GÜNCEL
Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi
Yayınlanma:
2 ay önce|
Yazan:
BankaVitrini
2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.
Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.
Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?
Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.
1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.
Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.
Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.
Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.
Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu
Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.
Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.
Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.
Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.
Üç büyük vaat yerine getirilmedi
Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.
Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.
Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.
Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.
Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.
Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.
Acemoğlu daha derine bakıyor.
Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?
Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.
Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.
Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.
Teknoloji tarafsız değil
Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.
Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.
Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.
Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.
Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.
Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?
İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.
Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.
Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.
Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.
Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”
Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.
Peki bu kavram ne anlama geliyor?
Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor. Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.
Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.
Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları
Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:
Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.
Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.
Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.
Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.
Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.
Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Roosevelt modeli neden önemli?
Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.
1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.
Demokrasi sandıktan ibaret değil
Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.
Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.
Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.
Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.
Türkiye açısından neden önemli?
Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:
Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?
Orta sınıf neden zayıflıyor?
Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?
Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?
Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?
Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?
Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?
Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.
Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil
Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.
Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.
Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”
Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.
Yapay zekâ çağının büyük sorusu
Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.
Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?
Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.
Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf
Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.
Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?
Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.
Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.
Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.
Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.
Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?
Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.
Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.
Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi
İlginizi Çekebilir
GÜNCEL
Teknoloji devleri kâr rekorları kırarken, borç cephesinde alarm zilleri çalıyor
Yayınlanma:
3 gün önce|
08/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Yapay zekâ yatırımlarında yaşanan patlama, teknoloji dünyasında daha önce görülmemiş kâr rakamlarını da beraberinde getiriyor. Bu sabah haber akışında Güney Kore devi Samsung’un üçüncü çeyrekte faaliyet kârının geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık 9 kat artarak 80 milyar dolara ulaşmasını beklediğini okuduk. Bu rakamın, bir teknoloji şirketinin tek çeyrekte elde ettiği en yüksek faaliyet kârı olarak tarihe geçeceğinin altını çizmek isterim. Yapay zekâ veri merkezlerinde kullanılan bellek çiplerine yönelik güçlü talep kâr beklentisinin arkasında yatarken, üretimin talebe yetişememesi nedeniyle fiyatların da hızla yükseldiğini görüyoruz. Samsung ve Micron, çip piyasasındaki arz sıkıntısının 2028 yılına kadar devam edebileceğini öngörüyor.
Samsung’un rekor kâr beklentisine rağmen hisselerinin haziran ayındaki zirvesinden %25’in üzerinde gerilemiş olması ise dikkat çekiyor. Yatırımcılar artık yapay zekâ yatırımlarının ne kadar hızlı büyüdüğünden ziyade, bu büyümenin ne kadar sürdürülebilir olduğunu sorgulamaya başladıklarını pek çok kez bültenlerimizde işlemiştik. Yükselen maliyetlerin Samsung’un akıllı telefon bölümünü de olumsuz etkilediğini görüyoruz. Bir tarafta yapay zekâ sayesinde rekor kârlar, diğer tarafta bu kârların sürdürülebilirliğine ilişkin artan soru işaretleriyle teknoloji hisselerinde bu sabah satıcılı bir havanın egemen olduğunu görüyoruz.
Japonya’nın Nikkei endeksi %1 gerilerken, Güney Kore borsası %1,3 düşüşle başı çekiyor. ABD borsaları dün geceyi düşüşle tamamlamasının ardından bu sabah vadeli endekslerde de hafif de olsa kırmızı renk gözüme çarpıyor. Yapay zekâ yatırımları için şirketlerin daha çok borçlanması da faiz oranlarını daha da yukarıya iterken, Broadcom’un 50 milyar dolar, SpaceX’in ise 40 milyar dolar civarında kaynak sağlamaya hazırlandığını okuyoruz. Bu kaynakların önemli bölümü Nvidia çiplerinin satın alınmasında kullanılacak. Yapay zekâ yatırımlarından beklenen gelirler henüz gerçekleşmeden şirketlerin borç yükü ise devamlı bir şekilde artıyor. Yapay zekâ yatırımlarının giderek daha fazla borçla finanse edilmesi, bu yatırımların ne zaman meyve vereceğine yönelik endişeleri artırmaya başladı. Uzun bir süredir borsaları yukarıya taşıyan rüzgâr olan yapay zekâ temasının büyük bir hikâye olduğunu kabul etsek de, yatırımcıların sabrının zorlanmaya başladığını da not etmemiz gerekiyor.
