SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
ŞİŞECAM sürdürülebilir geleceğe hazırlanıyor!
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Şişecam’ın bugün 14 ülkedeki 43 tesisi ile küresel bir şirket olduğunu belirten Şişecam Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kırman, “Türkiye’de camın tarihinin başlangıç noktası olan Şişecam bugün küresel bir oyuncu olarak geleceğin camına yönelik stratejik çalışmalara odaklanıyor. Sürdürülebilirliği odağına alarak yeni teknolojiler geliştiriyor” dedi.
Birleşmiş Milletler (BM), camın teknolojik, bilimsel ve ekonomik önemini vurgulamak amacıyla 2022 yılını ‘Uluslararası Cam Yılı’ olarak ilan etti. Dünyada cam biliminin en saygın kuruluşu konumundaki ICG’nin etkin bir üyesi olan Şişecam, ‘2022 BM Uluslararası Cam Yılı’ hedefini destekledi ve bu konudaki destek çalışmalarını tüm paydaşları nezdinde küresel çapta yürüttü. BM’nin bu kararının cam sektörü ve Şişecam için önemini DÜNYA Gazetesi ve Şişecam ortaklığında gerçekleştirilen Camdan Sohbetler’in üçüncü bölümünde anlatan Şişecam Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kırman, Genel Koordinatörümüz Vahap Munyar’ın sorularını yanıtladı.
Camın, dünyada 5 bin yıllık tarihi olduğuna, cam sanayinin başlangıcı sayılabilecek ilk cam üretiminin M.Ö 1500’lü yıllarda Anadolu topraklarında yapılmasından bugüne camın girmediği hiçbir sektörün kalmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Kırman, “Günümüzde cam ve ürünlerine yüklenen fonksiyonlar ve kullanım alanları büyük bir ivme ile artıyor. Şu an dünyada bin 200 şirket, 2 binin üzerinde tesiste cam üretiyor. Sanat özellikli ve ikinci sanayi üretimleri hariç tutulduğunda yıllık yaklaşık 210 milyon tonluk üretim söz konusu. Karmaşık ve zorlu ihtiyaçlara etkin çözüm getirebilen camın kullanım alanları her geçen gün yeniden tanımlanıyor. Cam, hem sürdürülebilir olma özelliği hem de teknolojik kazanımlar ile stratejik önemini sürekli artırıyor” dedi.”
2022 yılının Birleşmiş Milletler tarafından ‘Uluslararası Cam Yılı’ olarak ilan edildiğini hatırlatan Kırman, “2022 Uluslararası Cam Yılı, camın gezegene zarar vermeden hayat kalitemizi artırmaya yönelik katkıları konusundaki farkındalığın uluslararası ölçekte artmasını sağlayacak. Şişecam da bu öneriye ülkemizin cam alanındaki öncü konumunun güçlenmesine ve ilerlemesine katkı sağlayacağı inancı ile destek verdi. Uluslararası Cam Yılı vesilesiyle sonsuz kere geri dönüştürülebilen, enerji tasarrufu sağlayan, en sağlıklı ambalaj malzemesi olma özelliğini taşıyan bu çok özel malzemenin daha yakından tanıtılması fırsatı doğacağına ve küresel odağın cam üzerinde artmasının sağlanacağına inanıyorum” diye konuştu.

“Camın dünyanın geleceğinde oynayacağı rol giderek artıyor”
Camın kültürel ve bilimsel gelişmelere yaptığı katkılara değinen Prof. Dr. Ahmet Kırman şunları söyledi: “Cam, fiber optik teknolojisi ile bugün bilgi temelli toplumun ana taşıyıcılarından birisidir. Teknolojik camlar, otomotiv sektörüne çok ciddi girdi sağlamaktadır. Mimari camlar, enerji tüketiminin azalmasını sağlarken cam paneller güneş enerjisi için, cam elyafı ise rüzgar tirbün kanatlarında kullanılmaktadır. Bioglass bileşenleri, bugün ilaçlarla birlikte insanların iyileşme süreçlerine katkı sağlıyor. Camın bu geniş fayda alanının uluslararası kamuoyu nezdinde hatırlanması için Uluslararası Cam Komisyonu (ICG)’nin “2022 Uluslararası Cam Yılı” başvurusunun BM tarafından da kabul edilmesi önemli bir fırsat. Şişecam da bu öneriye destek vermiştir. Bu vesileyle BM Daimi Temsilcimiz Sn. Feridun Sinirlioğlu’na ve destek talebimize yanıt veren, ülkemizin dünya cam sanayindeki yerinin daha da etkin hale getirilmesi için katkı sağlayan tüm paydaşlarımıza değerli katkıları için teşekkürlerimi sunmak isterim. Camın hem teknolojik gelişmelere katkısı hem de dünyanın geleceğinde oynadığı rol büyük bir hızla artıyor.”
