SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
Çevre politikalarının Avrupa’daki enerji krizine etkisi
B’nin 2050 yılında net karbon sıfır bir bölge olmayı kabul etmesinin enerji sistemleri açısından ciddi bir yük yaratması söz konusu.
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Sanayileşme, 18’inci yüzyılın sonlarından itibaren İngiltere’den başlayarak dalgalar halinde yavaş yavaş önce Batı Avrupa’ya, sonrasında da Avrupa’nın geri kalanı ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Japonya ve Avustralya’ya yayıldı. Sanayileşmede öncü olan devletler aynı zamanda da maddi olanaklarını hızla artırarak günümüzün zengin ülkeleri oldular. Öte yandan, sanayileşmenin ilk dönemlerindeki çevresel sorunları da en yoğun biçimde yaşadılar. Dolayısıyla bugün bu ülkelerin önemli bir kısmı, kendilerini sanayileşmenin çevresel sorunlarından korumak üzere bir bilince sahipler ve bu yönde çaba sarf ediyorlar.
Zenginleşmiş ülkeler arasında bu bağlamdaki öncülüğü de Avrupa Birliği (AB) üstleniyor. Nitekim, belirli bir ekonomik seviyeye ulaştıktan sonra daha kirli olduğunu düşündüğü teknolojileri diğer ülkelere taşıyan AB, bu ülkelerden ise sadece son ürünleri satın alarak “temiz” kalabilme üzerine bir politika yürütme çabasındaydı.
Ancak iklim değişikliği ile birlikte bu plan biraz sekteye uğradı çünkü iklim krizi yerel bir sorun değil. Siz çimento üretimini fazla karbondioksit salınımına neden olduğu için diğer ülkelere kaydırabilirsiniz ama onların salacağı karbondioksit aynı atmosfere eklenip sizi de benzer şekilde etkilemeye devam edecek. Bu nedenle 1990’ların sonuna doğru, özellikle Avrupalı bilim insanları ve çevre aktivistleri arasında sadece Avrupa’yı değil tüm yeryüzünü korumaya yönelik bir bakış açısı gelişmeye başladı. Bunun en önemli örneği olarak Stockholm Resilience Center öncülüğünde yapılan Gezegenin Sınırları (2009) çalışmasını verebiliriz. Bu çalışma insanlığın şu andaki yaşam tarzı ile doğaya ne derece zarar verdiğini ve hangi noktalarda bu zararın doğanın kendisini tamir etme yetisini aştığını gösterdi. Daha sonra hazırlanan Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, Paris Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı bu düşünceyi merkezine oturttu. Bu bağlamda en önemli konu iklim değişikliği olsa da diğer tüm çevre problemleri de değerlendirmeye alınmış oldu.
Yeryüzünün insanlığı kaldırma kapasitesini aşıyoruz
AB’de çevre politikaları her ne kadar bu eksende gelişse de iki önemli sorun daha ortaya çıktı. Bunlardan ilki nüfus artışı. İnsan nüfusunun bu sene içinde 8 milyarı aşması bekleniyor. İkinci sorun ise artan nüfusun gelişmişlik seviyesinin ve dolayısıyla da ihtiyaçlarının artmasıdır. Bu iki faktörü çarptığımızda ise yeryüzünün insanlığı kaldırma kapasitesini yavaş yavaş aşmaya başladığımızı görmek mümkün.
Bugün içinse karşımızda birkaç önemli sorun duruyor. Bunların ilki enerji fiyatlarındaki artış, diğeri gıda fiyatlarındaki yükselme, üçüncüsü ise neredeyse tüm ülkelerde görülen yüksek enflasyon ve son olarak da ciddi bir hammadde tedarik sorunudur. Bu problemlerin tümünü Covid-19 salgını ve Rusya-Ukrayna krizi bağlamında açıklamaya çabalasak da eldeki veriler bu sorunların tamamının salgın baş göstermeden önce kendisini belli ettiğini gösteriyor. Bu sorunların ardında yatan ana sebep de bizim hem çevresel kirlilik hem de kaynak kullanımı açısından gezegenin sınırlarını aşmakta ve belki de bazı alanlarda aşmış olmamızdır.