Yapay zekâ tarafından artan borçlanma ihtiyacı, zaten yüksek kamu borçları ve enflasyon endişeleriyle baskı altında olan tahvil piyasası açısından da büyük önem arz ediyor. ABD ve Avrupa devletleri artan bütçe açıklarını finanse etmek için yoğun şekilde borçlanırken, kervana büyük teknoloji şirketlerinin de katılması, borçlanma maliyetlerini yukarıda tutuyor. Biraz daha geniş açıdan bakmak gerekirse, küresel borç stoku 366 trilyon dolara ulaşırken, bu rakam dünya ekonomisinin bir yılda ürettiği toplam mal ve hizmetin yaklaşık 3,1 katına denk geliyor. Başka bir ifadeyle, dünyada yıllık her 1 dolarlık üretime karşılık 3,1 dolarlık birikmiş borç bulunuyor. Dünyanın en büyük ekonomisi ABD’de de durum pek farklı değil. Kamu borcu 40 trilyon doları aşarken, devletin topladığı her 5 dolarlık verginin yaklaşık 1 doları artık borç faizlerinin ödenmesine gidiyor. Üstelik tahvil faizleri yükseldikçe mevcut borçların yeniden finansmanı da giderek pahalılaşıyor.
Amerikan 30 yıllık tahvil getirisi dün gün içerisinde %5,73 seviyesine yükselerek son 24 yılın zirvesini bir adım daha yukarıya taşıdı. Yatırımcıların tahvil riskini üstlenmek için daha yüksek getiri talep ettiğini görüyoruz. Bu gelişmelere ilaveten, Avrupa’da artan siyasi belirsizlikler ve Fransa’nın mali sorunlarının İtalya ve Yunanistan gibi borçlu ülkelere de sirayet edebileceği endişesi, ortak para birimi euro üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor. EURUSD paritesi dün sabah saatlerinde bir miktar soluklanmasının ardından bu sabah yeniden 1,12 seviyesinin altına sarktı. Dolar endeksi 102,50 seviyesinin kıyısında ve son altı ayın zirvesinde yer aldığını da not edelim. Dün gün içerisinde altının ons fiyatı 4,065 dolar seviyesine kadar gerilerken, gümüş de 59 dolar seviyesinin altını test etti. Dün gece düzenlenen ABD 10 yıllık tahvil ihalesine endişe edilenin aksine alım gelmesiyle, bu sabah kıymetli metaller soluklandı: altının ons fiyatı 4,140 dolar, gümüşün ise 60 dolar seviyelerine yükseldi.
Yemen’deki İran destekli Husilerin, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki havalimanını hedef almasıyla üç kişi hayatını kaybederken, 36 kişi yaralandı. Husiler ayrıca Yemen’in Aden Havalimanı’na füze ve İHA’larla saldırdı. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon ise misilleme olarak Yemen’de 80’den fazla Husi askerî hedefini vurduğunu açıkladı. Çatışmaların özellikle Bab el-Mandeb Boğazı çevresinde yoğunlaşması dikkat çekiyor. İran savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı’ndaki petrol taşımacılığı zaten aksarken, Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin önemli geçiş noktalarından Bab el-Mandeb’in de tehdit altında olması küresel enerji arzı ve taşımacılık maliyetleri açısından riskleri yukarıda tutuyor.