Şişecam’ın şu anda 4 kıtada, 14 ülkede, 22 bin çalışan ile 43 tesisinde üretim yaptığını ifade eden Prof. Dr. Ahmet Kırman; düzcam, cam ev eşyası, cam ambalaj, kimyasallar, otomotiv camları, cam elyaf, maden, enerji ve geri dönüşümle bağlantılı 9 iş kolunda faaliyet gösterdiklerinin altını çizdi. Şişecam’ın camın tüm temel alanlarında faaliyet gösteren tek dünya şirketi olduğuna dikkat çeken Kırman Türk cam sektörüne yönelik şunları söyledi: “2020 yılı sonu itibariyle 3,5 milyon ton düzcam, 2,7 milyon ton ambalaj, 600 bin tona yakın cam ev eşyası üreten Şişecam’ın 43 üretim tesisinin 37’si cam alanında faaliyet gösteriyor. Cam sektörü olarak bakıldığında ise Türkiye’de 2000-2019 arasında 32 milyar TL’ye ulaşan üretim katma değeri yaratılmıştır. İhracat ise işlenmiş camlar hariç son 10 yılda 8 milyar dolara ulaşmıştır.”
Camın öneminin birçok alanda olduğu gibi tıp alanında da giderek arttığına vurgu yapan Prof. Dr. Ahmet Kırman, “Biz de bu alanda teknoloji geliştirme çalışmaları yürütüyoruz. Örneğin cam mikro kürecikler aracılığıyla ilaç sektörüne katkı sağlayacak sistemler üzerinde çalışıyoruz. Bu uygulama, ilacın etkisinin çok daha etkin ve stabil bir şekilde yayılabilmesi açısından önem taşıyor” dedi.
“Fırınları yeniliyor, atık gazdan elektrik üretiyoruz”
Şişecam’ın sürdürülebilir değer yaratma ve sürdürülebilirliğin küresel çapta etkin savunucusu olma stratejisi doğrultusunda hammaddeden nihai ürüne tüm değer zincirini kapsayan çok önemli geliştirme çalıştırmalarına imza attığını dile getiren Kırman, “Ar-Ge yetkinliklerimizden de aldığımız güçle, sürdürülebilirlik stratejimize doğrudan katkısı olan ürünlerimizle döngüsel ekonomi için çözümün bir parçası olmakla kalmıyoruz, matematiksel modellerden, yenilikçi malzemelerden faydalanarak; operasyonel mükemmelliğe odaklanarak fırın tasarımlarımızı da sürekli geliştiriyor, daha verimli, daha az enerjiye ihtiyaç duyan üretim modelleri üzerinde çalışıyoruz” dedi.
Prof. Dr. Ahmet Kırman, Şişecam’ın emisyon yükümlülükleri konusunda ciddi çalışmalar yaptığını ifade ederek, “Cam üretimi yoğun enerji kullanımı gerektiriyor. Biz de kendi enerjimizi daha düşük emisyonlar yaratarak sağlama konusunda önemli çalışmalar yürütüyoruz. Bunun için hem tesislerimizde çatı üstü GES yatırımlarımız oldu, hem de atıklarımızı değerlendirmeyi ve bunlardan da farklı şekilde enerji üretmeye yönelik önemli projeler hayata geçirdik. Atık gazlardan yararlanma ve buhardan elektrik üretme konularında ciddi çalışmalarımız var. Bununla ilgili gerek Türkiye’deki gerekse yurtdışındaki fabrikalarımızda çok büyük yatırımlar yaptık” şeklinde konuştu.
