Connect with us

EKONOMİ

Dünya yeni bir soğuk savaşa doğru mu gidiyor?

Emekli Büyükelçi, Hakan OKÇAY’ın kaleme aldığı ve DUVAR internet sitesinde yayınlanan yazı son dönmede dünyada yaşanılan olaylara ışık tutacak nitelikte.
Dünya gerçekten geçen yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi yeni bir soğuk savaşın eşiğinde mi bulunuyor? Bunun emareleri giderek artıyor.

Yayınlanma:

|

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres geçtiğimiz cuma günü Genel Kurul üyelerine ikinci bir dönem için seçildiği takdirde icraatında temel olacak vizyonunu anlatırken, yeni bir soğuk savaş tehlikesini önlemek için var gücüyle çalışacağını, uluslararası toplumun da bu konuda elinden gelen her türlü çabayı göstermesi gerektiğini bir kez daha vurguladı. Bu tehlikeye sadece BM Genel Sekreteri Guterres değil, çok sayıda uzman da işaret ediyor.

SOĞUK SAVAŞ EMARELERİ 

Dünya gerçekten geçen yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi yeni bir soğuk savaşın eşiğinde mi bulunuyor? Bunun emareleri giderek artıyor. İki zıt dünya görüşünü, iki farklı siyasi sistemi ve iki ayrı ekonomik yapıyı temsil ABD ve Çin arasındaki çatışma ve rekabet hayatın her alanında giderek keskinleşmeye başladı. Daha geçen ay Alaska’da ABD ve Çin Dışişleri Bakanları medyanın önünde birbirlerine ağır suçlamalar yönelttiler. Çin’in dış politikadan sorumlu en yüksek temsilcisi Yang Jiechi ve ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken birbirlerine insan hakları, demokrasi ve uluslararası kurallara uyma dersi verdiler. Bu tartışma son olarak BM’ye de taşındı.

ABD ile Çin arasındaki anlaşmazlık keskinleşiyor ama henüz soğuk savaşa dönüşmedi. Geçen yüzyılda olduğu gibi ortada iki düşman kamp yok. Ancak iki gücün etrafında kamplaşma var. ABD, Avrupa’da ve Asya-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı bir demokratik ülkeler ittifakı kurmaya çalışırken, Çin ve Rusya, ABD’nin eleştiri, ambargo ve baskılarına karşı kendi aralarındaki iş birliğini ve dayanışmayı artırıyorlar. Bu ikiliye İran da katılıyor. Bugün, taraflar arasında geçen yüzyıldaki soğuk savaşın esas nedeni olan nükleer dehşet dengesi yok ama, nükleer savaş tehlikesi var. Özellikle Pasifik bölgesinde bir nükleer çatışma riski giderek artıyor. Eskiden iki düşman kamp nükleer dehşet dengesi nedeniyle birbirleriyle doğrudan çatışamazdı. Bu yüzden kanlı vekalet savaşlarıyla kürenin farklı köşelerinde birbirleriyle hesaplaşırlardı. Şu anda bu tür vekalet savaşları yok ama, Myanmar gibi krizlerde tarafların tutumları hemen ayrışıyor.

ABD VE ÇİN BİRBİRLERİNİ ‘RAKİP’ OLARAK GÖRÜYORLAR 

ABD, Çin’i düşman olarak değil, ekonomik gücünü zayıf ülkeler üzerinde siyasi baskı yapmak için kullanan, uluslararası değerleri ve insan haklarını çiğneyen ve askeri bakımdan yakında kontrol edemeyeceği hegemonyacı bir güç olarak, stratejik bir rakip görüyor. Biden bu yaklaşımı daha kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda dünya liderlerinin önünde ifade etti. Biden aynı konuşmasında Çin’den kaynaklanan tehditlerden de söz etti.

Çin de ABD’yi düşman bir ülke olarak değil aynı şekilde rakip olarak görüyor. Çin, kendi anlayışına göre ABD ile uluslararası sistem içinde eşitlik ve saygı temelinde rekabet etmek istiyor. En azından resmi söylemi bu yönde. Çin, ABD’yi gerileyen, kendisini ise yükselen bir dünya gücü olarak değerlendiriyor. Uzakdoğu kültürüne mahsus bir sabırla Amerika ile rekabetini zaman içinde kazanacağına inanıyor.

