EKONOMİ
FED / Powell: Şimdi ‘biraz acı’ veya sonra ‘çok daha büyük acı’
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
- Merkez bankacıların zirvesi olarak kabul edilen Jackson Hole toplantısı, Cuma günü küresel mali piyasalarda büyük çaplı bir ‘depreme’ neden oldu. Cuma günü mikrofon karşısına geçen FED Başkanı Powell, uzun bir süredir hiçbir FED Başkanı’nın cesaret edemediği bir üslup kullanarak “acı gerekli” diyerek erken bir faiz indirim sinyali bekleyen piyasaları âdeta ters köşeye yatırdı.
- Powell konuşmasının satır aralarında “tarih bizi prematüre bir politika gevşemesinin riskli olabileceği noktasında uyarıyor” diyerek 2023 başında faiz indirimleri başlayabilir şeklindeki görüşleri de geçersiz kıldı. Powell’ın yumuşak bir tonda konuşacağını umut edilirken, şahince bir ifade ile karşı karşıya kalınca piyasalar, haftanın son iş gününü büyük çaplı bir satış baskısı ile tamamladı.
- Powell’ın sert üslubu sonrasında, 21 Eylül olağan FED toplantısına yönelik 75 baz puan faiz artırım ihtimali bu sabah vadeli işlemlerde %72,5 ihtimalle fiyatlanırken, piyasalar iki hafta öncesine göre, FED’in faiz oranlarını, enflasyonun belini bükene kadar -ekonomi biraz zayıflama riski ile karşı karşıya kalsa da- yüksek tutacağına daha fazla ihtimal tanımaya başladı.
- Doların değer kazandığı ve geriye kalan ne var ne yoksa her şeyin satıldığı cuma gününde, doların piyasa kuru olan DXY bir kez daha 109,3 seviyesine yükselerek son 20 senenin zirvesini test etti. Mevcut seviyenin teknik anlamda da önem arz etiğinin altını çizelim. 109,3 seviyesinin üzerinde olası bir kapanışta, 121 seviyesine kadar büyük bir alan -altını çizerek teknik mânâda- kartlar arasında yer alıyor.
- Jackson Hole’da şahin bir görünüme bürünene Powell sonrası ABD borsaları geceyi %4’e varan düşüşle tamamlarken, hisse senetleri değerlerinden trilyonlarca dolar sildi. Risk-off modunun egemen olması ile dolar geniş çapta değer kazanırken, riskli varlık sınıfında giren kripto para piyasası da büyük çaplı bir satışa sahne oldu. Amiral gemi Bitcoin bir kez daha psikolojik 20 bin dolar seviyesinin altına gerilerken, Ethereum ise, geride bıraktığımız haftalarda ön plana çıkardığımız 1,695 dolar yatay seviyesinin üzerinde kalıcılık arz edemeyerek bu sabah 1,500 dolar seviyesinin altına çekildi.
- Ortak para birimi Euro ise, dolar karşısında 20 yıl yeni en düşüğü olan 0,9899 seviyesine kadar geriledi. Bir tarafta doların ezici gücü, diğer tarafta ise Ukrayna savaşı sonrası büyük bir sorun hâline gelen enerji problemi ile boğuşan Avrupa’da gösterge elektrik fiyatları adeta çıldırdı. Fransa’da 1 yıl ileri elektrik fiyatı ilk kez megavat saat başına 1,000 Euro’yu aşarak 1,125 eur seviyesine yükseldi (Almanya’da ise megavat saat başına 980 Euro’ya yükseldi). Yılbaşında kabaca 100 eur civarında olduğunun altını çizelim! Elektrik fiyatlarını, 330 eur seviyesine yükselen Avrupa’da doğalgaz fiyatları takip ediyor (hatırlatma olması bağlamında yılbaşında 60 eur civarında idi). Doğalgaz ve elektrik fiyatlarının gerek sanayi gerekse de hanehalkı tüketimi için ‘ani duruş’ riski taşıdığını not etmek gerekiyor.