Çatışmaların Yemen ve Suudi Arabistan sınırlarını aşarak bölgesel bir boyut kazanmaya başladığını görüyoruz. Reuters haberlerinde, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a ağırlıklı olarak savunma ve teknik destek sağladığını okuyoruz. Bir taraftan ABD ile İran arasında savaşı sona erdirmeye yönelik diplomatik temaslar sürerken, diğer taraftan Yemen cephesinde çatışmaların genişlemesi jeopolitik riskleri artırıyor. Enerji üretim tesislerinin yanı sıra petrolün dünyaya taşındığı kritik geçiş noktalarının da tehdit altında olması, petrol fiyatlarının yüksek kalmasına ve küresel enflasyonla mücadelenin zorlaşmasına neden olabilir. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı bu sabah %2 yükselişle yeniden 102 doların üzerine yükseldi.
Jeopolitik riskler ve yapay zekâ tarafındaki gelişmeler yatırımcıların odağında bulunurken, Fed’in dün gece yayımlanan 15-16 Eylül toplantı tutanakları da yakından takip edildi. ABD Merkez Bankası’nın eylül ayında yaklaşık üç yıl aradan sonra gerçekleştirdiği 25 baz puanlık faiz artırımına tüm üyelerin destek verdiğini, ancak bu kararın arkasındaki gerekçelerin farklılaştığını görüyoruz. Bazı üyeler enerji fiyatları ve gümrük tarifelerinden kaynaklanan enflasyonist baskıların kalıcı hâle gelmesini önlemek amacıyla faiz artırımını gerekli görürken, diğerleri güçlü iç talebin de enflasyonu beslediğini ve daha sıkı bir para politikasına ihtiyaç duyulduğunu düşünüyor. Tutanaklarda asıl dikkat çeken nokta ise üyelerin çoğunun yıl sonuna kadar bir faiz artırımını daha uygun görmesi oldu. Bu sabah itibariyla, ekim toplantısında faiz oranlarının sabit bırakılacağına yönelik beklenti %81 seviyesinde bulunurken, aralık toplantısına yönelik artırım beklentisi ise %88 seviyesinde fiyatlanıyor. Son dönemde beklentilerin altında kalan istihdam ve enflasyon verilerinin ardından Fed’in aralık ayında nasıl hareket edeceğini hep birlikte bekleyip göreceğiz.
Türkiye cephesinde ise fon krizi yakından takip edilirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ekonomi yönetiminin gerekli adımları attığını ve sürecin sonunda sermaye piyasalarının daha sağlıklı bir yapıya kavuşacağını ifade etti. Erdoğan, “Meselenin idari ve siyasi cephesinde yük bizlerin omzunda; ne gerekiyorsa yapılacak” derken, “Biz neler gördük neler, bizim için bu çözülemeyecek bir sorun değildir” ifadelerini kullandı. Fon krizinin yansımalarına paralel sorunlu şirketler tahvil ödemelerini yapamazken, zorlu tasfiye süreci hisse senetleri üzerinde baskı kuruyor. En gözde şirketlerin yer aldığı BİST30 endeksi dün günü %2,4 düşüşle tamamlarken, ana endeks ise %2 geriledi. USDTRY kuru yarın valörlü işlemlerde 49,22 seviyesine yükselirken, TCMB’nin net yabancı pozisyonu 6 Ekim valörlü işlemlerde 3,9 milyar dolar gibi şaşırtıcı bir artış kaydetmiş! CDS risk primi ise 251 baz puan ile düne nazaran önemli bir değişim göstermezken, ABD tahvil faizlerinin seyrine istinaden, Türkiye’nin 10 yıllık eurobond verimi %8 eşiğinin kıyısında seyretmeye devam ediyor.
