Connect with us

EKONOMİ

Rantçıların yeni hedefi : ÇANAKKALE

1915 Çanakkale Köprüsü, 88 km otoyol ve 13 km bağlantı yolu olmak üzere toplam 101 km uzunluğu ile Çanakkale Boğazı’nda inşa ediliyor. Dünyanın en uzun köprülerinden biri olarak projelendirilen köprü, 2023 metre ana I açıklığı ile dünyanın en uzun açıklığa sahip asma köprüsü ve 333 metrelik kuleleri ile dünyanın en yüksek asma köprüsü unvanlarına da sahip olacak.

Yayınlanma:

|

18 Mart 2022’de açılması planlanan köprü, daha şimdiden çevresindeki arazi ve gayrimenkulleri değerlendirmiş durumda. TSKB Gayrimenkul Değerleme’nin Ekonomist Dergisi’ne özel çalışması ile Çanakkale Köprüsü’nün değer kattığı 20 bölgedeki arazi fiyatlarını mercek altına aldık.

Çanakkale Köprüsü'nün parlattığı araziler: Hangi araziler değerlendi?

Çalışmaya göre, en yüksek değer artışı Gelibolu, Lapseki, Kocaveli ve Gazi Süleymanpaşa gibi konut imarlı arazilerin bulunduğu bölgelerde gerçekleşti.

Bölgesi’nin otoyollarla ring halinde dolaşılabilmesini sağlayacak olan 1915 Çanakkale Köprüsü’nün temelleri 18 Mart 2017 tarihinde atılmıştı. Daha temelleri atılmadan konumlandığı Çanakkale’deki arazi ve gayrimenkullere değer katan köprünün, Çanakkale Deniz Zaferi’nin 107’inci yıl dönümü olan 18 Mart 2022’de açılması planlanıyor.

1915 Çanakkale Köprüsü’nün Çanakkale Boğazı’ndaki ulaşım yükünü azaltması bekleniyor. 1915 Çanakkale Köprüsü, 88 km otoyol ve 13 km bağlantı yolu olmak üzere toplam 101 km uzunluğu ile Çanakkale Boğazı’nda inşaatı devam eden ilk asma köprü projesi konumunda.

Dünyanın en uzun köprülerinden biri olarak projelendirilen 1915 Çanakkale Köprüsü’nün aynı zamanda 2023 metre ana açıklığı ile dünyanın en uzun açıklığa sahip asma köprüsü ve 333 metrelik kuleleri ile dünyanın en yüksek asma köprüsü unvanlarını da alması bekleniyor.

Marmara Bölgesi’nin otoyollar ve köprü bağlantıları ile kesintisiz olarak dolaşılmasının hedeflendiği projenin Batı Marmara’daki ayağı olan köprü, adının duyulduğu yıllardan temellerinin atıldığı 2017 yılına kadar bölgedeki arazi değerlerini 10 katına varan oranlarda artırdı. Köprünün inşaatının yükselmesi ile birlikte bu değer artışının hızı yavaşlasa da değerlenme sürüyor.

1915 Çanakkale Köprüsü’nün çevresindeki arazilere kattığı değer artışını TSKB Gayrimenkul Değerleme’nin Ekonomist Dergisi’ne özel yaptığı araştırma ile ele aldık.

TSKB Gayrimenkul Değerleme A.Ş. Özel Projeler Departmanı Değerleme Uzmanları Güneş Özçelik ve Buket Altınel tarafından gerçekleştirilen özel çalışmada Gelibolu’dan Lapseki’ye, Gökköy’den Derenti’ye kadar 20 bölgedeki tarlalardan konut imarlı arsalara kadar çeşitli arazilerin 2011, 2014, 2017, 2021 yılı metrekare satış fiyatları karşılaştırıldı.