- Özellikle, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın ana büyüme motoru olan Almanya’nın büyüme modelini Rus enerjisinden uzaklaştırmak zorunda kalacağı anlamına geliyor. Bu da, zayıf büyüme ve büyük ticaret açıkları anlamına gelirken, euro için de ileriye dönük olarak ilave ‘acı’ göründüğünü not edelim. Ukrayna savaşı öncesinde olumlu bir tonla yaklaştığımız Sterlin, benzer sorunlarla boğuşmaya devam ederken, henüz tepe yapmayan enflasyon, cari açık, bütçe açığı, siyasi risk, İngiltere Merkez Bankası’nın büyüyememe sorununa rağmen faiz artırmaya devam edeceği yönünde açıklaması ile bu sabah 1,16’lı seviyelere kadar gerileyerek pandemi döneminde test ettiği ve 35 yılın dibi olan 1,14 seviyesine (uzun bir süredir hedeflediğimiz) bir kademe daha yaklaşmış oldu.
- Talep tarafında, Avrupa’daki yüksek doğal gaz fiyatları, elektrik üreticilerini ve endüstriyel kullanıcıları dizel ve akaryakıta geçmeye teşvik ederken, ham petrol fiyatlarını daha da destekliyor. İran ile nükleer anlaşma ihtimali fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı kurarken, kış aylarına doğru kıtlığın daha da artacağı korkusu ise fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskı kuruyor. 102 dolar teknik seviyesini test eden Brent cinsi ham petrolde, yukarı yönlü isteğin korunması adına 102 dolar seviyesinin üzerinde temiz bir kapanışa ihtiyaç olduğunu görüyoruz. 102 dolar geçilmeden hamle yapmak riskli olabilir.
- Küresel risk iştahında yaşanan azalma ile dolar değer kazanırken, içeride ise TCMB’nin faiz indirimi âdeta tuz biber oldu. USDTRY kuru haftayı 18,19 seviyesine kadar yükselerek tamamlarken, mevcut içsel ve dışsal riskleri beraber okuduğumuzda, tablo yükselişin devamına işaret ediyor. Perşembe günü açıklanan haftalık verilere göre, TCMB’nin brüt döviz rezervleri 1,1 milyar dolar azalırken, toplam brüt döviz ve altın rezervleri 112,3 milyar dolar seviyesine geriledi. Öte yandan, son verilere göre, swap hariç net rezervlerin yeniden eksi 59 milyar dolar seviyesine açılması da kısa vadede etkili olan Rusya hikâyesinin kesintiye uğradığını teyit ediyor. Rezervlerin azalmaya yüz tutması, kamunun kuru belli bir seviyede tutma kabiliyetini de sekteye uğratabilir.
- Geride bıraktığımız hafta biraz mola hakkımızı kullanarak siz değerli okurlarımızdan kısa bir süreliğine de olsa uzak kaldık. Lâkin, PPK toplantısı ardından politika metninde dikkat çektiğimiz üzere, “son dönemde belirgin şekilde açılan politika-kredi faizi makasının parasal aktarımın etkinliğini azalttığı değerlendirilmektedir” ibaresi ardından açıklanan makroihtiyati tedbirler hafta boyunca Türk mali piyasalarında fiyatlama davranışı üzerinde belirgin bir şekilde etkili oldu.
- Açıklanan tedbirler ile bir kısım ticari kredi faizlerine üst sınır getirildi. Buna göre, yıl sonuna kadar kullandırılacak ticari kredilerde faiz oranının TCMB’nin referans faiz oranının 1,4 katını aşması hâlinde (%15,34 x 1,4) %21,48 krediyi açan banka ek zorunlu karşılık tutacak (kredinin %20’si kadar). Kredi faizi eğer TCMB referans faizinin 1,8 katını aşıyorsa (%27,61) zorunlu karşılık oranı kredinin %90’ı kadar olacak. Yani, bankaların verdiği ticari kredi faizinin %27,61’in üzerinde olması halinde bankalar %90 menkul kıymet tesis etmek zorunda kalacaklar.
- Açıklanan kararlar sadece faize üst sınır getirmiyor. Bir de TCMB’nin belirlediği türler (ihracat, yatırım, tarım ve KOBİ kredileri gibi) dışında kalan ticari krediler için hem tesis edilecek zorunlu karşılık oranı yükseltiliyor hem de bu karşılıkların menkul kıymet olarak tutulması isteniliyor. Hâliyle, bankaların kredi büyümesinde frene basma riskinin belirmesi, banka kârları için olumsuz bir gerçekleşme olurken, öte yandan, menkul kıymet tesis etme gereksinimi, bankaların menkul kıymet portföyünde değerlenmeye neden olarak bankacılık hisselerinde büyük çaplı bir yükselişe neden oldu.
