Erol Taşdelen
2020 : Bankalar anormal olan bu yılı unutamaz
Erol TAŞDELEN, Bankacılık Sektörü açısından kabus gibi geçen 2020 yılını ve 2021 yılına taşınan sorunların kaynağı ile Normalleşme sürecinin başarı şansı için dikkat edilmesi gereken konuları ele aldı.
Yayınlanma:
6 yıl önce|
Yazan:
Erol Taşdelen
2020 yılının son çeyreğinde Piyasalarda özellikle de Bankacılık sektöründe “NORMALLEŞME” kelimesi sık kullanan oldu da kimse ANORMAL olan neydi ki diye sorma gereği duymadı. O zaman Bankacılık açısında 2020 yılında ANORMAL olan neydi, Normalleşme ne anlama geliyor bir bakalım.
2020 Bankacılık Sektörü normal olmayan uygulamaların başlamasına hiçbir bankacının itiraz edeceğini düşünmüyorum. Anormal olması yaşanılan olağan üstü ortam yanında Banka ve Para Piyasasında Kamu otoritesinin yeni uygulamalardan da kaynaklandı. Sektörde 2020’yi anormal uygulamaları sıralayalım.
1. Kamu otoritesi uzun yıllardır arka planda kalırken 2020’de daha fazla ön plana çıktı.
Resmi Gazetenin 10 Şubat 2020’de 31035 sayılında yayınlanan Bankacılık Sektörünü direkt etkileyen BDDK Yönetmelik değişikliği ve TCMB Tebliğ ile birlikte Ücret ve Komisyonlardan Kredi masraflarına kadar bir takım düzenlemeler geldi. Bankaların aldığı 2400 adet olan Ücret ve Komisyon masrafları 51 adet ile sınırlandı. Ücret ve Komisyonlara sınırlamalar getirilerek üst sınırlar kondu. Sık sık benim de yazdığım önemli bir konu hakkında ilk defa ciddi bir düzenlemeler yapılarak şikayetlerin de önü alınmış oldu. Artık bankaya giren müşteri hangi hizmet için hangi masrafı ödeyeceği netleşti. Bu durum; Vatandaştan, Esnaftan, Sanayiciden bankaların aldığı keyfi Ücret ve Komisyonun da önünü almış oldu. Artık, bankalar için de lokantaya girdiğinde ne ödeyeceğini bilmeden yemek yeme devri kapanmış oldu. Yeni düzenlemede bankaların ciddi ücret ve komisyon kaybı yaşayacağı tahmin edilmekle birlikte 2. Çeyreğe somut olarak yansıdığı ve yılın ilk yarısında 4 milyar TL ücret ve komisyonlarda kayıp görüldü. 2019 yılındaki 106 milyar TL Ücret ve Komisyon gelirini yakalamaları çok zor. 2020 yıl sonu verileri yayınlandığında kaybın büyüklüğü de ortaya çıkacak. Normalleşme sürecinde bankaların baskısına rağmen bu alanda Kamu otoritesi henüz geri adım atmadı.
2. Kredi Takip süreleri 90 günden 180 güne çıktı, kredi yapılandırmalar teşvik edildi
Bankalar üç ay boyunca taksit ya da kredi ödeme tutarını ödemeyen Tüketici, Esnaf ve Sanayisi kredilerini yasal olarak takibe atıyorlardı. Fiili durumda Esnaf ve Sanayici kredilerini yapılandıran bankalar genelde Vatandaşın kredilerini takibe atıyorlardı. Covid-19 tedbirleri kapsamında Kredi Takip sürelerinin uzaması bankalara ciddi bir yük oluşturduğu gibi bu sürenin bitmesi ile takip rasyolarının da arttığını göreceğiz. BDDK verilerine göre 2020 Kasım ayında Takip Oranı % 3,97’ye kadar geriledi ama bu oranı sektörde bulunan hiç kimse gerçekçi bulmuyor. Zira, Takibe atılan Krediler 2020 yılı boyunca 150 milyar TL düzeyinde tutulurken, TBB – Türkiye Bankalar Birliği 2019 Ekim – 2020 Ekim arası 19,8 milyar TL Kredinin yapılandırdığını açıkladı. Hazine ve Maliye Bakanı 2021 Bütçe görüşmelerinde Bankaların sorunlu kredilerinin 533 milyar TL olduğunu açıkladı. Kısaca, Takibe atılan 150 milyar dışında sürekli yapılandırılarak yüzdürülen 383 milyar TL Tahsilat kabiliyeti düşük kredi var demektir. Toplam Bankalardaki Nakit Kredi 3,6 trilyon TL olduğu düşünüldüğünde tablo daha vahim oluyor; Banka kredilerinin % 14,50’si Sorunlu kredi demektir. Takibe atılan kredilerde Kamu Bankalarının Aralık ayında % 2,6 olarak açıklıyor. Yabancı Sermayeli bankalar % 5,8; Yerli Sermayeliler % 5,3 olduğu düşünüldüğünde Kamu bankalarının rasyolarının inandırıcılığı iyice azalıyor. Bazı sektörlerde batık kredi oranı kontrolden çıktı. Örneğin İnşaat sektöründe bir ara % 11’lere kadar çıktı neyse ki 2020 yazında zararına verilen konut kredileri ile % 9 düzeye indirilebildi.
3. 2019 Ekim ayında Kararname ile kurulan ve 2020’de yapılanmasını tamamlayan SEDDK – Sigortacılık, Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu kuruldu.
Yıllardır bankaların şikayet konusu olan keyfi sigorta şikayetleri BDDK tarafından banka ürünü olmadığı, Sigortaya Hazine’nin baktığı; nedeni ile şikayetler ortada kalıyordu. Bizin de sık sık gündeme getirdiğimiz bu tür şikayetler için artık bir muhatap oluşturuldu. Bu sayede Bankaların keyfi ( Kredi Limit Sigortası, Kredi Sigortası, Emekliye İşsizlik Sigortası, aracı olmayana geçici plaka uydurup taşıt sigortası gibi ) uygulamaları da kontrol altına alınacak. SEDDK’nın öncelikli olarak gurbetçi hesaplarından müşteri imzaları taklit edilerek yapılan yüklü miktarda BES sigortaların gerçekçi olup olmadığı ile işe başlar ise iyi olur. Özellikle kredi kullanan çiftçilere yapılan sigortaların haddi hesabı yok.
4. Aktif Rasyosu ( AR ) uygulaması başladı
2019 yılında Bankalar kredilerde sert frene basarak durma noktasına geldi. Zira, USD bazında 2019 yılında özellikle Yerli ve Yabancı sermayeli bankalar küçülme trendine girdi açığı Kamu Bankaları kapamaya çalışsa da Piyasaya kredilerde durma noktasına geldi. 2019 yılında Bankalar 46,6 milyar USD Mevduat artışına karşılık; Kredilerde sadece 6,6 milyar USD küçüldüğü ortaya çıkması şikayetlerin yersiz olmadığını ortaya çıkardığı gibi; Kamu otoritesini de ciddi rahatsız etti. Bankalar 2020 ilk iki ayında Piyasaya hızlı başlamasına rağmen özellikle 2020 Mart ayında Covid-19 sürecinin başlaması ile birlikte kredilerde tekrar sert bir fren yaptı. İlk şokun atlatılması ile birlikte TCMB diğer Merkez Bankaları gibi “Genişleyici Para Politikası” uygulamasına geçmesi ile birlikte Hazine’nin de desteği ile Kamu Bankaları aracılığı ile hızlı bir kredi genişleme stratejisine geçti. Özel ve Yabancı bankaların bu kredi büyüme sürecine uzak durunca Kamu Otoritesi de Aktif Rasyo (AR) formülü ile karşı hamle yaptı ve bu rasyonun altında kalan bankalara ceza uygulaması getirdi. Gönülsüz de olsa Yabancı ve Yerli Bankalar bu rasyoyu tutturmak için Piyasaya dönerek özellikle TL Kredi verme süreci yaşandı. Bu süreçte kredi faiz oranları da hızla düştüğü görüldü. Kamu otoritesi bu ortamda Karşılık Oranları ile de oynayarak bankların Piyasada tekrar zor ile de olsa aktif oyuncu olmaya teşvik etti. 2020 ile birlikte Aktif Rasyo (AR) da tarih oldu. Bankalar yeni Normalde Kredi verme iştahlarının artacağını düşünenler yılın ilk çeyreğinde yanıldıklarını görecek. Bankaların bol para dağıtmaları sona ereceği gibi kredilerde küçüleceğini tahmin temek zor değil. Hoş kredi faiz oranları %20-25 bandında yıla başlarken bu orandan kredi kullanan kaç firma krediyi geri ödeyebilir? Üstelik enflasyonist sürece girmişken ve Covid-19 sürecinin henüz kontrol altına alınmamışken.
5- Swap işlemlere sınırlamalar geldi
BDDK tarafından Şubat, Nisan ve Ağustos aylarında sık sık SWAP işlemler ile ilgili düzenlemeler uygulamaya kondu. Genelde spekülatif işlemler ve piyasa bozucu işlemler ile ilgili kısıtlamaya yönelik girişimleri bazı bankaları rahatsız etmesine rağmen kamu otoritesi geri adım atmadan kararlılık ile kararının arkasında durması bu alandaki işlemleri daralttığı gibi benzer mesajlar İngiltere merkezli finans kuruluşlarına da verildi. Hazine işlemlerinde engeller ile karşılaşan bankalar gönülsüz de olsa piyasaya dönmek zorunda kaldı. Sonuç mu; TCMB ve Kamu Bankalarının piyasaya döviz pompalayarak ellerindeki stokları bitirmeleri, kuru bastıracağım diye yabancıların düşük kurdan kaçmalarını sağlayan bir süreç izledik. Bunu gören Halkta elinde avucunda ne varsa olmayan da bankalardan kredi kullanarak 23 milyar USD’lık Altın aldı; 2019 sonunda vatandaşların mevduatındaki 139 milyar USD olan döviz tutarı da 28,2 milyar USD artarak 167,2 milyar USD seviyesine geldi. Bunlar bankalardaki tutarlar yastık altına alınan veya kasalara kaldırılan altın ve dövizler bu rakamlara dahil değil. Vatandaşım Dolarizasyon oranı tarihi rekor kırarak % 60’ları geçti.
6- Konut Kredi Faiz olanları % 0,64 oldu
İnşaat sektöründeki sıkışıklığa ve batık kredi oranının % 11‘lere çıkmasına çözüm bastırılan faiz oranları ile birlikte uzun vadeli konut kredi faiz oranlarının da düşürülerek zararına da olsa konut kredi faiz oranlarının aylık % 0,64 düzeye çekilmesi oldu. Uzun süreli stratejiler kısa süreli zararına taktiklere yenik düştü. Kamu bankaları Konuk kredi faiz oranlarını aylık % 0,64’e indirince yerli ve yabancı sermayeli bankalar da bu süreçten pay almaya çalıştı. Konut Piyasasına yaratılan psikolojik ortamda gelen ciddi bir hareketlilik geldi ve ilk altı ayda Konut Kredilerinin ivmesi ile zirveye ulaştığı Haziran ayında 190 bin konut satıldı. 2020 ilk altı ayda ise 624 bin konut satıldığı görüldü. Ortada satışlar iyi idi fakat ufak bir sorun vardı. Vatandaş 2. El konutu tercih ediyordu. Hoş bunda fırsatçı müteahhitlerin hızlı bir şekilde stok konut fiyatlarının da artırmasının etkisi vardı ama 2020 Haziran ayı sonunda görüldü ki satılan 624 bin konutun sadece 197 bini sıfır konuttu. Kampanya olmayan 2019 yılının ilk yarısında 206 bin sıfır konut satılırken; 2020 ilk yarısındaki faiz dopingine rağmen 197 bin konut satışı geçmiş yılların ilk yarı ortalamasının altında kaldığı görülünce 2. El konut faiz oranları artırıldı ama geç kalınmış konutu alan almıştı. Daha sonra da zaten bankaların konut kredilerine ayırdığı kaynak tükendi ve bir konut macerası da böylece son buldu. 2021 yılında maliyetlerden dolayı ucuz konutları da ucuz konut kredisini de unutun.
7. Banka ve Sigorta şirketlerine milyonlarca liralık Cezalar
2020 Ocak ayında QNBFinansbank Rekabet Kurulu’ndan 7.8 milyon TL’lık ceza yedi. Uzlaşma ile 5.8 milyon TL cezada el sıkıştılar. Temmuz ayı bankalara cezalar yaz yağmuru gibi geldi. AKBANK Korona Virüs kapsamında alınan tedbirlere aykırı işlemler yapması nedeni ile BDDK tarafından 155,5 milyon TL para cezası yedi. Temmuz ayında BDDK tarafından müşterilerden gelen şikayetler nedeni ile 7 bankaya toplam 204,6 milyon TL ceza verdi. Yine Temmuz sonunda BDDK tarafından 2 bankaya Aktif Rasyosu (AR) tutmadığı gerekçesi ile HSBC’ye 180 milyon TL; Albaraka Türk’e 20,6 milyon TL ceza verildi. Cezalar Bankalar ile sınırlı kalmadı. 2020 Ocak ayında Hazine ve Maliye Bakanlığı Sigortacılık Genel Müdürlüğü Sigortacılık Kanununa aykırılık nedeni ile bir Bankaya 15 gün sigorta aracılık faaliyetini durdurup, 94 milyon TL ceza verdi. Başka bir bankaya sigortacılık faaliyetlerindeki uygunsuz işlemler nedeni ile 187,1 milyon TL ceza uygulandı. Bu cezalardan başka 2020 yılında 5 sigorta şirketine 2020 yılı içince çeşitli cezalar verildi. Neyse Normalleşme süreci ile birlikte bankalar da derin bir nefes aldı.
8. Rekabet Kurulu Baskını
2020 Ocak ayında Rekabet Kurumu Denetçileri yaklaşık 20 Banka Genel Müdürlüklerinde Üst Yöneticilere ait bilgisayarlar dataların yedeklerini aldı. Ne aradıklarını tahmin etmek zor değil. Piyasa bozucu yazışmalar; bankalar arası üst yönetici transferlerinde data hırsızlığı olup olmadığı ve mail hareketleri hiç kuşkusuz. İş Etik kuralları çerçevesinde çalışması gereken kurumların başında Bankalar geliyor. Benzer bir çalışmayı daha önce 12 bankaya yapmış ve milyonlarca lira cezalar kesmişti. Bu sefer işin para cezası ile sınırlı kalmayıp “basiretsiz tüccar” sıfatı ile üst yönetime yaptırımlar gelir ise şaşırmam. Rekabet Kurulu 19 aylık inceleme sonunda 2017’de 13 banka hakkında benzer suçlar ile inceleme yapmış, 8 bankaya ciddi para cezaları kesmişti. 2017 cezasındaki karar galen Rekabet Kurulunun sitesinde mevcut olup banka GMY’lerin “akşam buluşup bir kahve içelim, şu faizleri konuşalım” şeklinde Rekabet Bozucu diyalogları raporda yer almıştı. 2020’de bankalar bu tür muhabbetlere girdiğini sanmıyorum ama elinde banka dataları olan bazı kritik personelin karşılıklı transfer eden bankaların başları baya ağrıyacak gibi, yakında kokusu çıkar.
9. TCMB ve Kamu Bankaları Türev Piyasalarında daha fazla yer aldı.
Piyasaları kontrol altında tutmaya kararlı olan Kamu otoritesi TCMB ve Kamu Bankaları aracılığı ile Piyasa İşlemlerinde daha fazla rol oynamaya başladığı görüldü. Alışılmışın dışındaki bu durum bankaların da Kamu otoritesine karşı ters pozisyon alma ihtimaline karşı geri adım atmalarına neden oldu ve Türev ve Piyasa işlemlerinde işlem hacmini ister istemez daralmasına neden oldu.
2021 : Normalleşme Süreci Nasıl gidiyor
2020 yılının daha 3. Çeyreği bitmeden tüm bu yaşananları alt alta konduğunda bile 2020’nin diğer yıllardan farklı bir yıl olma, sektörde anormal bir durum olma özelliği taşıyordu. “Genişleme Para Politikasının” sonlanması ile birlikte 2020 son çeyreğinde sorunların üstüne gidilerek gerçekler ile yüzleşme dönemi geçirildi. Hazine ve Maliye Bakanı ile TCMB Başkanının değişmesi bu sürecin başlangıcı oldu. TÜİK Rakamlarının daha gerçekçi açıklanmaya başlaması ile birlikte enflasyon gibi rasyonlar kabullenilmiş oldu. TCMB Gösterge faizi % 15‘e sonra da %17‘ye çıkararak piyasaya göre gerçekçi politika izleyeceği sinyalini somutlaştırdı. Aktif Rasyo ( AR ) oranını önce düşürdü 2020 yıl sonunda da resmen kaldırılacağını açıkladı. SWAP işlemlerindeki sınırlamalarda gevşeme yaşandı. Piyasaya kısmen verilen Güven ve Swap işlemlerini etkisi ile döviz kurlarında düşme yaşandı ama vatandaş hala ikna olmuş değil ki dövizini bozmadığı gibi alma yönünde irade göstermeye başladı. Vatandaşa 2021 yılında bu Güven’i vermeden TL’ye dönmesini beklemeyin. Bu durum 2021’e sorun olarak kendini taşıdı. Vatandaşın bankalara borcu; 2019 sonunda 580 milyar TL iken % 40 artarak 2020 Aralık sonunda 816 milyar TL düzeyine çıktı. Pandemi sürecinde vatandaşın borcu katlanmıştı kısaca. Üstelik; 816 milyar TL’lık borcun, 384,9 milyar TL’lık kısmı İhtiyaç Kredisi, 141 milyar TL’lık kısmı Kredi Kart borcu. 2021’de bu borcun nasıl döneceği ise ayrı bir sorun olarak karşımızda duruyor. Kısaca Firmalar gibi Vatandaş da 2020 yılını borcu borç ile kapamış durumda. 2021 yılında ucuz kredi de yok; kredinin kendisi de yok. Bankaların 2021’de en önemli konusu Risk Yönetimi olacağı şimdiden belli oldu. 2000 ve 2008’deki gibi riskli gördükleri firmalardan ilk biz çıkalım salgını başlar ise piyasalarda domino etkisi yaparak kendi sonlarını hazırlarlar. Bu süreci nasıl yöneteceklerini hep birlikte göreceğiz.
Piyasalara “Güven” vermeden çözülemeyeceği de biliniyor. Önümüzdeki dönemde durgunluk, enflasyon, işsizlik, dolarizasyon, TCMB eksi rezervi, cari açık, bütçe açığı gibi ana sorunlarını Covid-19 tehdidi altında çözmemiz gereken sorunların başında geliyor ki bu bankalar için de ileriye yönelik ana stratejilerini oluşmasında belirleyici ana unsurlar olacaktır. Hangi bankanın bu süreci daha iyi yöneteceği ise Üst Yönetimin deneyim ve stratejisine bağlı olacaktır.
2021’in en önemli konusu hiç kuşkusuz; döviz satarak düşüremediğimiz kurları faiz artırarak belli bir istikrarda tutturabilecek miyiz? Dünyadaki ciddi para bolluğundan pay alabilecek koşulları sağlayabilecek miyiz? Ekonomi stratejisi kadar Siyasi, Askeri, Jeopolitik, Ekolojik Stratejiyi de yakından takip etmek gerekiyor.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Siyaset Bilimci
İlginizi Çekebilir
-
Erol TAŞDELEN yazdı: AKBANK, GARANTİ BBVA, İŞBANK, YAPI KREDİ 2026 İLK YARI PERFORMANSLARI
-
Reeskont Kredisi mi, Teminat Yükü mü?
-
SASA POLYESTER: SAVAŞIN GÖLGESİNDE STRATEJİK ANALİZ
-
Yüksek Faiz – Kredi Daralması – Kur Kısıtı: Sanayici Kıskacı
-
Erol TAŞDELEN yazdı: AKBANK, GARANTİ BBVA, İŞBANK, YKB 2024 SON ÇEYREĞİNE NASIL GİRDİ
-
Erol TAŞDELEN yazdı: BANKA DOLANDIRICILIĞINDA GÜVENLİK AÇIĞI BÜYÜK, MAĞDURLAR ÇARESİZ
Erol Taşdelen
AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?
Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz
Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?
17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.
Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.
Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.
İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!
İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.
Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.
Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.
İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.
Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.
Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.
İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.
FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?
Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.
17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.
Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.
Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.
Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.
Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.
BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM
Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.
Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.
Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.
Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.
İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER
İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.
17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.
Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.
Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.
İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.
AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS
Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.
Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:
1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.
Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.
2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.
Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.
3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.
Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.
Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor. (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )
SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR
Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.
Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.
Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.
Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.
Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz
YABANCI YATIRIMCI İÇİN KRİTİK UYARI
MSCI, Türk hisselerinde endeks değişikliklerini dondurdu. Fiilî dolaşım oranları ve koordineli işlemlere ilişkin endişeler giderilemezse Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsü Haziran 2027’de yeniden tartışmaya açılabilir. Olası statü değişikliği, yabancı fonların Türkiye pozisyonlarını yeniden değerlendirmesine yol açabilir.
Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com
Uluslararası endeks sağlayıcısı MSCI, 15 Ekim 2026 tarihli açıklamasıyla Türkiye hisse senedi piyasasına yönelik önemli bir karar aldı. Kurum, Türk hisseleri için endeks incelemeleri ve şirket kaynaklı gelişmeler sonucunda yapılabilecek belirli endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu.
Kararın arkasında, özellikle küçük ölçekli halka açık şirketlerde fiilî dolaşım oranlarının güvenilirliği, bazı fonların şirketlerle yakın ilişkileri üzerinden gerçekleştirilebileceği değerlendirilen koordineli işlemler ve piyasa bütünlüğüne ilişkin kurumsal yatırımcı endişeleri bulunuyor.
MSCI, Türkiye’de bazı düzenleyici adımlar atıldığını kabul etmekle birlikte bunların kalıcı ve doğrulanabilir sonuçlar üretip üretmediğini değerlendirmek için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğunu bildirdi.
Karar, Borsa İstanbul’da işlemlerin durdurulması anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye piyasasının uluslararası yatırımcılar nezdindeki güvenilirliği açısından önemli bir uyarı niteliği taşıyor.
MSCI hangi değişiklikleri dondurdu?
MSCI’nin kararı dört temel başlıkta toplanıyor:
1. Yabancı yatırımcıya açık pay oranları artırılmayacak
MSCI, Foreign Inclusion Factor (FIF) olarak adlandırılan ve şirketlerin endeks hesaplamalarında yabancı yatırımcılara açık kabul edilen pay oranını yansıtan faktörde artış yapmayacak.
Bu karar, söz konusu güncelleme üzerinden endeks ağırlığı artabilecek şirketler için yeni bir kısıtlama anlamına geliyor.
2. Endeks hesaplamasına esas pay sayıları artırılmayacak
Number of Shares (NOS) kapsamında, endeks hesaplamasında kullanılan pay sayılarında artış yapılmayacak. Böylece şirketlerin bu kanaldan endeks ağırlığını artırabilecek değişiklikleri uygulanmayacak.
3. MSCI Türkiye Yatırım Yapılabilir Piyasa Endeksi’ne yeni hisse eklenmeyecek
MSCI Turkey Investable Market Index (IMI) kapsamına yeni menkul kıymet eklenmesi durdurulacak. Bu durum, endekse girmeyi bekleyen şirketlerin MSCI kaynaklı ilave yatırım talebi beklentisini sınırlayabilir.
4. Şirketler üst büyüklük segmentlerine taşınmayacak
Endeks büyüklük sınıfları arasında yukarı yönlü geçişler uygulanmayacak. Dolayısıyla ilgili kriterleri karşılayan bazı şirketlerin daha üst bir endeks segmentine geçişi de bu süreçte gerçekleşmeyecek.
Dondurma, bütün Türk hisselerinin endekslerden çıkarıldığı veya bütün yabancı fonların hisselerini satmak zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Karar, belirli endeks değişikliklerini kapsıyor.
Asıl sorun: Borsada gerçek fiilî dolaşım ne kadar?
MSCI’nin açıklamasındaki en önemli konu, şirketlerin borsada işlem gören paylarının ne kadarının gerçekten bağımsız yatırımcıların alım satımına açık olduğunun güvenilir biçimde belirlenebilmesi.
Fiilî dolaşım oranı, bir şirketin halka açık görünen paylarının ne kadarının piyasada işlem görebilecek durumda olduğunu ifade ediyor. Ancak payların mülkiyet yapısı, fonlarla şirketler arasındaki ilişkiler ve fiilî kontrol durumu bu hesabın güvenilirliği açısından önem taşıyor.
MSCI, bazı küçük ölçekli şirketlerle yakından ilişkili fonların portföylerindeki paylar üzerinden koordineli işlem yapılabileceğine ilişkin kurumsal yatırımcı endişelerine dikkat çekiyor.
Bu kaygılar, şirketlerin paylarının ne kadarının gerçekten bağımsız yatırımcıların elinde olduğu konusunda soru işaretleri doğuruyor. Fiilî dolaşım verilerinin güvenilirliğine ilişkin belirsizlik ise endeks ağırlıklarının ve piyasa fiyatlarının sağlıklı biçimde değerlendirilmesini zorlaştırabiliyor.
MSCI bu nedenle yalnızca yeni düzenlemeler yapılmasını yeterli görmüyor. Düzenlemelerin tutarlı biçimde uygulanmasını, nihai faydalanıcı bilgilerinin zamanında açıklanmasını ve koordineli işlemlere karşı kalıcı gözetim ve yaptırım mekanizmalarının işletilmesini istiyor.
Yabancı yatırımcı Türkiye’ye mesafe mi koyacak?
MSCI endekslerini izleyen uluslararası fonlar, yatırımlarını belirli endekslerin kapsamına ve ağırlıklarına göre şekillendirebiliyor. Bu nedenle endekslerdeki değişiklikler, şirketlere yönelik yatırım talebini etkileyebiliyor.
Dondurma kararı, Türkiye piyasasında yeni hisselerin endekslere eklenmesi veya bazı şirketlerin endeks ağırlıklarının artırılması yoluyla oluşabilecek ilave talebi sınırlayabilir.
Daha önemli risk ise Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının ileride değiştirilmesi ihtimali.
MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmemesi durumunda Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsünden sınır piyasa veya bağımsız piyasa statüsüne geçirilmesine ilişkin bir danışma sürecini değerlendirebileceğini açıkladı.
Böyle bir süreç sonunda sınıflandırmanın değiştirilmesi hâlinde, MSCI gelişmekte olan piyasalar endeksini izleyen fonların Türkiye’deki pozisyonlarını azaltması gündeme gelebilir. Buna karşılık sınır piyasaları izleyen fonlardan yeni talep oluşması da mümkün olabilir. Ancak iki grubun yatırım büyüklükleri ve portföy kuralları aynı olmadığından net sermaye etkisi bugünden kesin olarak hesaplanamaz.
Altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin statüsü şu anda değiştirilmiş değil. MSCI’nin açıklaması, ilerleme sağlanamaması durumunda değerlendirilebilecek olası bir sonraki adıma ilişkin uyarı içeriyor.
Borsa İstanbul’da hangi şirketler etkilenebilir?
Kararın şirketler üzerindeki etkisi aynı olmayacak. Etkiyi belirleyecek başlıca unsurlar, şirketin mevcut MSCI endekslerindeki ağırlığı, fiilî dolaşım oranı, likiditesi ve dondurulan değişikliklerden yararlanma ihtimali olacak.
- MSCI endekslerinde ağırlığı yüksek şirketler: Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının ileride değişmesi durumunda fonların portföy ayarlamalarından etkilenebilir.
- Endekse girmeyi bekleyen şirketler: Yeni eklemelerin dondurulması nedeniyle MSCI kaynaklı ilave talep fırsatını kaybedebilir veya ertelemek zorunda kalabilir.
- Üst büyüklük segmentine geçiş bekleyen şirketler: Endeks kaynaklı talep artışından bekledikleri ölçüde yararlanamayabilir.
- Fiilî dolaşım oranı tartışmalı küçük şirketler: Ortaklık yapısı, fon ilişkileri ve işlem davranışları açısından daha yakından incelemeye tabi olabilir.
Bununla birlikte MSCI’nin açıklaması, belirli şirketlerin kesin olarak değer kaybedeceği veya bütün yabancı yatırımcıların satış yapacağı şeklinde yorumlanmamalı. Şirket bazında değerlendirme için endeks ağırlıkları, sahiplik yapıları ve sonraki MSCI duyurularının birlikte incelenmesi gerekiyor.
Haziran 2027 kritik eşik olabilir
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin MSCI nezdindeki konumunu belirleyecek üç konu öne çıkıyor.
İlk olarak, şirketlerin ve fonların nihai faydalanıcılarının daha şeffaf biçimde açıklanması gerekiyor. İkinci olarak, koordineli işlem şüphelerine karşı denetim ve yaptırımların etkili ve sürdürülebilir olması bekleniyor. Üçüncü olarak ise fiilî dolaşım oranlarının bağımsız biçimde doğrulanabilmesini sağlayacak kuralların piyasada tutarlı biçimde uygulanması önem taşıyor.
MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmemesi hâlinde ek adımları değerlendireceğini belirtiyor. Türkiye’nin piyasa statüsüne ilişkin olası değişiklik de MSCI’nin 2027 yıllık piyasa sınıflandırması incelemesi kapsamında yeniden ele alınabilecek.
Bu nedenle Haziran 2027, yalnızca takvimdeki bir tarih değil; Türkiye’nin uluslararası yatırımcıların güvenini güçlendirmek için attığı adımların sonuçlarının değerlendirileceği önemli bir eşik olacak.
Sonuç: Sorun yalnızca borsaya para girmesi değil, piyasanın güvenilirliği
Türkiye açısından MSCI’nin kararı, yabancı yatırımcı çekmenin yalnızca makroekonomik göstergeler, faiz politikası veya şirket kârlılıkları üzerinden değerlendirilemeyeceğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Uluslararası yatırımcı, yatırım yaptığı şirketin gerçek ortaklık yapısını, bağımsız yatırımcıya açık pay miktarını ve fiyat oluşumunun güvenilirliğini de görmek istiyor.
Bu alanlarda kalıcı iyileşme sağlanamaması, Türkiye hisselerinin uluslararası fonlar açısından değerlendirilmesini zorlaştırabilir. Olası bir piyasa sınıflandırması değişikliği ise endeksleri takip eden fonların portföy kararları üzerinden ilave risk yaratabilir.
Buna karşılık şeffaflık, etkin denetim ve güvenilir fiilî dolaşım verileri konusunda somut ilerleme sağlanması, Türkiye’nin uluslararası yatırımcı nezdindeki konumunu güçlendirebilir.
Borsa İstanbul’un ihtiyacı yalnızca yabancı sermaye girişi değil; yabancı yatırımcının da yerli yatırımcının da güven duyduğu, kuralları öngörülebilir ve fiyat oluşumu sağlıklı bir sermaye piyasasıdır. MSCI’nin verdiği mesajın özü de budur.
Kaynak: MSCI’nin 15 Ekim 2026 tarihli resmî açıklaması; Reuters’ın 15-16 Ekim 2026 tarihli haberleri.
Erol TAŞDELEN
Bankacılık ve finans yazarı
Bankavitrini.com

EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.643)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.635)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Erdoğan'dan fon açıklaması: Ödeme işlemleri biraz daha hızlanacak 21/10/2026
- Rusya'dan ABD'ye dizel taşıyan ilk tanker yola çıkıyor 21/10/2026
- Mercedes CEO'sundan 'Made in Europe' uyarısı 21/10/2026
- Elektrik piyasasında yeni teminat kuralları getirildi 21/10/2026
- Sigorta sektörünün prim üretimi 9 ayda 1 trilyon lirayı aştı 21/10/2026
- Türkiye'nin en güvenilir markaları Global Marketing Summit'te açıklandı 21/10/2026
- Brezilya'nın kanatlı ihracatında virüs engeli 21/10/2026
- Çin Merkez Bankası'ndan sessiz faiz adımı 21/10/2026
- Deutsche Bank CEO'su Sewing: Yapay zekada balon görmüyorum 21/10/2026
- Eski Macaristan Merkez Bankası Başkanı gözaltına alındı 21/10/2026
SON YAZILAR
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
- MSCI’den Endonezya’ya sert uyarı, Türkiye de mercek altında 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