Basit bir örnekle açıklarsak, geçmişte ülkemizdeki elektrik enerjisi kullanımı kış aylarında yoğunlaşıp yaz aylarında azalırdı. Ancak son senelerde elektrik enerjisi kullanımının en yoğun olduğu dönem yaz aylarının sıcak günlerine denk geliyor. Bunun ardındaki temel sebep, artan nüfusla birlikte insanların serinlemek için daha fazla klima kullanabilecek refah seviyesine ulaşabilmeleri. Dolayısıyla dünya genelinde artan refah seviyesiyle birlikte enerji tüketiminin de arttığı söylenebilir. Buna karşın enerji kaynakları artan talebi kolayca karşılayabilecek hızda artmıyor.
Avrupa Birliği’nde çevreci hareket yükseliyor
AB’ye döndüğümüz zaman son senelerde politikaları yönlendirmekte söz sahibi olmaya başlayan yeşil/çevreci hareketleri görüyoruz. Bu grubu kabaca ikiye ayırmakta fayda olabilir. İlk kesimde olgun ve Soğuk Savaş döneminde nükleer silahların gölgesinde yetişmiş bireyler bulunuyor. Bu grup için tüm çevre problemleri önemli, ama nükleer enerji ile ilgili problemler daha önemli. İkinci kesimi ise popüler tabirle Y ve Z kuşağı diyeceğimiz, 1980 sonrası doğumlular oluşturuyor. Bu grup için nükleer tehdit, büyüklerinden öğrendikleri, ama iklim krizi de dahil olmak üzere diğer çevre sorunları ise günlük yaşam içerisinde karşılaştıkları problemlerdir. Bu iki grup birlikte hem nükleer enerjiye hem de iklim krizine karşı savaşıyor.
Avrupa Yeşil Mutabakatı bu resmin hakim olduğu bir düşünce ile ortaya çıktı. Öncelikle iklim ve çevre problemlerinin çözüme kavuşturulması çok önemlidir. Ancak bunun sadece Avrupa içinde gerçekleştirilmesi yeterli olmayacaktır, çünkü bir yandan iklim krizi sadece Avrupa ile çözülecek bir problem değildir, diğer yandan ise eğer bu konularda sadece AB elini taşın altına koyacak olsa ekonomik gelişme bağlamında diğer ülkelerin ve özellikle Çin’in gerisinde kalacaktır.
AB’nin Yeşil Mutabakat ile yapmaya çalıştığı kendi üreticisine çevre ve iklimi koruma bağlamında kurallar koymanın ötesinde bu kurallara tabi olmak istemeyen üreticilerin ekonomisi gelişen ülkelere kaçarak üretim yapmalarını ve ürünleri AB’ye ihraç etmelerini engelliyor. Uzun vadedeki hedef Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı aslında bir Dünya Yeşil Mutabakatı haline getirecek sistemi kurabilmek. Bu düşünceye ABD ve Çin de katılıyor ancak AB içindeki muhalifler de dahil çoğu grup Birliğin bu bağlamda “çok hızlı gittiğini” düşünüyor.
Enerji alternatiflerinin Avrupa’ya getirdiği yük
“Çok hızlı gitmek” ile kastedilen enerji ve üretim sistemlerinde gerekli geçişlerin yapılmadan harekete geçilmesidir. Yani AB, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını hala kömür, doğal gaz ve nükleer enerjiden karşılarken böyle bir adım atmanın erken olduğu düşünülüyor. Ayrıca, özellikle Almanya’da (ve Japonya’da) Fukuşima kazası sonrasında nükleer santraller hızla kapatılıyor. Kapatılan bu nükleer santrallerden sağlanan enerjinin yeri ise yenilenebilir kaynaklarla değil de kömür ile sağlanmaya çalışılıyor. Bu da çevreci gruplar arasında yüzeyde fazla konuşulmasa da “Nükleer mi? İklim mi?” şeklinde bir kafa karışıklığına yol açıyor.