Emre Değirmencioğlu
Erol Taşdelen
Fonlarda Kaybolan Para Reel Sektöre Aksaydı Türkiye’de Ne Değişirdi?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
03/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye son günlerde yalnızca bir fon tasfiyesi tartışmıyor. Aslında çok daha büyük bir ekonomik soruyla karşı karşıya: Tasarrufların ne kadarı üretime, yatırıma ve istihdama yöneliyor; ne kadarı finansal getiri arayışı içinde sistemin kendi içinde dolaşıyor?
17 Eylül 2026’da alınan kararlarla 7 portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören fonları kapatıldı ve çok sayıda fon tasfiye sürecine girdi. SPK’nın açıklamasına göre tasfiye kapsamındaki fonlarda yatırımcılara ara ödeme yapılması kararlaştırıldı; ödeme, yatırımcının nihai hak edişinden mahsup edilmek üzere ve fon başına 1 milyon TL ile sınırlı tutuldu.
Ortaya çıkan büyüklük ise dikkat çekici.
Tasfiye sürecinin 455 bin 758 yatırımcıyı ve yaklaşık 891 milyar TL’lik fon büyüklüğünü ilgilendirdiği bildiriliyor.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: 891 milyar TL’nin tamamı “kaybolmuş para” değildir.
Bu rakam fonların toplam büyüklüğünü ifade ediyor. Dolayısıyla tamamının ekonomide yok olduğu veya yatırımcıların tamamının bu parayı kaybettiği sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Ancak bu büyüklük bize, Türkiye’de tasarrufların ulaştığı finansal ölçeği gösteriyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Bu paranın önemli bir bölümü son bir yılda reel sektörün üretim, yatırım ve işletme sermayesi ihtiyacına yönlendirilebilseydi Türkiye ekonomisinin fotoğrafı bugün nasıl olurdu?
“Para yok” değil, paranın yönü tartışılmalı
Türkiye’de şirketlerin en büyük sorunlarından biri uzun süredir finansmana erişim.
TCMB’nin Finansal İstikrar Raporu da sıkı finansal koşulların etkisiyle reel sektörün borçluluğunun tarihsel ortalamanın altında kaldığını, buna karşın KOBİ kredilerinde takipteki alacak oranlarının yükselme eğilimini koruduğunu belirtiyor.
Üstelik kredi ucuz değil.
TCMB’nin Eylül 2026 verilerinde TL ticari kredi faizleri yüzde 49,3 seviyesinde bulunuyordu. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 düzeyindeydi.
Şimdi bir tarafta yüz milyarlarca liralık finansal varlık birikimi, diğer tarafta finansmana erişmekte zorlanan işletmeler var.
İşte ekonomik paradoks tam burada ortaya çıkıyor.
O para fabrikaya gitseydi…
Elbette “891 milyar TL’nin tamamı fabrikalara aktarılsaydı” gibi mekanik bir hesap yapmak doğru olmaz.
Çünkü fon yatırımcısının parasının tamamı krediye dönüştürülemez. Ayrıca fonların önemli bir bölümü zaten çeşitli finansal araçlara yatırım yaparak ekonominin finansmanına dolaylı katkı sağlıyor.
Ama düşünce deneyini biraz genişletelim:
Diyelim ki yüz milyarlarca liralık tasarrufun önemli bir bölümü;
- makine ve teçhizat yatırımlarına,
- işletme sermayesine,
- ihracat finansmanına,
- KOBİ yatırımlarına,
- enerji yatırımlarına,
- teknoloji ve Ar-Ge’ye,
- istihdam yaratacak yeni kapasite yatırımlarına yönlendirilebilseydi…
Bugün yalnızca “para nerede?” sorusunu değil, “para neden üretimde değil?” sorusunu konuşuyor olurduk.
Nitekim kamu da reel sektörün finansmana erişim sorununu azaltmak için farklı programlar uyguluyor. 2026’da imalat sanayisine yönelik program kapsamında 100 milyar TL’lik finansmana erişim imkânı açıklanırken, KOBİ’lere yönelik başka bir programda 37,5 milyar TL kredi erişimi hedeflendi.