Türkiye’ye 4 milyar liralık iki yeni yatırım
Türkiye’ye düzcam alanında 4 milyar TL değerinde iki yeni fl oat yatırımı açıkladıklarını hatırlatan Prof. Dr. Ahmet Kırman, “Ülkemizde hızla yükselen iç cam talebini karşılama ve şirketimizin büyüme hedeflerini desteklerken tüm paydaşlarımız için de sürdürülebilir değer yaratma hedefimiz doğrultusunda, mimari camlar ve otomotiv camına yönelik iki yeni fl oat hattı yatırımı için daha düğmeye basıyoruz. Günlük 1200 tonluk mimari cam fl oat hattı yatırımımız şu an dünyada devam eden en büyük 5 düzcam yatırımından biri konumunda. Bu yatırım için sadece hat yatırımı yapmakla kalmayacağız. Aynı zamanda yeni bir tesis de kuracağız. Günlük 750 ton üretim kapasiteli ve 4.8 metrelik, standardın üzerinde net ene sahip otocam fl oat hattı yatırımımız ise özel tasarımı ve yüksek kapasitesi ile Şişecam’ın vizyonunun ve teknolojik yetkinliklerinin simgesi niteliğinde. Bu yatırımı Kırklareli’nde hayata geçireceğiz. Otomotiv camına yönelik fırın yatırımının tamamlanmasıyla mevcut durumda otomotiv cama yönelik üretim yapan Kırklareli TR1 Float hattının kapasitesini artırıp düz cam faaliyetine kaydıracağız” dedi.
Sürdürülebilirlik hedeflerimize katkı sunan 40 patentimiz var
Şişecam’ın sürdürülebilirliğe yönelik çalışmalarını hem üretim süreçlerinde hem de ürünlerine yönelik olarak sürdürdüğünü dile getiren Prof. Dr. Ahmet Kırman, “Avrupa’da binalarda bir yenilenme dalgası var ve sıfır enerjili bina standartları talep ediliyor. Enerji tasarrufu sağlayan kaplamalı cam çözümleri de bu dönemde daha da çok önem kazanıyor. Biliyorsunuz Şişecam’ın ısı kayıplarını yüzde 50 azaltan farklı ürünleri ve kaplama teknolojileri var. Çevresel etkilerin aktif bir çözüm ortağı olma anlayışımız doğrultusunda sürdürülebilirlik stratejimize doğrudan katkı veren patentli ürün sayımız 40’a ulaşmış bulunuyor. Bu sayı, toplam patentli ürün sayımızın yarısına eşdeğer. Yüzde 100 geri dönüştürülmüş cam kullanılarak ürettiğimiz cam ev eşyası koleksiyonumuz da bu ürünlerin son örneklerindendir” dedi.
Şişecam otocam alanında etkin şekilde büyüyor
Şişecam’ın ABD ve diğer pazarlarda otocam alanında çok etkin bir şekilde büyüdüğüne dikkat çeken Prof. Ahmet Kırman, “ABD’li firmaların Çinli üreticilerle yaşadığı tedarik sorunu, bizi ön plana çıkardı. Hem OEM hem de OYC alanında yoğun talep görüyoruz. Özellikle de ikinci el pazarda bizim camlarımıza ilgi çok büyük. En kaliteli ikinci el otocam ürününün Şişecam’a ait olduğu noktasına doğru gidiyoruz. ABD’ye 1,5 milyon adet oto camı ihraç etmeyi planlıyoruz” dedi. Cam tedarikinde Çin’den Türkiye’ye doğru bir kayma olduğunu dile getiren Kırman, “Bu fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Bunu kalıcı hale getirecek hamleleri hızlı bir şekilde hayata geçirmeliyiz. Hem cam alanında, hem de diğer sektörlerde de bunun gereğini yapmalıyız. Türk şirketler güvenilir, sürdürülebilir ve kaliteli bir tedarikçi olduğunu ispatladığı ölçüde büyük avantaj elde etmiş olacaktır” diye konuştu.