Son olarak, AB’nin 2050 yılında net karbon sıfır bir bölge olmayı kabul etmesinin enerji sistemleri açısından ciddi bir yük yaratması söz konusu. Dolayısıyla, bir yanda kaynak kısıtlılığı, diğer yanda da iklim krizi Birliğin verdiği sözleri tutmasını oldukça zorlaştırdı. Avrupa’daki üreticilerin ve Avrupa dışındaki zengin ülkelerin AB’nin Yeşil Mutabakat konusunda vitesi küçültmesi gerektiğini söyledikleri bir ortamda salgın ve Rusya-Ukrayna krizi patlak verdi.
Avrupa Parlamentosu, Yeşil Mutabakat’ın temelinde yer alan konulardan biri olan enerji taksonomisinde nükleer enerji ve doğal gazı çevreci enerji türleri olarak kabul ederek bu konuda Avrupa’da yaşanan önemli davranış değişikliğini ortaya koydu. AB içerisindeki teknokratlar ve politikacılar arasında bu bağlamda yaşanan tartışmada Rusya-Ukrayna krizi bir araç olarak kullanılıyor. AB, Rusya’dan alacağı doğal gaz tehlikeye girmiş olmasına rağmen taksonomide doğal gazı yeşil kabul ederek bir noktada 2050 net sıfır karbon hedefine ulaşılmasının zorluğunu şimdiden kabul etmiş durumda. Rusya’dan gelen doğal gazın kesilmesini yenilenebilir enerjideki artışla değil ABD’den satın alacakları kaya gazı ile telafi etmeyi planladıklarından hem salgın hem de savaş krizleri iç politikada atılacak adımlar açısından güzel bir bahane oluşturuyor. Ne yazık ki gerek Avrupa’da gerekse de diğer ülkelerde görülen enerji krizinin ana nedeni salgın ya da Rusya-Ukrayna çatışması değil yeryüzünün yavaş yavaş girmekte olduğu kaynak krizi ve yaşadığı çevresel sorunlardır.
Prof. Dr. Levent Kurnaz – Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Politikaları Merkezi müdürü ve iklim bilimcidir ( AA )
İlginizi Çekebilir
GÜNCEL
Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi
Yayınlanma:
1 ay önce|
25/08/2026Yazan:
BankaVitrini
2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.
Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.
Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?
Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.
1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.
Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.
Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.
Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.
Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu
Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.
Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.
Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.
Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.
Üç büyük vaat yerine getirilmedi
Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.
Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.
Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.
Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.
Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.
Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.
Acemoğlu daha derine bakıyor.
Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?
Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.
Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.
Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.
Teknoloji tarafsız değil
Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.
Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.
Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.
Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.
Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.
Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?
İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.
Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.
Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.
Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.
Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”
Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.
Peki bu kavram ne anlama geliyor?
Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor. Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.
Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.
Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları
Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:
Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.
Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.
Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.
Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.
Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.
Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Roosevelt modeli neden önemli?
Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.
1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.
Demokrasi sandıktan ibaret değil
Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.
Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.
Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.
Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.
Türkiye açısından neden önemli?
Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:
Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?
Orta sınıf neden zayıflıyor?
Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?
Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?
Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?
Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?
Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?
Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.
Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil
Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.
Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.
Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”
Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.
Yapay zekâ çağının büyük sorusu
Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.
Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?
Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.
Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf
Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.
Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?
Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.
Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.
Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.
Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.
Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?
Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.
Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.
Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi
BANKA HABERLERİ
DenizBank’tan karbon yoğun sektörlere dönüşüm finansmanı
DenizBank, sürdürülebilir finansman kapsamını genişletmek ve emisyon yoğun sektörlerin dönüşümünü desteklemek üzere, ana hissedarı Emirates NBD ile birlikte Geçiş Finansmanı Çerçevesi’ni yayımladı.