ABD VE ÇİN ARASINDA SICAK ÇATIŞMA İHTİMALİ VAR

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ABD ve Çin arasında sıcak çatışma ihtimali Pasifik bölgesinde giderek artıyor. Doğu ve Güney Çin Denizleri ile Tayvan’ı çevreleyen sularda ABD ve Çin silahlı kuvvetlerinin bir kaza sonucu veya istem dışı çıkacak bölgesel bir kriz neticesinde nükleer bir çatışmanın eşiğine gelmeleri her an mümkün. ABD’nin Batı Pasifik’teki hareket kabiliyeti giderek kısıtlanıyor. ABD uzmanları, Çin’in bu denizlerde askeri terminolojide A2/AD (Anti-Access/Area Denial) olarak adlandırılan hasım güce ulaşım engeli koyma ve alan hakimiyeti elde etme konularında üstünlük sağlamaya başladığını ifade ediyorlar.

Tayvan, Çin için anavatanın ayrılmaz parçası olarak kabul edilen çok hassas bir mesele. Ama şu anda Tayvan’la birleşme her zamankinden uzak bir ihtimal haline geldi. “Cüce” Deng’in bir zamanlar Tayvan’la barışçıl yöntemlerle birleşmek için ortaya attığı “bir ülke, iki sistem” siyasetinin inandırıcılığı Hong Kong’da Pasifik’in derin sularına gömüleli çok oldu. Tayvan’ın bağımsızlık yanlısı milliyetçi lideri Tsai Ing-wen Çin’e demokrasi tavsiyesinde bulunup, ülkesinin anakara ile birleşme niyetinin bulunmadığını vurguladıkça, Pekin’de birleşme için askeri seçeneğe başvurma düşüncesi ağırlık kazanıyor. Bu sebeple Çin savaş gemileri ve uçaklarının Tayvan’a son zamanlarda yaptıkları taciz/gözdağı devriyeleri tehlikeli şekilde arttı. Çin, Tayvan Boğazı dışında Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi’nde de sert gücünü fütursuzca sergilemekten kaçınmıyor. Uluslararası hukuk bakımından geçerliliği bulunmayan tarihi haritalara dayanarak, Güney Çin Denizi’nin neredeyse tamamını “Dokuz Kesik Çizgili Hat” (Nine Dash Line) olarak adlandırdığı hayali sınırlar içine alarak kendi egemenlik alanı ilan ediyor. Bu hat içinde kalan Paracel ve Spratly adacıkları ve Scarborough sığlıkları gibi oluşumlar üzerinde askeri tahkimatlar yaparak Vietnam, Filipinler, Endonezya gibi ülkelerin balıkçılık faaliyetlerini engelliyor, saldırı ve taciz eylemlerinde bulunuyor, deniz ticaretini aksatıyor. Çin silahlı kuvvetlerinin bu eylemleri bölgede serbest geçiş hakkını savunmak üzere devriye gezen ABD’nin Pasifik güçleriyle her an bir çatışma riski yaratıyor.

ABD’li dış politika uzmanları bir süredir, Çin’in Tayvan’ı askeri güç kullanarak işgal etmesi veya Güney Çin Deniz’inde çıkabilecek istem dışı bir çatışma durumunda savaşı göze alıp almama konusunu tartışıyorlar. Nükleer bir savaşa girmemek için buralarda geri adım atılabileceğini düşünen ve öneren uzmanların sayısı az değil. Ancak bunu yaptığı takdirde ABD’nin liberal/kapitalist dünyanın liderliğine veda etmesi gerekecek. ABD buna henüz hazır değil. ABD benzer bir durumu Ukrayna konusunda da yaşıyor. Ukrayna ile dayanışma mesajları vermesine rağmen olası bir Rus saldırısına karışı bu ülkeyi savunması alî çıkarlarına uygun düşmeyebilir. Ancak, geri adım atması halinde sadece Ukrayna’yı kaybetmeyeceği de çok açık. Bu yüzden ikilem yaşıyor. Çin ve Rus strateji uzmanları bu gerçekleri her halde bizden daha iyi görüyorlardır.