TSKB Gayrimenkul Değerleme A.Ş. Özel Projeler Departmanı Değerleme Uzmanı Güneş Özçelik, 1915 Çanakkale Köprüsü’nün güzergahı belirlenip inşa çalışmalarına başlanmasıyla birlikte öncelikli etki alanlarından Gelibolu ve Lapseki ilçe merkezleri başta olmak üzere çevre semtlerde ve köylerde de değer artışı yaratmaya başladığını söylüyor.

Özçelik, “Özellikle köprünün ayaklarının geçtiği Avrupa yakasında Gelibolu ilçesinin yaklaşık 7,5 kilometre güneyindeki Sütlüce Köyü ile Anadolu yakasındaki Lapseki ilçesinin yaklaşık 2,5 kilometre güneyindeki Şekerkaya mevkiinde, tarla fiyatlarının son yıllarda büyük ölçüde arttığı gözlemlendi” yorumunu yapıyor.

ARTIŞ SÜRÜYOR

Köprünün temellerinin atılması ile projenin etkileşim bölgelerinde metrekare birim fiyatlarında hareketlilik yaşandığına işaret eden Özçelik, üç yıl önce temelleri atılan ve 2022’de açılması planlanan köprü projesinin bölgedeki fiyatları artırmaya devam ettiğini de vurguluyor.

1915 Çanakkale Köprüsü, başta Gelibolu ve Lapseki ilçe merkezlerindeki konutlar olmak üzere tüm bölgedeki gayrimenkul fiyatlarını önemli ölçüde etkiledi.

Öncelikli etki alanında yer alan Gelibolu ve Lapseki ilçe merkezlerindeki konut fiyatlarına bakıldığında, Lapseki ilçe merkezinde 2017 yılında metrekaresi 1.850-2.100 TL/m2 seviyelerinde olan konut fiyatlarının, bu yıl 2.0002.650 TL/m2 seviyelerine geldiği görülüyor.

Köprünün Gelibolu tarafında ise ilçe merkezinde yer alan konut fiyatlarının 2017 yılında 1.900-2.150 TL/m2 seviyesinde iken bu yıl 2.250-3.000 TL/m2 seviyelerine çıkmış olması dikkat çekiyor.

Bölgede en çok etkilenmesi beklenen Gelibolu ve Lapseki ilçe merkezlerindeki konut imarlı arsalar incelendiğinde, 2017 yılında Gelibolu ilçe merkezinde birim metrekare fiyatları 450-650 TL/m2 seviyelerinde iken, bu yıl fiyatların 1.000-1.500 TL/m2 seviyelerine ulaştığı görülüyor.

Lapseki ilçe merkezinde yer alan konut imarlı arsalarda ise benzer bir durum söz konusu. 2017 yılında 400-600 TL/m2 aralığında olan fiyatlar, bu yıl 1.000-1.700 TL/m2 seviyelerine ulaştı.

Lapseki ilçe merkezine yakın konumdaki Gazi Süleymanpaşa Mahallesi’nde ise konut imarlı arsa fiyatları, köprünün temellerinin atıldığı 2017 yılında 1.250-1.400 TL/m2 seviyelerindeyken, bu yıl 1.300-2.000 TL/m2 seviyelerine yükselmiş durumda.

Kemikli Alan mevkiinde ise 2017 yılında ortalama 500 TL/m2 olan konut imarlı arsaların fiyatlarının bu yıl 800-1.150 TL/m2 seviyelerine ulaştığı görülüyor.

YATIRIMLAR HIZLANACAK

1915 Çanakkale Köprüsü’nün birinci kısmını oluşturan otoyol bağlantısı İstanbul- Silivri, Tekirdağ – Marmara Ereğlisi, Çorlu- Süleymanpaşa, Malkara ilçeleri, Çanakkale – Gelibolu, Lapseki, Çan, Yenice ilçeleri, Balıkesir – Balya ve merkez ilçelerinden geçecek. İkinci kısmını oluşturan köprü bağlantısının ise Çanakkale Gelibolu ve Lapseki ilçelerinden geçmesi planlanıyor.