Yayınlanma:
2 ay önce|
19/08/2026Yazan:
BankaVitriniTürkiye’de ilk kez ayrı bir kılavuz doküman olarak yayımlanan Geçiş Finansmanı Çerçevesi; yüksek emisyonlu sektörlerin karbonsuzlaşmasına katkı sağlayan faaliyetlerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve sınıflandırılması için sistematik bir metodoloji ortaya koyuyor.
DenizBank Genel Müdürü Recep Baştuğ, konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “Düşük karbonlu ekonomiye geçiş, bugün yalnızca iklim hedefi değil; ülkelerin büyüme modelleri ve rekabet gücü üzerinde belirleyici bir unsur. Ülkemizde de özellikle AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın mali yükümlülüklerinin başlamasıyla, ihracatçı sektörlerimiz açısından dönüşüm ihtiyacı daha kritik hale geldi. Bu noktadaki rolümüz ve amacımız, uzun soluklu bir finansman ortağı olarak dönüşüm sürecindeki şirketlerin yanında yer almak. Ana hissedarımız ile birlikte hayata geçirdiğimiz Geçiş Finansmanı Çerçevemizle, özellikle yeşil dönüşümü zor sektörlerdeki şirketlerin kendi somut dönüşüm hedeflerini finanse etmesine imkan tanıyan bir yaklaşım sunuyoruz. Önümüzdeki dönemde de düşük karbonlu ekonomiye adil ve kapsayıcı geçiş için reel sektörün uzun vadeli finansman ihtiyaçlarına çözüm üretmeyi sürdüreceğiz.”
Geçiş Finansmanı Çerçevesi Hakkında
Geçiş Finansmanı Çerçevesi, üretim, demir-çelik, çimento, madencilik, gayrimenkul, ulaştırma ve tarım başta olmak üzere karbon yoğun ve emisyon azaltımı zor sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin, Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu geçiş yolları doğrultusunda karbonsuzlaşmasını desteklemeyi amaçlıyor.
ICMA İklim Geçiş Finansmanı El Kitabı ve İklim Geçiş Tahvili Kılavuzu ile Kredi Piyasası Birliği (LMA), Asya Pasifik Kredi Piyasası Birliği (APLMA) ve Kredi Sendikasyonları ve Alım Satım Birliği (LSTA) tarafından yayımlanan uluslararası rehberler dikkate alınarak hazırlanan Çerçeve’nin uluslararası standartlarla uyumu, bağımsız dış değerlendirici DNV tarafından sağlanan İkinci Taraf Görüşü ile destekleniyor.
GÜNCEL
TPI Composites: Rüzgar enerjisinde bir devin çöküşü mü?
TPI Composites’in fabrikalarını satması ne anlama geliyor?
Yayınlanma:
3 ay önce|
05/07/2026Yazan:
BankaVitrini
Rüzgar enerjisinde dev dönüşüm: Lider üretici sahneden çekilirken sektör yeniden şekilleniyor
Bankavitrini.com | Haber Analiz
Yaklaşık otuz yıldır dünyanın en büyük bağımsız rüzgar türbini kanadı üreticilerinden biri olan TPI Composites, yaşadığı finansal sıkıntıların ardından yeniden yapılanma süreci kapsamında üretim tesislerini ve çeşitli varlıklarını satma kararı aldı. Şirketin üretim ağını elden çıkarması ilk bakışta “rüzgar enerjisinde kriz” algısı oluştursa da sektör uzmanlarına göre yaşanan gelişme temiz enerji yatırımlarının durduğu anlamına gelmiyor. Aksine sektör yeni bir konsolidasyon dönemine giriyor.
Bir dönem sektörün tartışmasız lideriydi
1990’lı yılların sonunda kurulan ABD merkezli TPI Composites, dünyanın en büyük bağımsız kompozit rüzgar türbini kanadı üreticisi olarak tanındı.
Şirket;
- GE Vernova
- Vestas
- Siemens Gamesa
- Nordex
- Enercon
gibi dünyanın en büyük türbin üreticilerine kanat tedarik etti.