Bu rakamların yanında yüz milyarlarca liralık tasarruf havuzunun büyüklüğü daha da anlamlı hale geliyor.
Sorun sadece fonlarda değil
Burada tartışılması gereken daha geniş bir ekonomik model var.
Türkiye’de yüksek enflasyon dönemlerinde vatandaşın tasarrufunu koruma refleksi anlaşılabilir. Yatırımcı daha yüksek getiri arıyor. Fonlar da bu ihtiyaca cevap veriyor.
Fakat ekonomi açısından kritik olan şu:
Tasarruf → finansal getiri → tüketim
ile
Tasarruf → yatırım → üretim → istihdam → ihracat → gelir
aynı ekonomik sonuçları doğurmuyor.
Birincisi servetin finansal sistem içerisinde yeniden dağılımını sağlayabilir.
İkincisi ise ekonominin üretim kapasitesini büyütür.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise yalnızca daha fazla para değil; tasarrufları üretken yatırımlara yönlendirebilen bir finansman mimarisi.
“Fon mağduru” tartışması bize başka bir şey daha gösterdi
SPK, yeni rehber düzenleme sürecinde özellikle para piyasası fonları ve hisse senedi serbest fonlarında ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve borsadaki olağandışı fiyat hareketleri üzerinden oluşabilecek sistemik risklere dikkat çekti. Düzenlemenin amaçları arasında yatırımcı tasarruflarının korunması, şeffaflığın artırılması ve manipülasyon imkânlarının sınırlandırılması bulunuyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca: “Vatandaşın parası ne olacak?” sorusundan ibaret değil.
Bunun yanında: “Tasarruf sahibinin parasını hangi mekanizma üretime taşıyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Son söz
Türkiye’nin sermayesi var.
Türkiye’nin tasarruf sahibi de var.
Türkiye’nin girişimcisi, sanayicisi ve yatırım yapmak isteyen şirketleri de var.
Ancak bu üç unsurun aynı anda buluşmasını sağlayacak güvenli, şeffaf, erişilebilir ve üretim odaklı finansman kanallarına ihtiyaç var.
Belki de bugün fon krizinden çıkarılacak en önemli ders şu: Ekonomide mesele yalnızca ne kadar para olduğu değildir. Asıl mesele, paranın nereye aktığıdır.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Fonlarda dolaşan yüz milyarlarca liranın önemli bir bölümü son bir yılda reel sektörün damarlarına, fabrikalara, makinelere, ihracata ve istihdama aksaydı; bugün Türkiye ekonomisi nasıl bir yerde olurdu?
Bu sorunun cevabı yalnızca fon yatırımcılarını değil, sanayiciyi, KOBİ’yi, çalışanı, bankayı ve bütün ekonomiyi ilgilendiriyor.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
BANKA HABERLERİ
BDDK’dan kredi kartı ve telefon kredilerine yeni ayar!
Yayınlanma:
1 hafta önce|
03/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Kredi kartlarında yüzde 40 asgari ödeme için limit sınırı 50 bin TL’den 100 bin TL’ye çıkarıldı. Cep telefonu kredilerinde ise 40 bin TL ve altındaki cihazlarda 12 ay, üzerindeki cihazlarda 3 ay vade uygulanacak. Yenilenmiş telefonlarda eşik 50 bin TL olacak.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), bireysel bankacılık müşterilerini yakından ilgilendiren iki yeni düzenlemeyi devreye aldı.
BDDK’nın 1 Ekim 2026 tarihli ve 11581 sayılı Kurul Kararı ile kredi kartlarında asgari ödeme tutarının belirlenmesinde esas alınan limit sınırı değiştirilirken, 11582 sayılı karar ile cep telefonu alımlarında kullanılan tüketici kredilerinin vade sınırları yeniden belirlendi.
