacak portföyünün varlık yönetim şirketlerine satış ve devir sözleşmelerinin imza süreci tamamlandı.

Satışlar ağırlıklı olarak bireysel kredi portföylerinden oluşurken, ticari nitelikteki sorunlu krediler de varlık yönetim şirketlerine devredildi.

DenizBank’ın daha önce ilan ettiği satış takviminde portföylerin 25 Haziran–8 Temmuz 2026 arasında incelenmesi, tekliflerin 9 Temmuz’a kadar alınması ve ihalenin 10 Temmuz 2026’da açık artırma yöntemiyle yapılması planlanmıştı.

Portföyleri hangi şirketler aldı?

DenizBank’ın açıklamasında yer alan devirlere göre önemli büyüklükteki portföyler şu varlık yönetim şirketlerine geçti:

Varlık yönetim şirketi Portföy anapara tutarı Portföy
Gelecek Varlık Yönetimi 404.482.425 TL Bireysel 1
Gelecek Varlık Yönetimi 425.801.499 TL Bireysel 8
Birikim Varlık Yönetimi 346.334.596 TL Bireysel 3
Birikim Varlık Yönetimi 314.248.322 TL Bireysel 10
Birikim Varlık Yönetimi 400.808.580 TL Tarım-İşletme 2
Dünya Varlık Yönetimi 314.447.778 TL Bireysel 9
Emir Varlık Yönetimi 247.471.621 TL Bireysel 1
Adil Varlık Yönetim 426.421.978 TL Bireysel 5
Sümer Varlık Yönetimi 426.141.078 TL Bireysel 2
Sümer Varlık Yönetimi 345.598.739 TL Bireysel 4

Bunların yanında açıklamada 419.333.978 TL’lik Bireysel 5 ve 419.166.655 TL’lik Bireysel 6 portföylerinin de satış kapsamında bulunduğu görülüyor.

KAP açıklamaları da ihale sürecindeki satışları doğruluyor. Örneğin Gelecek Varlık, DenizBank’ın 10 Temmuz ihalesinde 425,7 milyon TL büyüklüğündeki bir bireysel portföyü kazandığını açıklamıştı. Bir başka KAP açıklamasında ise 426,4 milyon TL’lik bireysel portföyün ihalesinin kazanıldığı duyurulmuştu.

DenizBank neden sorunlu kredilerini satıyor?

Bankaların tahsili gecikmiş kredileri varlık yönetim şirketlerine satmasının arkasında temel olarak bilanço temizliği ve tahsilat operasyonunun devredilmesi bulunuyor.

Bir kredi kanuni takibe düştüğünde banka açısından yalnızca tahsilat problemi ortaya çıkmıyor. Aynı zamanda karşılık ayrılması, operasyonel takip maliyetleri, hukuk giderleri ve bilanço kalitesi üzerinde baskı oluşuyor.

Sorunlu kredinin varlık yönetim şirketine satılmasıyla banka;

  • uzun sürebilecek tahsilat sürecini devrediyor,
  • sorunlu kredi stokunu azaltıyor,
  • bilançosundaki aktif kalitesini iyileştiriyor,
  • hukuk ve tahsilat operasyonunun bir bölümünden çıkıyor,
  • satıştan elde ettiği bedelle sorunlu alacağın bir kısmını nakde dönüştürüyor.

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor: 4,41 milyar TL, kredilerin satış fiyatı değil, satılan portföylerin bakiye anapara büyüklüğü.

Bankanın bu portföyleri varlık yönetim şirketlerine hangi toplam bedelle sattığı açıklanmadığı sürece, 4,41 milyar TL’nin doğrudan DenizBank’ın elde ettiği gelir olarak değerlendirilmesi doğru olmaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.

Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.

Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?

Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.

Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar

Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.

Sıra Kurum Faaliyet alanı Tahakkuk eden vergi
1 T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Bankacılık 70,39 milyar TL
3 Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. Bankacılık 22,91 milyar TL
4 Türkiye Garanti Bankası A.Ş. Bankacılık 20,08 milyar TL
6 QNB Bank A.Ş. Bankacılık 10,19 milyar TL
7 LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. Perakende 10,18 milyar TL
8 Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 10,08 milyar TL
9 Citibank A.Ş. Bankacılık 7,68 milyar TL
10 Allianz Sigorta A.Ş. Sigorta 7,61 milyar TL
11 Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 7,57 milyar TL
12 Türkiye Sigorta A.Ş. Sigorta 7,53 milyar TL
13 Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. Telekomünikasyon 7,47 milyar TL
14 Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. Sanayi / tüketim ürünleri 7,19 milyar TL
15 BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. Perakende 7,07 milyar TL
16 Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 6,99 milyar TL
17 Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 6,56 milyar TL
18 Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. Sigorta 5,86 milyar TL
19 Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Madencilik / kimya 5,70 milyar TL
20 Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Sermaye piyasaları 5,54 milyar TL
21 İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. Yatırım bankacılığı 4,97 milyar TL
22 Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Denizcilik 4,92 milyar TL
23 DenizBank A.Ş. Bankacılık 4,81 milyar TL
24 Mercedes-Benz Türk A.Ş. Otomotiv 4,75 milyar TL
25 Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Enerji 4,33 milyar TL
26 ITX Türkiye Perakende / tekstil 4,25 milyar TL
27 Philip Morris Tütün Mamulleri Tütün sanayi 4,23 milyar TL
28 AXA Sigorta A.Ş. Sigorta 4,17 milyar TL
31 Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. Bankacılık 3,98 milyar TL
32 Türk Ekonomi Bankası A.Ş. Bankacılık 3,92 milyar TL
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.

Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.

İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.

Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.

Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici

Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.

İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.

Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.

Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.

Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.

Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri

Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.

Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:

Banka açısından:

Kredi faizi

Faiz geliri

Bankacılık kârı

Vergilendirilebilir kazanç

Yüksek kurumlar vergisi

Sanayici açısından ise:

Kredi faizi

Finansman gideri

Faaliyet kârının erimesi

Net kârın düşmesi

Vergilendirilebilir kazancın azalması

Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.

Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor

Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.

2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.

Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.

Türkiye’nin ekonomik paradoksu

Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.

Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.

Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.

Motor ise üretimdir.

Almanya’da tablo neden farklı?

Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.

Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.

Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.

EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.

Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.

Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.

Almanya’nın ekonomik devleri

Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.

Şirket Ana faaliyet Ekonomideki niteliği
Volkswagen Otomotiv Sanayi / üretim
BMW Otomotiv Sanayi / üretim
Mercedes-Benz Otomotiv Sanayi / üretim
Deutsche Telekom Telekomünikasyon Teknoloji / hizmet
DHL Group Lojistik Lojistik / hizmet
Siemens Elektrik, otomasyon, teknoloji İleri sanayi
E.ON Enerji Enerji altyapısı
BASF Kimya Ağır sanayi / kimya
Bayer İlaç ve kimya İleri teknoloji / sanayi
Daimler Truck Ticari araç Sanayi / üretim

Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.

EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.

Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.

Almanya’nın bankaları nerede?

İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.

Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.

Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.

Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.

Türkiye için alarm veren soru

Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.

Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.

Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.

Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?

Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.

İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.

Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.

Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.

Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir

Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.

Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.

Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.

Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.

Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?

Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.

Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.

Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.

Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.

Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi

Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.

Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.

İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.

Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.

Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?

Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.

Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.

Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.

Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.