1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ile belirlenen, İstanbul – Tekirdağ – Çanakkale – Balıkesir hattı boyunca uzanacak olan otoyol güzergahı ile inşa edilen 1915 Çanakkale Köprüsü, bölge genelinde gayrimenkul piyasasını etkileyen en önemli unsur haline geldi.

TSKB Gayrimenkul Değerleme AŞ Özel Projeler Departmanı Değerleme Uzmanı Buket Altınel, yol ve köprü gibi ulaşım projelerinin, geçtikleri bölgelerde ve etki alanlarında yer alan gayrimenkuller üzerinde genellikle değer artışı etkisi bulunduğuna dikkat çekiyor.

Altınel, köprünün faaliyete geçmesiyle kentsel yatırımların hız kazanması ve bölgenin ekonomik profilinin, tarımsal faaliyetlerin yanında çevre illerdeki lojistik sektörüne de eğilim göstermesinin beklendiğini söylüyor.

Altınel’in verdiği bilgiye göre köprünün Gelibolu tarafında yer alan Kangırlı Mahallesi’nde 2017 yılında konut imarlı arsaların 200-350 TL/m2 satış fiyatları bu yıl 300-500 TL/m2 düzeylerine ulaştı.

Yine Gelibolu tarafında yer alan Terzialan Mahallesi’nde 2017 yılında 100-125 TL/m2 olan konut imarlı arsaların satış fiyatları
bu yıl 145-165 TL/m2 seviyelerine geldi.

Altınel, “1915 Çanakkale Köprüsü’nün etkileşim alanında kalan ve henüz imara açılmamış bölgeler incelendiğinde ise tarla nitelikli taşınmazların birim metrekare fiyatlarının, köprünün temellerinin atıldığı 2017 yılında, 2011 ve 2014 yıllarındaki birim fiyatlarına göre hızla yükseldiği görülüyor” diye konuşuyor.

Potansiyel arz eden yerler olması sebebiyle 2017 yılında birim fiyatlarında ani yükselişler yaşayan Gazi Süleymanpaşa, Suluca, Elçialan, Karaömerler, Hacıge-len, Balcılar, Akçaalan ve Gökköy’deki tarlaların birim metrekare fiyatlarında bu yıl bir miktar düşüş yaşandığı görülüyor.

Köprünün açılması ile birlikte henüz imara açılmamış bölgelerde imar türü ve yapılaşma koşulları belli olacak ve plan doğrultusunda hangi bölgelerin öne çıkacağı da netlik kazanmış olacak. Tarihi dokunun bozulmaması adına köprü civarında yer alan pek çok bölgede, düşük yoğunluklu konut ve villa imarlı arsaların yoğunluk göstermesi de bekleniyor.

GEÇİŞ ALTI DAKİKA

1915 Çanakkale Köprüsü ve otoyolu projesi, Malkara ile Çanakkale arasında 1915 Çanakkale Köprüsü’nü de içeren 88 kilometre otoyol ve 13 kilometre bağlantı yolundan oluşuyor. Proje, Kınalı – Tekirdağ – Çanakkale – Balıkesir Otoyolu’nun uzunluğu yaklaşık 324 km olan, İstanbul ile Çanakkale ve Kuzey Ege’yi birbirine bağlayan son yılların dikkat çeken ulaşım projelerinden biri.

Gebze-Orhangazi-Bursa-Balıkesir-İzmir Otoyolu’nun tamamlanması ile birlikte, Edirne-Kınalı-İstanbul- Ankara Otoyolu, İzmir-Aydın Otoyolu ile entegre olarak Marmara Bölgesi, Ege Bölgesi’ne otoyol ağıyla bağlanacak. Diğer taraftan, yapım çalışmaları devam eden Kuzey Marmara Otoyolu ve Malkara-Çanakkale Otoyolu kesimi ile birlikte Marmara Bölgesi’nin otoyol ringi tamamlanmış olacak.