KREDİ KARTINDA YÜZDE 40 SINIRI 100 BİN TL’YE ÇIKTI
Yeni düzenlemenin kredi kartı tarafındaki en dikkat çekici değişikliği, asgari ödeme oranında kullanılan limit eşiğinde yapıldı.
Daha önce 50 bin TL olan eşik 100 bin TL’ye yükseltildi.
Buna göre;
- Kredi kartı limiti 100 bin TL ve altında olanlar: Dönem borcunun yüzde 20’sini asgari ödeme olarak yapacak.
- Kredi kartı limiti 100 bin TL’nin üzerinde olanlar: Dönem borcunun yüzde 40’ını asgari ödeme olarak yapacak.
BDDK böylece yüzde 40 asgari ödeme oranına tabi olan kartların kapsamını limit açısından daraltmış oldu. Düzenlemenin temel parametresi kartın kullanılan tutarı değil, toplam kredi kartı limiti olacak.
ÖRNEKLE ANLATALIM
Örneğin dönem borcu 50 bin TL olan bir tüketicinin kredi kartı limiti 80 bin TL ise asgari ödeme tutarı 10 bin TL olacak.
Kart limiti 150 bin TL ise aynı 50 bin TL’lik dönem borcunda asgari ödeme 20 bin TL olacak.
Dolayısıyla yeni düzenleme özellikle yüksek limitli kredi kartı kullanıcılarının aylık asgari ödeme yükünü doğrudan değiştirmiyor; 100 bin TL sınırı üzerindeki kartlarda yüzde 40 uygulaması devam ediyor.
CEP TELEFONU KREDİLERİNDE VİDE SINIRI DEĞİŞTİ
BDDK’nın ikinci kararı ise cep telefonu alımlarında kullanılan tüketici kredilerine ilişkin.
Yeni uygulamaya göre sıfır cep telefonlarında:
40 bin TL ve altında:
12 aya kadar tüketici kredisi
40 bin TL üzerinde:
En fazla 3 ay tüketici kredisi kullanılabilecek.
YENİLENMİŞ TELEFONDA EŞİK 50 BİN TL
Yenilenmiş ürün niteliğindeki cep telefonlarında ise farklı bir eşik getirildi.
Telefonun işyerinin “yenileme merkezi” veya “yetkili satıcı” niteliğinde olması şartıyla;
50 bin TL ve altında: 12 ay
50 bin TL üzerinde: 3 ay vade uygulanacak.
KREDİ KARTIYLA TELEFON ALIMINDA TAKSİT YASAĞI DEVAM
Düzenlemenin dikkat çeken bir başka noktası ise kredi kartıyla cep telefonu alımında mevcut uygulamanın korunması.
Yenilenmiş ürün niteliğinde olmayan cep telefonlarının kredi kartıyla alımında taksitlendirme yasağı devam edecek.
Buna karşılık yenilenmiş cep telefonlarında kredi kartıyla yapılan alımlarda, herhangi bir fiyat sınırı olmaksızın 12 aya kadar taksit uygulanabilecek.
BDDK’NIN KREDİ POLİTİKASINDA DİKKAT ÇEKEN AYRINTI
Son düzenlemeyi yalnızca “cep telefonu kredisi değişti” şeklinde okumamak gerekiyor.
BDDK son dönemde bireysel kredi kartları ve ihtiyaç kredileri üzerinde bir dizi makro ihtiyati düzenleme yapıyor. Kurumun 2026 mevzuat listesinde kredi kartı limitleri ile kredi kartı ve ihtiyaç kredilerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin daha önce alınmış kararlar da bulunuyor.
Ocak 2026’daki düzenlemelerde de kredi kartı limitlerinin gelirle ilişkilendirilmesi ve limitlerin yeniden belirlenmesine yönelik önemli adımlar atılmıştı. BDDK’nın ilgili düzenlemesinde, kart limitlerinin belirlenmesinde gelir bilgilerinin Risk Merkezi’ne raporlanmasına yönelik hükümler de yer alıyor.