Şişecamlı kadınlar üretimin her alanında
Şişecam’ın CareforNext Stratejisi çerçevesinde çeşitlilik ve kapsayıcılığı öncelikli odak alanları arasında aldığını dile getiren Kırman, “Şişecam’da tüm çalışanlarımızın kendilerini değerli ve eşit hissetmelerine yönelik iş yeri kültürü oluşturmayı amaçlıyoruz. Pandemi döneminde global ölçekte düşen kadın çalışan oranı, bizde artmış ve yüzde 22’leri bulmuş durumda. Kadınlar verdiğimiz eğitimler ile üretimin her alanında çalışabilir hale geldiler. Örneğin Polatlı üretim tesisimizde cam çekme işlemini gerçekleştiren kadın çalışanımız var. Kadın çalışanlarımız artık lift’leri de kullanıyorlar, üretimin dahil olmak istedikleri her alanında da çalışabiliyorlar” dedi.
Ürün geliştirme çalışmalarımız aralıksız sürüyor
Şişecam’ın yaşama değer katan bir şirket olma misyonu doğrultusunda ürün geliştirme çalışmalarına aralıksız devam ettiğini dile getiren Prof. Dr. Ahmet Kırman bu ürünlere şu örnekleri verdi, “Cam yüzeylerde virüs ve bakterilere karşı etkili V-Block Teknolojisi ile dünyanın ilk antimikrobiyal kaplamalı cam ev eşyası ürün grubunu pazara sunduk. Otomotiv pazarına yönelik olarak ısı ve güneş kontrolü sağlayarak klima yükünün azaltılmasına katkıda bulunan yüksek performanslı atermik kaplamalı ön cam; araç sürüş bilgilerine gözleri yoldan ayırmadan ulaşmayı sağlayan HUD head-up display özellikli ön cam gibi birçok yeni ürüne imza attık. Fotovoltaik sektörüne sunduğumuz Antirefl ektif Kaplamalı cam ise cam yüzeyindeki yansıma kaynaklı ışınım kayıplarını minimize ederek daha çok ışığın güneş hücrelerine ulaşmasını sağlamakta, bu sayede güneş panelleri daha fazla elektrik üretebilmektedir” dedi.
9.5 milyar şişenin geri kazanımını sağladık
Cam üretiminde kullanılan her yüzde 10 oranındaki atık cam kırığının yüzde 5 kadar karbon salımını önlediğine dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Kırman, 2011 yılından bu yana Türkiye’nin en kapsamlı sürdürülebilirlik projelerinden biri olan Cam Yeniden Cam projesi aracılığıyla bugüne kadar 9.5 milyar şişenin geri kazanıldığını ifade etti. Geri dönüşümün, EBRD ile birlikte Şişecam Çevre Sistemleri AŞ’yi kuran Şişecam için önemine dikkat çeken ve 9 faaliyet alanından biri olduğuna dikkat çeken Kırman, “Dünyada cam ambalaj geri dönüşüm oranı yüzde 21’dir. Avrupa’da bu oran yüzde 75’i geçmiş durumda. Bizde ise yüzde 7. Geldiğimiz nokta bu alanda daha çok yol alınması gerektiğini gösteriyor. Burada mevzuat düzenlemeleri yapıldı. Ulusal depozito sistemi başladı. Bu çok büyük bir önem taşıyor. 2026 yılında yüzde 70 gibi bir dönüşüm oranı öngörülüyor” ifadesini kullandı.
Camda katma değerli ürünler büyüme trendini olumlu etkiliyor
Türkiye cam sektörünün büyüme projeksiyonu ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Ahmet Kırman, 2021-2026 yılı büyüme beklentilerini şöyle açıkladı: “Cam ambalaj sektöründe ortalama yüzde 7, mimari cam alanında ise yüzde 6 ila 7 arası büyüme bekleniyor. Otomotiv camında yüzde 3 ve cam ev eşyası alanında yüzde 2 büyüme öngörüyoruz. Sektörde katma değerli ürünlerin artması, büyüme trendini de olumlu etkiliyor. Ton bazında cam ihracatımızın ortalama birim fiyatı camın çeşidine göre ton başına 700 dolar ile 3 bin dolar arasında değişiyor. Son beş yılda ihracatımızda düz camda yüzde 10, cam ambalajda ise yüzde 15 dolar bazında artış kaydedildi. İç pazarda girdi verdiğimiz lokomotif sektörlerin büyümesini desteklerken ihracatta katma değerli ürünlerin payını da artırmalıyız. Çevreci ve sürdürülebilir cam ürünlerle dünyadaki güçlü konumumuzu daha da güçlü hale getirmeliyiz” dedi.