ÖNÜMÜZDEKİ ON YIL KRİTİK ÖNEMDE

Tarihin hiç durmayan çarkları bu dönemde biraz daha hızlı dönmeye başladı. Önümüzdeki on yıl dünya için kritik önemde olacak. Çin hem askeri alanda, hem teknolojide, hem de ekonomide kendine iddialı hedefler belirledi. 2030 yılında ABD’yi nominal değerler bakımından geçerek (şu anda satın alma gücü bakımından geçmiş durumda) dünyanın en büyük ekonomisi haline gelecek. Geçen yılın sonunda ülkede mutlak yoksulluğun sona erdiğini ilan eden Çin, önümüzdeki beş gibi kısa süre içinde refah toplumu haline gelmeyi, sıradan sanayi ürünleri yerine gelişmiş teknoloji ürünleri üretip ihraç etmeyi, 2035 yılında ise dünyanın önde gelen teknoloji ülkesi olmayı planlıyor. Çin askeri alanda da hızla güçleniyor. Xi Jinping’in açıkladığı hedeflere göre 21’nci yüzyılın ilk yarısı bitmeden Çin’in ABD’ye rakip bir dünya gücü haline gelmesi bekleniyor.

Çin son birkaç yılda dış ticaret, uluslararası finans ve alt yapı yatırımlarında önemli mesafeler aldı. 4-8 trilyon dolar bütçesi olacağı ileri sürülen “Kuşak ve Yol Girişimi” BRI çerçevesinde çok sayıda projeyi şimdiden hayata geçirmeye başladı. Çin’in BRI projelerini siyasi nüfuz elde etmek amacıyla kullandığı, bunları söz verilen zamanda bitiremediği, kalitenin uluslararası standartların altında olduğu gibi eleştiriler yöneltilse de, bu girişimler bir çok ülkede umut ve heyecan yaratıyor. Örneğin Çin’in Sincan Özerk Bölgesindeki Kaşgar ile Pakistan’ın Hint Okyanusu kıysındaki Gwadar limanını birbirine bağlayacak olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan hükümeti için ekonominin güçlendirilmesi ve ülke altyapısının modernleştirilmesi bakımından yaşamsal önemde.

Çin, dolar sisteminin dışında kendisinin merkezinde olduğu alternatif bir mali sistemin temellerini de atmış bulunuyor. BRI ile beraber son yıllarda hayata geçirdiği Asya Altyapı ve Kalkınma Bankası (AIIB) ve Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) serbest ticaret anlaşmasıyla, Washington’un denetim ve manüplasyonunu olanaksız kılacak bir ekonomik ilişkiler manzumesi yarattı. Bu kurumlar, işlemlerini mal değişimi veya yerel para birimleri ve Çin Yuan’ı üzerinden gerçekleştiriyorlar. Çin’in son olarak İran’la imzaladığı 400 milyar dolar tutarındaki kapsamlı iş birliği projelerinde de aynı usuller geçerli olacak.

ABD CEPHESİNDE MANZARA

Çin hızla güçlenir ve uluslararası nüfuzunu artırırken, ABD ve Batı, Çin’den kaynaklanan meydan okumalara karşı uyum ve eşgüdümden yoksun bir manzara içinde görünüyor. AB, özellikle Merkel’in dönem başkanlığında Çin’le ekonomik çıkarları ön planda tutan, Çin’in sunduğu ekonomik pastadan pay kapmaya çalışan bir yaklaşım içindeydi. AB, Almanya’nın dönem başkanlığında Çin’le yatırım anlaşmasını bu anlayışla Biden göreve gelmeden yangından mal kaçırırcasına imzaladı. Biden iktidara geldiğinden beri liberal dünyayı Çin’e karşı birleştirmeye çalışıyor. Ama bu o kadar kolay olmayacak.

ABD’nin liberal dünyanın liderliğini gölgeleyen bir kaç handikapı var. Öncelikle ABD’nin kendi içinde içinde çok derin siyasi, sosyal ve ekonomik sorunları bulunuyor. 6 Ocak Kongre baskınının su yüzüne çıkardığı Amerikan toplumunun hastalıkları iyileştirilmeden ABD’nin liberal demokratik değerlerin ne ölçüde bayraktarlığını yapabileceği kuşkulu. Biden yönetiminin mevcut yaraları iyileştirmek için bulduğu çözüm yolları sosyal harcamaları artırmak, yerli mallar (buy American) tüketimini teşvik etmek, çevre dostu teknolojilerin desteklenmesi, zenginden daha fazla almaya dayanan yeni vergi düzenlemeleri, alt yapının yenilenmesi, sağlık ve eğitim kurumlarının güçlendirilmesi gibi uzun vadede sonuç verecek tedbirler. Biden Covid salgınına karşı 1,9 milyar dolarlık bir sosyal yardım paketini Kongreden geçirmeyi başardı. Bundan sonra 2,3 milyar dolarlık eğitim, sağlık, altyapı, küçük işletmelere yardım paketi ve vergi düzenlemeleri var. ABD’nin Biden yönetimi altında daha demokratik, daha sosyal bir devlet olacağı şüphesiz ama bunun Çin’le rekabete kısa vadede deva olması mümkün değil.