Ulaşım alternatiflerine göre Çanakkale Boğazı geçiş süreleri değerlendirildiğinde, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan Lapseki-Gelibolu arasındaki boğaz kesimini feribotla geçmek; özellikle yaz aylarındaki yoğun trafik nedeniyle uzun kuyruklar ve bekleme süreleri dikkate alındığında, 1,5 ile 5 saat arasında değişiyor.

Bu mesafeyi Çanakkale Köprüsü ile geçmek altı dakikada mümkün olacak. Türkiye sanayisinin büyük bir kısmını bünyesinde barındıran Marmara Bölgesi için ulaşım çok büyük önem taşıyor.

Kınalı- Tekirdağ – Çanakkale – Balıkesir Otoyolu da Marmara Bölgesi’ni karayolu aracılığıyla bir daire çizebilecek şekilde dolaşmayı mümkün kılacak bir mega projenin önemli bir parçası niteliğinde.

İZMİR YOLUNA BAĞLANACAK

Otoyolun sanayi, lojistik ve turizm konularında da önümüzdeki dönemde değişim yaratması beklenirken, ulaşımın kolaylaşmasıyla birlikte bölgede nüfus artışı da öngörülüyor. Artan nüfusun yaratacağı taleple gayrimenkul ve arsa değerlerinin de artması bir diğer beklenti oluyor.

Köprü hayata geçince bölgenin daha fazla yatırım çekeceği de öngörülüyor. Çanakkale Köprüsü ile bölgenin İstanbul, Tekirdağ, Balıkesir, İzmir gibi büyük kentlere ulaşımının kolaylaşmasıyla bölge, turizmde de cazip hale gelecek. Köprünün İzmir otoyoluna bağlantısı tamamlandığında esas gelişimin yaşanacağına vurgu yapılıyor.

Çünkü aslında köprüden geçenlerin bağlanacağı bir otoyol henüz inşa edilmedi. Bu kapsamda geçiş yolunun da bir an önce ihale edilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Bu yolların gelişimi ile beraber sanayi bölgelerinin bu tarafa kaydığını görülmesi de bir diğer beklenti. Önümüzdeki 10 yılda Ege Bölgesi’nde boşalan köylere geri dönüşlerin de olacağına vurgu yapılıyor.

Köprünün ortasından geçecek olan raylı sistem ise ticari anlamda önemli bir rol üstlenecek. Sakarya’dan başlayacak olan raylı sistem, Çanakkale Köprüsü’nden geçerek Biga, Bandırma ve Karacabey üzerinden tekrar Sakarya’da son bulacak.

Köprü ile bir bütün olması beklenen liman projesi ile birlikte nüfus yoğunluğu da bölgedeki konut yeterliliğine göre artacak.

KÖPRÜNÜN SAĞLAYACAĞI 8 FAYDA

1- Proje ile İstanbul-Çanakkale ulaşımının yanı sıra Balıkesir, İzmir, Tekirdağ gibi illerle ulaşım kolaylaşırken, bölgedeki taşınmaz değerleri olumlu etkilenecek.
2- Termal tesisleriyle öne çıkan Kaz Dağları etekleri, Bozcaada, Gökçeada, Küçükkuyu, Güre son yıllarda yabancı turistlerin ilgisini çekti ve turizme önemli katkı sağlıyor.
3- Köprünün tamamlanması ile Lapseki Merkez ve Çardak Beldesi’nin yanı sıra çevre bölgelerin de yabancı kurumsal yatırımcı ve gayrimenkul yatırım fonlarının yatırım merceğine gireceği öngörülüyor.
4- Bursa ve Balıkesir bireysel gayrimenkul yatırımcı potansiyeli konusunda ön plana çıktı.
5- 1915 Çanakkale Köprüsü Bursa’yı önemli otoyolların kesiştiği bir kavşak konumuna getirip yabancıya konut satışlarında çekim gücünü daha da artıracak.
6- Marmara Denizi ve Ege Denizi’ne kıyısı bulunan yazlık bölgeleri ile Balıkesir’deki gayrimenkullere de değer katacak.
7- Balıkesir’de Bayla, Edremit, Ayvalık, Akçay ve Altıno-luk’un önümüzdeki yıllarda daha da cazip hale gelmesi bekleniyor.
8- Köprünün 2022’de açılmasıyla başta Lapseki olmak üzere bölgede orta ve uzun vadede yeni fiyat artışları bekleniyor.