Dolayısıyla 1 Ekim tarihli son karar, bireysel kredilerde kontrollü bir çerçevenin devam ettiğini, ancak bazı alanlarda tüketici üzerindeki aylık ödeme baskısını değiştirecek teknik ayarlamalar yapıldığını gösteriyor.
TÜKETİCİ İÇİN NE DEĞİŞTİ?
Yeni düzenlemeyle üç temel sonuç ortaya çıkıyor:
1- 100 bin TL ve altındaki kredi kartlarında asgari ödeme oranı yüzde 20 olacak.
2- 40 bin TL ve altındaki sıfır cep telefonlarında tüketici kredisi vadesi 12 aya kadar çıkabilecek.
3- Yenilenmiş telefonlarda 50 bin TL’ye kadar olan cihazlarda 12 ay kredi ve fiyat sınırı olmaksızın 12 ay kredi kartı taksiti uygulanabilecek.
Buna karşılık 40 bin TL üzerindeki sıfır telefonlarda ve 50 bin TL üzerindeki yenilenmiş telefonlarda tüketici kredisi vadesi 3 ayla sınırlandırılıyor.
Özetle BDDK, kredi kartlarında asgari ödeme açısından 100 bin TL eşiğini getirirken, cep telefonu finansmanında fiyat yükseldikçe daha kısa kredi vadesi uygulanmasını sürdürüyor.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.640)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (601)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.984)
- GÜNCEL (4.620)
- GÜNDEM (3.582)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.745)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.495)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (838)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Trump: Bence Ukrayna'nın yeni bir başkan edinme vakti geldi 10/10/2026
- Riyad'da havalimanı geçici olarak kapatıldı 10/10/2026
- Almanya, Trump'ın Rusya ile anlaşmasına rağmen yaptırımlara bağlı kalacağını duyurdu 10/10/2026
- "Geçen seneye göre beyaz yakada yüzde 32'lik bir düşüş görüyoruz" 10/10/2026
- Motorinde zam, benzinde indirim 10/10/2026
- Petrol tanker ücretlerinde yeni rekorlar: Uzaya roket fırlatmaktan daha pahalı 10/10/2026
- Dört elektrik dağıtım firmasının avans ödemeleri ertelendi 10/10/2026
- Yapay zekada yeni 'istenmeyen dijital müdahale' vakası 10/10/2026
- Sermaye kaybı olan veya borca batık şirketlere sağlanan kolaylığın süresi uzatıldı 10/10/2026
- 15 yaşından küçüklere sosyal medya yasağı geliyor 09/10/2026
SON YAZILAR
- Teknoloji devleri kâr rekorları kırarken, borç cephesinde alarm zilleri çalıyor 08/10/2026
- Fonlarda Kaybolan Para Reel Sektöre Aksaydı Türkiye’de Ne Değişirdi? 03/10/2026
- BDDK’dan kredi kartı ve telefon kredilerine yeni ayar! 03/10/2026
- İHRACATÇIYA YÜZDE 3 KUR DESTEĞİNDE KURALLAR DEĞİŞTİ 02/10/2026
- Faiz ateşi dünyayı sararken, gözler ABD istihdam raporuna çevrildi 02/10/2026
- TCMB’den KOBİ kredilerinde gevşeme: Sınır yüzde 5’e çıktı 02/10/2026
- SPK: FON KRİZİNDE “FAHİŞ KAZANÇ” İÇİN İADE HESAPLARI AÇILDI 01/10/2026
- TERA, DESTEK VE HEDEF’TE TMSF DÖNEMİ! 01/10/2026
- Fon krizinde çözüm uzadıkça piyasalarda tansiyon artıyor 01/10/2026
- Akbank “Şehrin İyi Hali” projesinin 12. dönem başvurularını başlattı 24/09/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