- Şunu da not edelim ki, tahvil faizlerinin gerilemesi, beraberinde, Hazine’nin göreceli olarak ucuza borçlanmasının da önünü açıyor! Son dönemde Türk mali piyasalarında finansal baskılama (repression) piyasa mekanizması üzerinde etkili olduğunu görüyoruz. Enflasyonun %80 olduğu bir ekosistemde, 2 ve 10 yıllık tahvil faizleri menkul kıymet tesis etme zorunluluğu ile sert bir şekilde gerilerken, yaşananları ekonomik ve ticari gerekçelerle anlamlandırmakta büyük zorluk çekiyoruz.
- Aşağıdaki grafikten de görülebileceği üzere, TCMB’nin yeni uygulamaları sonrasında (menkul kıymet tesis etme zorunluluğu) TL cinsi tahvil faizlerinde sert düşüş yaşandı. 2 yıllık tahvilin bileşik faizi %13’lü rakamlara kadar düştü (10 yıllık tahvil %14,66). 10 yıllık TL tahvil faizi ile aynı vade işlem gören dolar cinsi Eurobond faizi arasında makas %4 seviyesine kadar yaklaştı. Her ne kadar TL tahvillerin işlem gördüğü seviye mevcut ekosistem ile uyumsuz olsa da (ekonomik temeller) bankaların alım zorunluluğu ile fiyatlama davranışı kendi içinde tutarlı bir hâl alabiliyor!
- Yukarıda da söz ettiğim üzere, tahvil faizlerinin sert bir şekilde gerilmesi, bankaların mevcut tahvil stokları üzerinden yazacakları kârlar, banka hisse performansını olumlu etkiledi. BİST Banka endeksi (XBANK) son 6 haftada %70’e yakın yükseliş kaydetti. Açıkça itiraf etmeliyim ki, bu denli bir yükselişi öngöremediğimiz gibi, mevcut makroekonomik tablo ve de küresel performans ile hâlen daha da bu eğilimi teyit etmekte zorluk çekiyoruz. Elle tutulur tek gelişme ise, Naci Ağbal’ın Merkez Bankası başkanı olarak atandığı Kasım 2020’den sonra, son 3 haftada hisse senedi piyasalarına yönelik artan yabancı girişlerinin dikkat çektiğinin altını çizebiliriz.
- Makro cephede bugün önemli bir veri göremedik. Lâkin, jeopolitik tarafta risklerin büyüdüğünü görüyoruz. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin Tayvan’a yaptığı ziyaretten bu yana, iki ABD Donanması savaş gemisi, Pazar günü Tayvan Boğazı’ndan geçmesinin ardından Çin savaş gemileri ve uçakları ile adayı çevrelediği ifade edildi. Yeni gün başlangıcında, Asya piyasaları, cuma gününden sarkan olumsuz havanın rüzgârı ve artan jeopolitik risklerin gölgesinde haftanın ilk iş gününü olumsuz bir şekilde tamamlıyor. Gösterge endeks Tokyo borsası %3’e yakın düşüşle günü tamamlamaya çalışırken, ABD borsalarının vadeli işlemlerinde de %1’i aşan oranda düşüşler görüyoruz.
- Altının ons fiyatı, doların değer kazanması sonrası iyimser görünümünü kaybederken, 1,695 dolar seviyesinden açtığımız uzun pozisyonlarımızı (zarar kes 1,670 dolar) korumaya devam ediyoruz. Gümüş cephesinde ise, uzun pozisyonlarımızı 18,80 dolar seviyesinden biraz daha artırarak zarar kes seviyemizi 18 dolar seviyesine çektik.
- Dünyada stagflasyonist riskler hızla tırmanırken, bu hafta dünya genelinde açıklanacak PMI verileri önem arz edecek. Cuma günü ABD’den gelecek istihdam raporunun ise büyük bir heyecanla takip edileceğini peşinen belirtelim. Türkiye cephesinde ise bugün tatil havası etkili olabilir. Lâkin, küresel risk iştahındaki bozulma nedeniyle satıcılı havanın ağır basmasını bekliyoruz. Veri takviminde dış ticareti verileri ile ekonomik güven endeksi takip edilebilir.