Türkiye, Meksika, Çin, Hindistan ve ABD’deki tesislerinde bugüne kadar yaklaşık 100 binin üzerinde rüzgar türbini kanadı üretildi. Şirket özellikle dış kaynak (outsourcing) modeli sayesinde üretici firmaların kendi fabrika yatırımlarını azaltmalarını sağlayan önemli bir çözüm ortağı haline gelmişti.
Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?
Sorunun temelinde tek bir neden bulunmuyor.
1. Karlılık eridi
Pandemi sonrasında;
- reçine fiyatları
- karbon fiber
- cam elyaf
- epoksi
- lojistik
- enerji
- işçilik
gibi temel maliyetler hızla yükseldi.
Buna karşılık TPI’nin birçok sözleşmesi uzun vadeli ve sabit fiyatlıydı. Dolayısıyla maliyet artışları müşterilere tam olarak yansıtılamadı. Şirketin cirosu yüksek kalmasına rağmen faaliyet kârı giderek eridi.
2. Türbin üreticileri de zorlandı
2022-2025 döneminde sadece TPI değil;
- Siemens Gamesa
- Vestas
- Nordex
- GE Vernova
gibi dev üreticiler de düşük kârlılık açıkladılar.
Sebepleri;
- yükselen faizler
- bozulan tedarik zinciri
- yüksek hammadde maliyetleri
- ertelenen projeler
- yatırımcıların finansman maliyetindeki artış
olarak sıralandı.
Yani problem yalnızca TPI’ye ait değildi.
3. Sermaye yapısı sürdürülemez hale geldi
Yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, yüksek borç yükü, artan finansman giderleri, ve nakit akışındaki bozulma sonunda şirket yeniden yapılanma sürecine girdi.
2025 yılında ABD’de Chapter 11 korumasına başvuran şirket, faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda varlık satış sürecini başlattı.
Fabrikalar neden satılıyor?
Bu satışların amacı faaliyetleri tamamen durdurmak değil.
Asıl hedef;
- borçları azaltmak
- nakit yaratmak
- üretimin devamını sağlamak
- müşterileri kaybetmemek
olarak özetleniyor.
Mahkeme gözetimindeki süreçte şirketin çeşitli üretim tesisleri ve operasyonları farklı yatırımcılar tarafından devralınırken, rüzgar kanadı üretiminin kesintiye uğramaması hedefleniyor. ECP Blade Holdings ile yapılan anlaşma ve bazı varlıkların stratejik alıcılara devri bu planın önemli parçaları arasında yer alıyor.
Bu satışlar sektör için ne ifade ediyor?
Oldukça önemli.
Çünkü ilk kez dünyanın en büyük bağımsız kanat üreticisi parçalanarak farklı yatırımcıların kontrolüne geçiyor.
Bu durum;
- küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenmesi
- üretimin bölgeselleşmesi
- OEM üreticilerinin daha fazla dikey entegrasyona yönelmesi
- yeni yatırımcıların sektöre girmesi
anlamına geliyor.
Temiz enerji yatırımları duruyor mu?
Hayır.
Tam tersine.
Uluslararası projeksiyonlara göre;
- elektrik talebi büyüyor,
- karbon emisyon hedefleri devam ediyor,
- veri merkezleri ve yapay zekâ kaynaklı enerji ihtiyacı artıyor,
- ülkeler enerji güvenliği için yenilenebilir yatırımlarını sürdürüyor.
Dolayısıyla sorun rüzgar enerjisinde değil, eski iş modeliyle çalışan üreticilerde görülüyor.
Asıl değişen iş modeli
Geçmişte; “Ne kadar çok üretim, o kadar çok kâr” anlayışı vardı.
Bugün ise;
- fiyatlama gücü
- verimlilik
- otomasyon
- robotik üretim
- dijital kalite kontrol
- düşük maliyetli üretim
çok daha belirleyici hale geldi. Artık yüksek hacim tek başına başarı getirmiyor.
Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Türkiye;
- cam elyaf
- kompozit
- çelik kule
- bağlantı ekipmanları
- mühendislik
alanlarında Avrupa’nın önemli üretim merkezlerinden biri.
TPI’nin geçmişte Türkiye’de yürüttüğü üretim faaliyetleri de ülkenin küresel rüzgar tedarik zincirindeki önemini göstermişti. Şirketin yeniden yapılanması sonrasında oluşacak yeni üretim dengesi, Türkiye’deki tedarikçiler ve yan sanayi için hem yeni iş birlikleri hem de yeni rekabet koşulları yaratabilir.
Bundan sonra ne bekleniyor?
Uzmanlara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde;
- daha az sayıda ancak daha güçlü üretici,
- daha yüksek otomasyon,
- daha büyük türbin kanatları,
- bölgesel üretim merkezleri,
- OEM üreticileri ile daha yakın entegrasyon
öne çıkacak.
Sektör küçülmüyor. Sadece yeniden organize oluyor.
Sonuç
TPI Composites’in üretim tesislerini satması, rüzgar enerjisinin geleceğinin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine bu gelişme, yüksek faiz, artan maliyetler ve finansman baskısı altında eski üretim modellerinin sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Temiz enerji yatırımları küresel ölçekte devam ederken, kazananlar artık yalnızca üretim kapasitesi yüksek olanlar değil; sermaye yapısı güçlü, verimli ve teknolojik dönüşümü hızla gerçekleştirebilen şirketler olacak. TPI’nin yaşadığı süreç, yenilenebilir enerji sektörünün olgunlaşma dönemine girdiğinin ve rekabetin artık maliyet, verimlilik ve finansal dayanıklılık ekseninde şekillendiğinin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.640)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (601)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.984)
- GÜNCEL (4.619)
- GÜNDEM (3.582)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.744)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.495)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (838)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Şimşek: Yıllıklandırılmış ihracat 283,7 milyar dolara ulaştı 03/10/2026
- TİM/Gültepe: Eylül'de ihracat yüzde 15,4 arttı 03/10/2026
- "Lüks turizmde kişi başı harcama 950 euroyu aştı" 03/10/2026
- Gelecek hafta küresel piyasalar yoğun veri gündemine odaklandı 03/10/2026
- Ticaret Bakanı Bolat, Eylül ayı dış ticaret verilerini açıkladı 03/10/2026
- Fed yetkililerinin açıklamaları faiz artışı beklentisini düşürdü 03/10/2026
- 7 başlıkla geçen hafta 03/10/2026
- Fon krizinde tasfiye hızlanıyor, yatırımcıya ara ödeme geliyor 03/10/2026
- ABD ve Ukrayna, enerji ve kritik mineraller için yeni yatırımları onayladı 03/10/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi- 3 Ekim 2026 03/10/2026
SON YAZILAR
- Fonlarda Kaybolan Para Reel Sektöre Aksaydı Türkiye’de Ne Değişirdi? 03/10/2026
- BDDK’dan kredi kartı ve telefon kredilerine yeni ayar! 03/10/2026
- İHRACATÇIYA YÜZDE 3 KUR DESTEĞİNDE KURALLAR DEĞİŞTİ 02/10/2026
- Faiz ateşi dünyayı sararken, gözler ABD istihdam raporuna çevrildi 02/10/2026
- TCMB’den KOBİ kredilerinde gevşeme: Sınır yüzde 5’e çıktı 02/10/2026
- SPK: FON KRİZİNDE “FAHİŞ KAZANÇ” İÇİN İADE HESAPLARI AÇILDI 01/10/2026
- TERA, DESTEK VE HEDEF’TE TMSF DÖNEMİ! 01/10/2026
- Fon krizinde çözüm uzadıkça piyasalarda tansiyon artıyor 01/10/2026
- Akbank “Şehrin İyi Hali” projesinin 12. dönem başvurularını başlattı 24/09/2026
- Elektronik Parada Yaprak Dökümü 24/09/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