MAKBULE YÖNEL MAYA TSKB GAYRİMENKUL DEĞERLEME GENEL MÜDÜRÜ “KENTLER YAKINLAŞACAK”

“Çanakkale Köprüsü ve otoyol bağlantıları tamamlandığında tüm Marmara Bölgesi karayolu ile bir ring halinde erişilebilir hale gelecektir. Diğer taraftan da Gebze-İzmir otoyolu ile de bağlantısı düşünüldüğünde tüm Marmara ve Ege kesintisiz şekilde karayolu ile bağlanacak.

Bu durum başta lojistik ve karayolu taşımacılığını etkileyecektir. Köprü ve otoyol projesinin çevresinde zaman içinde sanayi sektörü de gelişecek. Diğer taraftan karayolu ile kesintisiz ulaşım, kentleri birbirine daha yakınlaştıracaktır.

Dolayısıyla otoyolun geçtiği akstaki kentler arasında göç yaşanabilecek. Otoyol ile kısalan mesafeler insanların devamlı ikamet ettikleri evleri, kentleri değiştirmelerine neden olabiliyor. Yine bu nedenle Çanakkale tarafında nüfusun artışı gündeme gelebilir. Son olarak da aksın önemli bir kısmı turizm güzergahında. Bu nedenle turizm sektörü için de etkileri söz konusu olacaktır.”

DÜNYANIN EN BÜYÜKLERİNDEN

1915 Çanakkale Köprüsü, 88 km otoyol ve 13 km bağlantı yolu olmak üzere toplam 101 km uzunluğu ile Çanakkale Boğazı’nda inşa ediliyor. Dünyanın en uzun köprülerinden biri olarak projelendirilen köprü, 2023 metre ana açıklığı ile dünyanın en uzun açıklığa sahip asma köprüsü ve 333 metrelik kuleleri ile dünyanın en yüksek asma köprüsü unvanlarına da sahip olacak.

ÖNEMLİ CAZİBE MERKEZİ

Çanakkale Boğazı’nda, Gelibolu’ya bağlı Sütlüce ile Lâpseki’nin Şekerkaya mevkileri arasında yapımı süren ve 18 Mart 2022 tarihinde hizmete açılması planlanan 1915 Çanakkale Köprüsü, İstanbul, İzmir ve Bursa üçgeninde kalması ve büyük kentlere ulaşılabilirliği kolaylaştırmasıyla önemli bir cazibe merkezi. Köprünün Türkiye’nin tarım, sanayi ve turizminin odak noktasındaki bölgeleri dünyayla bağlayarak, yeni ticari kanalların oluşmasını sağlaması; hem turizm hem gayrimenkul sektörlerinin gelişimi için önem taşıyor.


ZEYNEP TANDOĞAN HÜRRİYET EMLAK EŞ GENEL MD. “ARTIŞ BEKLİYORUZ”

“1915 Çanakkale Köprüsü’nün şu anda öngörülen açılış tarihi 18 Mart 2022. Mevcut durumdaki değerleri göz önüne aldığımızda 2021’in ortalarına kadar çevre bölgelerde yüzde 100’lere varan artış öngörüyoruz.

Köprü inşaatının hızlanması ve 2022’de açılacak olması, 2018’deki durgunluğun ve artışın tekrar canlanarak 2021’in ortalarına kadar ciddi oranda yükselişe geçeceği beklentisini doğuruyor. Köprünün açılmasıyla ortalama bir yıl daha, eskiye kıyasla daha küçük bir oranda artış, sonraki 2-3 yıl ise duraklama bekliyoruz.”