ABD açısından Çin’den gelen meydan okumalar ancak ileri teknoloji yatırımlarının teşvik edilmesi, askeri kurumların ve harcamaların artan Çin tehlikesine göre yeniden yapılandırılması, otokratik ülkelere karşı demokrasi cephesinin canlandırılması ve uluslararası ekonomik iş birliği projelerine daha fazla katkı yapılmasıyla göğüslenebilir. ABD’nin elinde, Çin’in bilgi teknolojileri, yapay zeka, kuantum bilişimi, çevre teknolojileri gibi alanlardaki hamlelerine gereken yanıtı verebilecek teknolojik birikimi ve insan kaynağı fazlasıyla mevcut. Mesele serbest pazar ekonomisi içinde bunların eşgüdümü. ABD firmalarının 5G teknolojisine yatırım yapmadıkları, Çin’in bu sayede boşluğu doldurduğu düşünülürse bunun pek de kolay olmayan bir mesele olduğu kolayca anlaşılır.

Aynı şekilde askeri alanda ABD’nin gereken dönüşümü yapıp yapamayacağı da tartışma konusu. Obama zamanından beri ABD’nin Avrupa ve Orta-Doğu’daki angajmanını azaltıp dikkatini Çin tehditinin arttığı Asya-Pasifik bölgesine yoğunlaştırması konuşuluyor. Ama bu hedef bir türlü tutturulamıyor.

Biden’ın sözünü ettiği demokratik ülkeler cephesinin güçlendirilmesi de, kulağa hoş gelse de pek kolay olmayacak. AB’nin içinde, ABD’nin Çin’le kavgasına taraf olma konusunda isteksizlik var. AB’den aykırı sesler yükseliyor. Biden’ın seçim öncesi açıkladığı “Demokratik Ülkeler Zirvesi” de hayli tartışma çıkaracağa benziyor. Çin ve Rusya bu konuda tepkilerini yüksek sesle dillendirmeye başladılar bile. Kendi içinde demokratik sorunları bulunan ABD’nin dünyaya demokrasi dersi vermeye ne ölçüde yetkin olduğu haklı olarak tartışılıyor. Bütün bunlara rağmen dünyadaki otokratik eğilimlere set çekmek için bir liderliğe de gereksinim olduğu açık. Sincan’daki insan hakları ihlalleri Biden yönetimi işbaşına geldikten sonra yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Herkese demokrasi dersi veren AB’nin motor gücü Almanya ve Fransa, Biden yönetime gelene kadar bu konuda etkili bir performans sergilemediler. Eylül’de gerçekleştirilecek Almanya seçimlerinde yeni aktörler sahaya inecek. Biden paradoksal olarak, Yeşillerin Şansölye adayı Annalena Baerbok’un iktidara gelmesi halinde aradığı Avrupalı müttefiki bulabilir. Asya-Pasifik bölgesinde ise Avrupa’ya nazaran daha yakın iş birliği yapacak ülkeler mevcut. “Dörtlü Güvenlik Diyalogu” Quad grubunu oluşturan Japonya, Avustralya ve Hindistan, Çin tehdidini doğrudan yaşadıkları için ABD ile daha uyumlu hareket ediyorlar..

ÇİN-RUSYA YAKINLAŞMASI 

ABD karşısında yakın zamana kadar yalnız hareket eden Çin, Rusya ile yakınlaşmaya başladı. Geçmişin bu iki düşman kardeşi silah sanayi, enerji, alt yapı gibi alanlarda birbirlerini tamamlıyorlar. İki ülke, aralarına İran’ı da alarak Hint Okyanusu’nda Quad grubuna nazire, ortak tatbikat yapıyorlar. Ancak biraz daha yakından bakıldığında resmin o kadar da berrak olmadığı görülüyor. Geçmişte yaşanan Sovyetler Birliği-Çin Halk Cumhuriyeti kavgası sadece ideolojik boyuta indirgenecek bir kavga değildi. İki ülke arasındaki çatışma esas olarak Asya üzerinde bir hegemonya mücadelesiydi. Çin o dönemde Rusya’nın üstünlüğünü kabul etmiyordu. Derinden devam eden bu çatışmada roller şimdi değişmiş durumda. Çin şu anda Asya’nın başat gücü haline geldi. Rusya’nın Çin’in üstünlüğüne ne kadar tahammül edeceği merak konusu. Özellikle Çin’in Rusya’nın silah teknolojisine ihtiyaç duymaması halinde, iki ülke ilişkilerinin nereye doğru evrileceği bilinemez.