Dünya
İlginizi Çekebilir
GÜNCEL
Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi
Yayınlanma:
2 hafta önce|
25/08/2026Yazan:
BankaVitrini
2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.
Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.
Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?
Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.
1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.
Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.
Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.
Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.
Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu
Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.
Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.
Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.
Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.
Üç büyük vaat yerine getirilmedi
Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.
Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.
Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.
Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.
Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.
Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.
Acemoğlu daha derine bakıyor.
Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?
Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.
Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.
Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.
Teknoloji tarafsız değil
Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.
Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.
Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.
Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.
Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.
Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?
İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.
Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.
Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.
Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.
Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”
Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.
Peki bu kavram ne anlama geliyor?
Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor. Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.
Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.
Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları
Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:
Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.
Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.
Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.
Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.
Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.
Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Roosevelt modeli neden önemli?
Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.
1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.
Demokrasi sandıktan ibaret değil
Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.
Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.
Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.
Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.
Türkiye açısından neden önemli?
Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:
Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?
Orta sınıf neden zayıflıyor?
Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?
Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?
Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?
Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?
Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?
Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.
Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil
Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.
Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.
Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”
Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.
Yapay zekâ çağının büyük sorusu
Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.
Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?
Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.
Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf
Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.
Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?
Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.
Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.
Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.
Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.
Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?
Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.
Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.
Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi
BANKA HABERLERİ
DenizBank’tan karbon yoğun sektörlere dönüşüm finansmanı
DenizBank, sürdürülebilir finansman kapsamını genişletmek ve emisyon yoğun sektörlerin dönüşümünü desteklemek üzere, ana hissedarı Emirates NBD ile birlikte Geçiş Finansmanı Çerçevesi’ni yayımladı.
Yayınlanma:
3 hafta önce|
19/08/2026Yazan:
BankaVitriniTürkiye’de ilk kez ayrı bir kılavuz doküman olarak yayımlanan Geçiş Finansmanı Çerçevesi; yüksek emisyonlu sektörlerin karbonsuzlaşmasına katkı sağlayan faaliyetlerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve sınıflandırılması için sistematik bir metodoloji ortaya koyuyor.
DenizBank Genel Müdürü Recep Baştuğ, konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “Düşük karbonlu ekonomiye geçiş, bugün yalnızca iklim hedefi değil; ülkelerin büyüme modelleri ve rekabet gücü üzerinde belirleyici bir unsur. Ülkemizde de özellikle AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın mali yükümlülüklerinin başlamasıyla, ihracatçı sektörlerimiz açısından dönüşüm ihtiyacı daha kritik hale geldi. Bu noktadaki rolümüz ve amacımız, uzun soluklu bir finansman ortağı olarak dönüşüm sürecindeki şirketlerin yanında yer almak. Ana hissedarımız ile birlikte hayata geçirdiğimiz Geçiş Finansmanı Çerçevemizle, özellikle yeşil dönüşümü zor sektörlerdeki şirketlerin kendi somut dönüşüm hedeflerini finanse etmesine imkan tanıyan bir yaklaşım sunuyoruz. Önümüzdeki dönemde de düşük karbonlu ekonomiye adil ve kapsayıcı geçiş için reel sektörün uzun vadeli finansman ihtiyaçlarına çözüm üretmeyi sürdüreceğiz.”
Geçiş Finansmanı Çerçevesi Hakkında
Geçiş Finansmanı Çerçevesi, üretim, demir-çelik, çimento, madencilik, gayrimenkul, ulaştırma ve tarım başta olmak üzere karbon yoğun ve emisyon azaltımı zor sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin, Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu geçiş yolları doğrultusunda karbonsuzlaşmasını desteklemeyi amaçlıyor.
ICMA İklim Geçiş Finansmanı El Kitabı ve İklim Geçiş Tahvili Kılavuzu ile Kredi Piyasası Birliği (LMA), Asya Pasifik Kredi Piyasası Birliği (APLMA) ve Kredi Sendikasyonları ve Alım Satım Birliği (LSTA) tarafından yayımlanan uluslararası rehberler dikkate alınarak hazırlanan Çerçeve’nin uluslararası standartlarla uyumu, bağımsız dış değerlendirici DNV tarafından sağlanan İkinci Taraf Görüşü ile destekleniyor.
GÜNCEL
TPI Composites: Rüzgar enerjisinde bir devin çöküşü mü?
TPI Composites’in fabrikalarını satması ne anlama geliyor?
Yayınlanma:
2 ay önce|
05/07/2026Yazan:
BankaVitrini
Rüzgar enerjisinde dev dönüşüm: Lider üretici sahneden çekilirken sektör yeniden şekilleniyor
Bankavitrini.com | Haber Analiz
Yaklaşık otuz yıldır dünyanın en büyük bağımsız rüzgar türbini kanadı üreticilerinden biri olan TPI Composites, yaşadığı finansal sıkıntıların ardından yeniden yapılanma süreci kapsamında üretim tesislerini ve çeşitli varlıklarını satma kararı aldı. Şirketin üretim ağını elden çıkarması ilk bakışta “rüzgar enerjisinde kriz” algısı oluştursa da sektör uzmanlarına göre yaşanan gelişme temiz enerji yatırımlarının durduğu anlamına gelmiyor. Aksine sektör yeni bir konsolidasyon dönemine giriyor.
Bir dönem sektörün tartışmasız lideriydi
1990’lı yılların sonunda kurulan ABD merkezli TPI Composites, dünyanın en büyük bağımsız kompozit rüzgar türbini kanadı üreticisi olarak tanındı.
Şirket;
- GE Vernova
- Vestas
- Siemens Gamesa
- Nordex
- Enercon
gibi dünyanın en büyük türbin üreticilerine kanat tedarik etti.
Türkiye, Meksika, Çin, Hindistan ve ABD’deki tesislerinde bugüne kadar yaklaşık 100 binin üzerinde rüzgar türbini kanadı üretildi. Şirket özellikle dış kaynak (outsourcing) modeli sayesinde üretici firmaların kendi fabrika yatırımlarını azaltmalarını sağlayan önemli bir çözüm ortağı haline gelmişti.
Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?
Sorunun temelinde tek bir neden bulunmuyor.
1. Karlılık eridi
Pandemi sonrasında;
- reçine fiyatları
- karbon fiber
- cam elyaf
- epoksi
- lojistik
- enerji
- işçilik
gibi temel maliyetler hızla yükseldi.
Buna karşılık TPI’nin birçok sözleşmesi uzun vadeli ve sabit fiyatlıydı. Dolayısıyla maliyet artışları müşterilere tam olarak yansıtılamadı. Şirketin cirosu yüksek kalmasına rağmen faaliyet kârı giderek eridi.
2. Türbin üreticileri de zorlandı
2022-2025 döneminde sadece TPI değil;
- Siemens Gamesa
- Vestas
- Nordex
- GE Vernova
gibi dev üreticiler de düşük kârlılık açıkladılar.
Sebepleri;
- yükselen faizler
- bozulan tedarik zinciri
- yüksek hammadde maliyetleri
- ertelenen projeler
- yatırımcıların finansman maliyetindeki artış
olarak sıralandı.
Yani problem yalnızca TPI’ye ait değildi.
3. Sermaye yapısı sürdürülemez hale geldi
Yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, yüksek borç yükü, artan finansman giderleri, ve nakit akışındaki bozulma sonunda şirket yeniden yapılanma sürecine girdi.
2025 yılında ABD’de Chapter 11 korumasına başvuran şirket, faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda varlık satış sürecini başlattı.
Fabrikalar neden satılıyor?
Bu satışların amacı faaliyetleri tamamen durdurmak değil.
Asıl hedef;
- borçları azaltmak
- nakit yaratmak
- üretimin devamını sağlamak
- müşterileri kaybetmemek
olarak özetleniyor.
Mahkeme gözetimindeki süreçte şirketin çeşitli üretim tesisleri ve operasyonları farklı yatırımcılar tarafından devralınırken, rüzgar kanadı üretiminin kesintiye uğramaması hedefleniyor. ECP Blade Holdings ile yapılan anlaşma ve bazı varlıkların stratejik alıcılara devri bu planın önemli parçaları arasında yer alıyor.
Bu satışlar sektör için ne ifade ediyor?
Oldukça önemli.
Çünkü ilk kez dünyanın en büyük bağımsız kanat üreticisi parçalanarak farklı yatırımcıların kontrolüne geçiyor.
Bu durum;
- küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenmesi
- üretimin bölgeselleşmesi
- OEM üreticilerinin daha fazla dikey entegrasyona yönelmesi
- yeni yatırımcıların sektöre girmesi
anlamına geliyor.
Temiz enerji yatırımları duruyor mu?
Hayır.
Tam tersine.
Uluslararası projeksiyonlara göre;
- elektrik talebi büyüyor,
- karbon emisyon hedefleri devam ediyor,
- veri merkezleri ve yapay zekâ kaynaklı enerji ihtiyacı artıyor,
- ülkeler enerji güvenliği için yenilenebilir yatırımlarını sürdürüyor.
Dolayısıyla sorun rüzgar enerjisinde değil, eski iş modeliyle çalışan üreticilerde görülüyor.
Asıl değişen iş modeli
Geçmişte; “Ne kadar çok üretim, o kadar çok kâr” anlayışı vardı.
Bugün ise;
- fiyatlama gücü
- verimlilik
- otomasyon
- robotik üretim
- dijital kalite kontrol
- düşük maliyetli üretim
çok daha belirleyici hale geldi. Artık yüksek hacim tek başına başarı getirmiyor.
Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Türkiye;
- cam elyaf
- kompozit
- çelik kule
- bağlantı ekipmanları
- mühendislik
alanlarında Avrupa’nın önemli üretim merkezlerinden biri.
TPI’nin geçmişte Türkiye’de yürüttüğü üretim faaliyetleri de ülkenin küresel rüzgar tedarik zincirindeki önemini göstermişti. Şirketin yeniden yapılanması sonrasında oluşacak yeni üretim dengesi, Türkiye’deki tedarikçiler ve yan sanayi için hem yeni iş birlikleri hem de yeni rekabet koşulları yaratabilir.
Bundan sonra ne bekleniyor?
Uzmanlara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde;
- daha az sayıda ancak daha güçlü üretici,
- daha yüksek otomasyon,
- daha büyük türbin kanatları,
- bölgesel üretim merkezleri,
- OEM üreticileri ile daha yakın entegrasyon
öne çıkacak.
Sektör küçülmüyor. Sadece yeniden organize oluyor.
Sonuç
TPI Composites’in üretim tesislerini satması, rüzgar enerjisinin geleceğinin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine bu gelişme, yüksek faiz, artan maliyetler ve finansman baskısı altında eski üretim modellerinin sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Temiz enerji yatırımları küresel ölçekte devam ederken, kazananlar artık yalnızca üretim kapasitesi yüksek olanlar değil; sermaye yapısı güçlü, verimli ve teknolojik dönüşümü hızla gerçekleştirebilen şirketler olacak. TPI’nin yaşadığı süreç, yenilenebilir enerji sektörünün olgunlaşma dönemine girdiğinin ve rekabetin artık maliyet, verimlilik ve finansal dayanıklılık ekseninde şekillendiğinin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.625)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (597)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.981)
- GÜNCEL (4.584)
- GÜNDEM (3.567)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.737)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.486)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (831)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor 05/09/2026
- İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem 05/09/2026
- Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı 05/09/2026
- Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor 03/09/2026
- Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te 03/09/2026
- Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı 01/09/2026
- SPK’dan patron satışlarına fren 01/09/2026
- Yeni SPK düzenlemesinde hangi hisseler öne çıkabilir? 31/08/2026
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