HAKAN ÖZELMACIKLI ALTIN EMLAK GENEL MÜDÜRÜ “ŞEHİRDEN KAÇIŞ ETKİLEDİ”

“Gerek tarım arazilerindeki düzenlemeler gerekse şehirden kaçış sonrasında, köy yerleşik alanlarına talep arttı. Temsilcilerimizin bulunduğu Tekirdağ, Kırklareli ve Çanakkale’nin köy yerleşik alanlarına çok yoğun talepler alıyoruz.

Yatırım dışında barınma amaçlı arazi almayı düşünenler için en doğru tercih bu tür alanlar. Bu bölgelere ulaşımın kolaylaşması, talebi de artırmaya devam edecektir.”

CANSEL TURGUT YAZICI EVA GAYRİMENKUL DEĞERLEME GENEL MÜDÜRÜ “EGE’YE DÖNÜŞ OLACAK”

“Köprünün İzmir otoyoluna bağlantısı tamamlandığında esas gelişim yaşanacak. Köprüden geçenlerin bağlanacağı bir otoyol henüz inşaa edilmedi. Geçiş yolunun bir an önce ihale edilmesi gerekiyor. Yolların gelişimiyle sanayi bölgeleri de buralara kayacak.

Marmara ve Gebze’de fabrika arazileri geliştirmek fizibil olmaktan uzaklaştı. Ucuz işgücü kaynağının da aktarılabileceği Ege Bölgesi’nde boşalan köylere önümüzdeki 10 yılda geri dönüş olacaktır.”

GÖRKEM ÖĞÜT ENDEKSA KURUCU ORTAĞI “YATIRIM ÇEKECEK”

“Endeksa.com verilerine göre, Çanakkale’de son bir yılda konut fiyatları yüzde 32, konut imarlı arsalar yüzde 29, tarla, bağ ve bahçelerin fiyatları yüzde 35 arttı. Bölgedeki gayrimenkul fiyatları artmaya devam edecektir.

Köprü açılınca daha fazla yatırım çekecek. Turizmde daha fazla öne çıkacak ve dolayısıyla özellikle konut fiyatlarında daha fazla artış bekliyoruz. Arsa ve arazi tarafında bir süredir çok yüksek artış olduğu için daha düşük seviyede artış bekliyoruz.”

EMEL AKBAŞ İDİKUT PROJEKSPERT GAYRİMENKUL “FİYATLAR YÜKSELECEK”

“Çanakkale merkez, Ayvacık, Bayramiç, Ezine, Lapseki, Biga köylerindeki arsa ve arazilere çok talep var. Kıyıdan 40 km içeriye kadar tepe, gölet manzaralı, biraz tarım yapabilmek çok popüler oldu.

Pandemi ve depremler, bu sistemi daha fazla tetikliyor ve devam edecek görünüyor. İnsanlar işlerini online yönetebildiklerini fark ettiler. Köprü açılınca İstanbul-Çanakkale ulaşımı kolaylaşacağı için arsa ve konuta talep artacak ve fiyatlar da yükselecektir.”

FARUK AKBAL GAYRİMENKUL YURTDIŞI TANITIM DERNEĞİ (GİGDER) BAŞKANI “YABANCI İLGİSİ DE OLACAK”

“Proje ile İstanbul-Çanakkale ulaşımının yanı sıra Balıkesir, İzmir, Tekirdağ gibi illerle ulaşım kolaylaşırken bölgedeki taşınmaz değerleri yükselecek. Köprünün tamamlanmasıyla Lapseki Merkez ve Çardak yabancı kurumsal yatırımcıların ve gayrimenkul yatırım fonlarının hedefine girecek.

Bireysel yatırımlarda ise Bursa ve Balıkesir öne çıkıyor. Balıkesir’de Bayla, Edremit, Ayvalık, Akçay ve Altınoluk önümüzdeki yıllarda daha da cazip olacak. Köprü 2022’de açıldığında orta ve uzun vadede yeni fiyat artışlarına zemin hazırlayacaktır.”

LEVENT GÖKMEN DEMİRCİLER – Ekonomist

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.