BUGÜNKÜ GÜÇLER DENGESİ GEÇMİŞTEKİNDEN FARKLI, MORAL ÜSTÜNLÜK BATIDA

Muhtemel yeni soğuk savaşın karşıt kampları arasındaki çizgiler, geçen yüzyıldaki gibi çok berrak değilken, güçler dengesinde de önemli farklar var. Yirminci yüzyıldaki soğuk savaşta ABD tartışmasız üstün güçtü. ABD o dönemde dünya GSMH’nın yüzde kırkına sahipken, Sovyetler Birliği’nin ekonomik gücü en iyi zamanında ABD’nin ancak üçte birine tekabül ediyordu. ABD soğuk savaşı ekonomik gücüyle ve yeni teknolojiler yaratma kabiliyetiyle kazandı. Bugün ABD’nin GSMH’sı yaklaşık olarak dünya GSMH’nın yüzde yirmisi civarında seyrediyor ve giderek geriliyor. Çin’in GSMH’sı ise ABD’ye yaklaştı ve yakında onu geçecek. Teknoloji savaşında Çin’in ne yapacağı henüz belli değil ama bugünden hesaba katılması gerektiği söylenebilir. Çin’in yeni teknolojileri yaratma kabiliyeti, demokratik değerleri kucaklamasına ve insan hakları ve hukuk devleti olma siciline bağlı olacak. Her şeye rağmen dünyada moral ve kültürel üstünlük hâlâ batıda. Batı kavramının içinde Güney Kore, Japonya, Tayvan ve Singapur gibi batı uygarlığıyla coğrafi ve tarihi bağıları bulunmayan ama batılı değerleri sindirmiş ülkeleri de katmak gerekiyor. Başta Çin olmak üzere otoriter dünya, insanlığın ortak mirası olan evrensel değerleri kucaklamadığı sürece batının moral üstünlüğü devam edecek.

YENİ BİR DÜNYA DOĞUYOR

Hızla gelişen teknolojiler sayesinde yeni bir dünya doğuyor. ABD’nin üstünlüğünden dolayı İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlığın ortak iletişim dili (Lingua Franca) haline gelen İngilizce’nin ve ortak ekonomik değişim aracı haline gelen Dolar’ın hakimiyetinin çok fazla devam etmesini beklememek gerekir. Bilgisayarlarımızda bulunan çeviri programlarının ve kripto paraların gündelik hayattaki kullanımının yaygınlaşmasıyla, İngilizce’ye ve Dolar’a insanlığın ihtiyacı ortadan kalkacak. Dolar ve İngilizce, İngiliz Sterlini ve Fransızca’nın yanına gönderilecek. Mesele yeni teknolojilerin ve bilginin demokratik, hukuka saygılı ellerde bulunması.

ABD’nin Çin’e karşı uzun soluklu bir soğuk savaşı sürdürmesi, hele günün sonunda bu savaştan galip çıkması mümkün değil. ABD bundan sonra ancak çok merkezli dünyanın eşitler arasındaki birinci ülkesi olabilir. Soğuk savaş her iki taraf için de sıfır toplamlı bir denklemden başka sonuç getirmez. İklim sorunları, pandemi, ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, demografik sorunlar gibi umman meselelerle karşı karşıya olan dünyamızda soğuk savaşa değil, iş birliği ve diyaloga ihtiyaç var. Umalım BM Genel Sekreteri Guterres ve dünyanın ilerici güçleri mücadelelerinden başarılı çıkarlar.

Türkiye yeni teknolojilerin ve yeni güç merkezlerinin şekillendireceği yeni dünyada yerini almalı. Bugünkü despotik yönetimden çıktıktan sonra eski fabrika ayarlarına dönme talebi haklı ve gerçekçi değil. Türkiye için yegane çıkış yolu, çağdaş demokrasiyi kucaklamak ve ideolojik saplantıları bir kenara bırakarak yeni bir reformasyon sürecini başlatmak. Bakalım bu hangi baharda gerçekleşecek.

 *Emekli Büyükelçi

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.