>Tahvil Faizleri Geriliyor
TCMB’nin yeni uygulamaları sonrasında (menkul kıymet tesis etme zorunluluğu) TL cinsi tahvil faizlerinde sert düşüş yaşandı. 2 yıllık tahvilin bileşik faizi %13’lü rakamlara kadar düştü (10 yıllık tahvil %14,66). 10 yıllık TL tahvil faizi ile aynı vade işlem gören dolar cinsi Eurobond faizi arasında makas %4 seviyesine kadar yaklaştı.
>Yabancılar Hisse Senedi piyasasına geri dönüyor
Naci Ağbal’ın Merkez Bankası başkanı olarak atandığı Kasım 2020’den sonra, son 3 haftada hisse senedi piyasalarına yönelik artan yabancı girişlerinin dikkat çektiğinin altını çizebiliriz. Son 3 haftada hisse senedi piyasasına giriş 725 milyon dolar.
>XU100 ($)
Dolar bazlı BIST100 endeksinde neredeyse 10 yıl aradan sonra teknik mânada yukarı yönlü önemli bir kırılım yaşandığını görüyoruz.
>Swap Hariç Net Rezervler
TCMB’nin brüt döviz rezervleri 1,1 milyar dolar azalırken, toplam brüt döviz ve altın rezervleri 112,3 milyar dolar seviyesine geriledi. Swap hariç net rezervlerin yeniden eksi 59 milyar dolar seviyesine açılması da kısa vadede etkili olan Rusya hikâyesinin kesintiye uğradığını teyit ediyor. Rezervlerin azalmaya yüz tutması, kamunun kuru belli bir seviyede tutma kabiliyetini de sekteye uğratabilir.
>Almanya ve Fransa Elektrik Fiyatları
Fransa’da 1 yıl ileri elektrik fiyatı ilk kez megavat saat başına 1,000 Euro’yu aşarak 1,125 eur seviyesine yükseldi (Almanya’da ise megavat saat başına 980 Euro’ya yükseldi). Yılbaşında kabaca 100 eur civarında olduğunun altını çizelim!
>EURUSD
Avrupa’da şirazesinden çıkan elektrik fiyatlarını, megavat saat başına 330 eur seviyesine yükselen doğalgaz fiyatları takip ediyor. Doğalgaz ve elektrik fiyatlarının gerek sanayi gerekse de hanehalkı tüketimi için ‘ani duruş’ riski taşıdığını not etmek gerekiyor. Zayıf büyüme ve büyük ticaret açıkları euro için aşağı yönlü risklerin arttığına işaret ediyor.
>GBPUSD
Tepe yapmayan enflasyon, cari açık, bütçe açığı, siyasi risk, İngiltere Merkez Bankası’nın büyüyememe sorununa rağmen faiz artırmaya devam edeceği yönünde açıklaması ile 1,16’lı seviyelere kadar gerileyen Sterlinde 35 yılın dibi olan 1,14 seviyesine (uzun bir süredir hedeflediğimiz) bir kademe daha yaklaştık.
>DXY
Doların değer kazandığı ve geriye kalan ne var ne yoksa her şeyin satıldığı cuma gününde, doların piyasa kuru olan DXY bir kez daha 109,3 seviyesine yükselerek son 20 senenin zirvesini test etti. 109,3 seviyesinin üzerinde olası bir kapanışta, 121 seviyesine kadar büyük bir alan -altını çizerek teknik mânâda- kartlar arasında yer alıyor.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Erdoğan'dan fon açıklaması: Ödeme işlemleri biraz daha hızlanacak 21/10/2026
- Rusya'dan ABD'ye dizel taşıyan ilk tanker yola çıkıyor 21/10/2026
- Mercedes CEO'sundan 'Made in Europe' uyarısı 21/10/2026
- Elektrik piyasasında yeni teminat kuralları getirildi 21/10/2026
- Sigorta sektörünün prim üretimi 9 ayda 1 trilyon lirayı aştı 21/10/2026
- Türkiye'nin en güvenilir markaları Global Marketing Summit'te açıklandı 21/10/2026
- Brezilya'nın kanatlı ihracatında virüs engeli 21/10/2026
- Çin Merkez Bankası'ndan sessiz faiz adımı 21/10/2026
- Deutsche Bank CEO'su Sewing: Yapay zekada balon görmüyorum 21/10/2026
- Eski Macaristan Merkez Bankası Başkanı gözaltına alındı 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu








