Connect with us

GÜNDEM

MURAT ÜLKER: “Algoritmik Düşünmeyi Öğrenmemiz Gerekiyor”

Yayınlanma:

|

Kırk yıla yaklaşan iş ve yönetim deneyimini, Hayatın İpuçları-Zor Konuların Yalın Anlatımı başlıklı kitaplarıyla paylaşan, son olarak serinin üçüncüsünü yayımlayan Yıldız Holding yönetim kurulu üyesi Murat Ülker işin geleceği, sürdürülebilirlik, gıda güvenliği, iş-yaşam dengesi gibi konuları mercek altına alıyor. İş dünyasında yaşanan hızlı değişimde dijitalleşmenin büyük etkisi olduğuna, bu doğrultuda herkesin algoritmik düşünmeyi öğrenmesi gerektiğine vurgu yapan Ülker, stratejinin doğru ve verimli icrası içinse liderlere önemli görevler düştüğünü kaydediyor. “Ben ekibime daima rüyalarına talip olduğumu söylerim. Dün de bugün de işinin, görevinin rüyasını görmeyen, üstel büyümeyi hayal etmeyene bizim dünyamızda yer yok” diyen Murat Ülker ile yazma ve deneyimlerini paylaşma süreci, işin geleceği, merkeziyetsiz dünyada iş ve sanatın konumlanması üzerine konuştuk. 

HBR: Murat Bey, Hayatın İpuçları-Zor Konuların Yalın Anlatımı başlığıyla yayımladığınız kitaplarınızın ilki yedi, ikincisi altı baskı yaptı. İngilizce edisyonları yayımlandı. Şimdi ise serinin üçüncü kitabı basıldı. Öncelikle, kitap yazmak için sizi motive eden şey neydi?        

ÜLKER: Derdim çok satan bir yazar olarak anılmak değil; kendimi geliştirmek için yazıyorum. Bir gün bir arkadaşım elinde birkaç kitapla yanıma geldi. Üzerinde, “Hayatın İpuçları-Zor Konuların Yalın Anlatımı” yazıyordu. “Bu ne?” dedim. “Çocuklarım rahat okusun diye sizin yazılarınızı ciltlettim, bu ismi de çok uygun gördüm, yaptırmışken size de birkaç tane yaptırayım dedim” dedi. Çok hoşuma gidince bunu sosyal medyada paylaşarak teşekkür ettim. Sabri Ülker Vakfı’ndaki arkadaşlarım da bunu görmüşler, bu örnekten yola çıkarak yazılarımı kitaplaştırmaya karar vermişler. O zamana kadar hiç istemedim, kim “basalım” dediyse de şiddetle karşı çıktım. “Zaten sosyal medyada ve blogda var, isteyen okur” diye düşünüyordum. Ama kabul ediyorum, basılınca sanki biz eski kuşak için iyi oldu. Yazdıklarınızı kitap formunda görmek, insanların da öyle görmesi başka bir etki yaratıyor.

Son kitabınızın tanıtımı sırasında, “Hayatta ne varsa işte de o vardır” ifadesini kullandınız. Bu bakış açınızdan hareketle kitaplarınızı nasıl tanımlarsınız? Anı mı yoksa iş/yönetim kitapları mı yazıyorsunuz?

Açıkçası yukarıda belirttiğim arkadaşım, “Hayatın İpuçları” demiş. Bu tanımlamayı duyana kadar hayata dair yazılar yazdığımı pek düşünmedim. Ama şimdi geçen iki buçuk yıla baktığımda hayatın birçok alanına dair yazdığımı düşünüyorum. İlgi alanlarım iş yaşamından, psikolojiye, sosyolojiden tarihe değişiyor. Sanırım ben çok yönlü öğrenmeyi seviyorum. Öğrenirken de metinle diyaloğa geçip daha sonra görüşlerimi paylaşıyorum. Ortada samimiyet olunca da sanki hayatın ipuçlarını açıklıyormuşum gibi oluyor.

Yazma serüveninizin LinkedIn paylaşımlarınızla başladığını biliyoruz. Son kitabınıza baktığımızda sürdürülebilirlik, işin geleceği, gıda güvenliğinin yanı sıra kişisel gelişim, sanat gibi konuları da ele aldığınızı görüyoruz. Sosyal medyadaki paylaşımlarınız üzerinden aldığınız etkileşimler kitaba taşıyacağınız konuları belirlemekte sizi nasıl yönlendiriyor?

Çok yerinde bir soru, teşekkür ediyorum. Yazılara gelen yorumlar beni geliştiriyor. Düşünmediğim konulara da eğiliyorum; mesela ek kaynaklar önerenler oluyor, gidip o kitapları bulduruyorum. Bazen hemen ben okuyorum, bazen da arkadaşlarımdan rica ediyorum. Tabii farklı düşünenler oluyor, malum yorum serbest ama trollemek yasak. Gündem tabii beni etkiliyor, önceliklerimi geliştiriyor ama ajandamda daha yazmak istediğim birkaç kitaplık konum var.

İklim krizi, Covid-19 pandemisi, şimdi de bölgede ortaya çıkan savaşın tetiklediği durumlarla tüm dünya hızlı bir değişim içinde. İş dünyasının da önemli bir paradigma değişiminden geçtiğini görüyoruz. Sizce şirketler ve liderler bu değişimlere, geleceğin iş dünyasına nasıl hazırlanmalı?

Dünyada konjonktür bu kadar hızlı değişirken bunu tetikleyen sosyal medya, dijital şebekelerdir. Ama geçmişte yaşadığınız iş tecrübenizi değerlendirince şu anda değişimi oluşturan faktörlerin aslında piyasadaki temel düşünce ve davranışlar olduğunu göreceksiniz. Bundan 40 yıl önce bilgisayarlaşmayı becerebildiysek dijitalleşmeyi nasılsa beceririz.

Algoritmik düşünmeyi ise öğrenmemiz gerekiyor, tıpkı bir zamanlar 10 parmak daktilo ve Aristo cetveli ile hesaplamayı bilmek, bizim gençliğimizde sistem analistliği ve bugün kod yazmaya aşina olmak gibi.

Mesela platformlara gelince Kapalıçarşı piyasası bunun hâlâ geçerli en güzel örneğidir ama tabii şimdikiler dijital. Brüt kâr seviyeniz piyasa eş değeriyse veya piyasadan yüksekse o işe güvenin, yürür gider şayet işi doğru icra ederseniz. Negatif işletme sermayesinin Türkçesi elin taşıyla elin kuşunu avlamaktır, yani ticarettir. Zaten aksine sermaye yetmez. Ama net kâr mutlaka hedeflenmelidir.

Ben ekibime daima rüyalarına talip olduğumu söylerim. Dün de bugün de işinin, görevinin rüyasını görmeyen, katlanarak (üstel) büyümeyi hayal etmeyene bizim dünyamızda yer yok, şimdi ve gelecekte. Değişen dünya ekosistemi çok güzel bir yapı ama öncelikle kazan-kazan iş mantığı ile hareket etmeyi benimsemek ön şarttır. Sonrası benim düsturum şu; ben mal alırken değil mal satarken para kazanırım, tüm bayilerin de (tedarikçi) mal satarken beni tercih etmelerini yeğlerim. Geleceğin dünyasına da bu vizyonla hazırlanmak, sistemi buna göre kurmak şarttır.

Kitabınızda, “Strateji mi, yoksa icra mı?” sorusunu irdeliyor ve liderlere önemli eleştirilerde bulunuyorsunuz. Sizce hangisi öncelikli? Stratejinin doğru ve verimli icrası için liderler ne gibi adımlar atmalı?

Evet, Chris McChesney, Sean Covey ve Jim Huling’in Uygulamanın 4 Disiplini (4 Disciplines of Execution) isimli kitabının başlangıç sorusuydu bu ve daha başta cevap veriyorlardı: icra. Ama nasıl? Bu kitap icranın en büyük düşmanının günlük yapılması gereken standart işler olduğunu söylüyor; buradan yola çıkarak işleri acil (seni yöneten günlük işler) ve önemli (senin yöneteceğin yeni aktiviteler) olarak ikiye ayırıyor. Acil işler kötü değil, organizasyonu canlı tutan ve yapılması zorunlu işlerdir. Acil işler yapılmazsa şirket büyük zarar görür ama şirkette sadece acil işleri yaparsanız da şirket gelişmez. Çalışanlarınıza davranış değişikliğini benimsetemediğiniz sürece onlar sadece günlük acil işlerin koşuşturması içinde yaşayacaklardır. İcra disiplinini acil günlük işleri yönetmek için değil, aksine acil işlerin arasında en kritik stratejinin icrasında kurallar belirlemek için geliştirmek gerekir. Bu nedenle de önce önemli olana odaklanmak, onu ölçmek, değerlendirmek ve hesap verilebilir bir raporlama sistemi kurmak gerekir.

Mesela kilo vermek istiyorsunuz. Çok önemli hedefiniz yaza kadar 75 kiloya inmek olsun. Önemli ölçümler günde 45 dakika yürümek, bin kalori almak ve akşamları yemek yememek olarak tanımlanabilir. Her hafta tartılma kaydı ise gecikmiş ölçümdür. Buzdolabına bir takip çizelgesi konursa, eşinize de her hafta başı öncü ölçümlerle ilgili hesap verirseniz, 75 kiloya düşmek artık sadece size bağlı değil sisteme dayalı bir şey olur. Açıkçası bu da bizim OKR sisteminden başka bir şey değildir. Yani stratejiniz istediğiniz kadar doğru olsun, icra yoksa sonuç yoktur.

Sözünü ettiğimiz hızlı dönüşümle çalışma modelleri ve iş yapış biçimlerinin de değiştiğine tanıklık ediyoruz. Kitabınızda son zamanlarda sıkça tartışılan “haftada dört gün çalışma” konusunu da ele alıyorsunuz. Önümüzdeki süreçte çalışma biçiminin nasıl evrileceğini düşünüyorsunuz?

Haftada daha kısa süre çalışma bir hayal olarak mı kalacak, yoksa evrim yoluyla mı gelecek, yoksa Covid devrimiyle evden çalışma kılığında geldi de haberimiz mi yok, kısa sürede anlarız diye düşünüyorum. Ben gelecekten korkmuyorum, her şeyi denemekten yanayım. Açıkçası salgından önce evden çalışmaya karşıydım. Şimdi hibrit çalışmanın çok verimli olduğunu düşünüyorum. Haftada dört gün çalışmanın verimli olduğu kanıtlanırsa niye denemeyelim? Ama şunu unutmayalım; dünya durmadan dönüyor ve zaman akıyor, biz işlerimizde rekabetçi üstünlük sağlayamadığımız takdirde zaten çalışacak işimiz olmayacak.

Sürdürülebilirlik konusunda yalnızca iş dünyasının değil bürokrasi ve sivil toplum kuruluşlarının da dönüşmesi gerektiğine vurgu yapıyorsunuz. Sistemin düzeltilmesi ve daha katma değerli olması için sizce nasıl bir model izlenmeli?

Sürdürülebilirlik bilincinin artmasında pek çok etken var. Geliştirilmesinde de aynı etkenler rol oynayacaktır. Özünde geleceği yaşayabilmek isteği ve endişesidir. Kaynaklar azalıyor mu, gelecek nesillere güvenli bir yaşam sunabilecek miyiz? Bu cevabı ararken hem tek başımıza bunu yapamayacağımızı hem de her bireyin bundan sorumlu olduğunu fark ediyoruz. Sağlıklı bir gelecek için birlik içinde yegâne evimiz dünyayı korumamız gerek. Bunu güncel olarak pandemi döneminde tecrübe ettik. Dünyanın her ülkesi, her bireyi evinin dışındaki hayattan mahrum kaldı. Birlikte sosyal yaşamın değerini daha iyi anladık.

Sürdürülebilir kaynaklar, kaliteli yaşam imkanları, sağlıklı yaşam, ekonomik büyüme ve bireysel güçlerin birleşmesi ile mümkündür. Bunu yapabilmek için her bireyin ve birimin eylemleri dünyayı korumaya yardımcı olacak olumlu küresel hareketlere dönüşmelidir. Sürdürülebilirlik amacı ile gerçekleştirilmiş geniş vizyona sahip tüm fikir ve projelerin iklim değişikliği iddialarının ötesinde çocuklarımıza, torunlarımıza daha yaşanabilir bir dünya yaratmak için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İklim krizinin etkileri ve pandemiyle birlikte gıda güvenliğinin önemi daha fazla anlaşıldı. Gerek gıda endüstrisindeki tecrübeniz gerekse son dönemde meydana gelen gıda güvenliği sorunlarının gelecekte yaşanmaması adına sizce hangi adımlar atılmalı?

Gıda güvenliği hepimiz için hayati önem taşıyan bir konu. “Eğitim şart” desem yeri. Sabri Ülker Vakfı bu konuda hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik çok önemli çalışmalar yürütüyor. Burada vakfın bir projesinde yaptığımız bir araştırmanın bulgularından bahsetmek istiyorum.

Prof. Dr. İrfan Erol ülkemizde oransal çoğunluğu 18-24 yaş grubu bireylerden oluşan tüketicilerin yüzde 66,1’inin gıda güvenliği kavramını hiç duymadığını belirtiyor. Diğer yandan araştırma, bozuk ve hatalı gıda ile karşılaşan tüketicinin tutumlarını da bize gösteriyor. Bozuk gıdayı şikayet etmeyenlerin yüzde 62,1’i gerekçe olarak “uğraşmak istemediğini” söylüyor. Her üç kişiden biri ALO 174’ten haberdar değil, haberdar olan da uğraşmak istemiyor.

Bu sayılara bakınca gıda güvenliği bakımından kurumsal çabaların ötesinde tüketiciyi de bilinçlendirmenin ne kadar büyük önem taşıdığını görebilmekteyiz. Unutmayın, tüketici bilinçlendikçe tüm işletmeler bu konuyu daha ciddiye alacaktır. Bilinçlendirmek ise okulda ve yaşam boyu eğitimle oluyor. Süreklilikten taviz vermemeliyiz.

Hem iş insanı şapkanız hem de sanata olan yoğun ilginizle blokzincir teknolojilerini farklı boyutlarıyla inceliyorsunuz. Öncelikle, blokzincir teknolojileri, kripto paralar ve merkeziyetsiz Web 3.0 dünyası gelecekte işin doğasını nasıl evriltecek?

Kripto para hâlâ aşina olduğum bir alan değil ama gelişmeleri takip ediyorum. Ancak şunu belirtmeliyim, bir kuruş kripto param yok ama kim bilir? Dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu konularda birçok gelişme yaşanıyor. Ben de fırsat bulmuşken son günlerde gördüğüm NFT eserler ve kripto para konusunda son okuduğum kitap ve benzer malumat üzerine düşünüyor, tartışıyor ve yazıyorum.

Mesela blokzincir üzerinde gelişen Web 3.0’ın eser sahiplerinin mülkiyet/telif haklarının korunması için eşsiz bir ortam sağladığını öğrendim. Kullanıcıların verilerinin internet devlerinin elinde sadece bir platformun para kazandığı bir araca dönüşmesini de engellediğini öğrendim. Kitap, müzik, görsel, yazı, video gibi eserler NFT olarak tüketicisiyle buluştuğunda eser sahipleri her tüketimden gelir elde edebileceği için bu yapı eklenen her bir yeni eş düzey katılımcı ile güçleniyormuş. Eğer öyleyse gelecekte merkeziyetsiz, demokratik bir web düzeni olacak ve burada dijital ürünlerin ticareti daha fazla olacaktır. Ancak bu yeni web şebekeleri yapısı içinde tüketici daha fazla segmente olacak, yani reklamla onlara ulaşma konusu zorlaşacaktır.

Peki, sanata ilgi duyan, destek olan kimliğinizle NFT teknolojilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce NFT’ler sanat dünyası için nasıl bir değer yaratıyor?

Dijitalleşme hepimize sınırsızlığı çağrıştırıyor ama sanatla dijitalin birleşmesi farklı bir şey ortaya çıkardı, farklı bir değer oluşturdu. Yani sanat nasıl dijitale uyum sağladıysa dijitalleşme de sanat içerisinde kendi özel alanını yarattı. Sınırlı sayıda ya da biricik (ünik) edisyon, NFT eser sahiplerini böbürlendiriyor. Aslında satılan, bir blokzincirle mühürlenmiş internet adresidir. Böbürlenmek diyorum çünkü burada söz konusu olan daha çok sahip olma hissinden beslenmek, onun sanal da olsa bir yerde kendilerine ait olması onlar için bir mutluluk kaynağı oluyor ki bu da bir duvara asılan sanat eserinin mutluluğundan farklı bir şey. Burada söz konusu olan metaverse dünyasının öncüleri gamer gençler öteden beri çeşitli mevcut NFT metalarının tüketicisidirler. Ben de yakından takip ediyorum tüm bu gelişmeleri. Sanatın geleceğinin ne olacağını Web 3.0’ın da yaygınlaşmasıyla bize zaman gösterecek.

Kitabınızda kişisel gelişime, mutluluk duyduğunuz anlara, inanca yönelik duygularınıza, hobilerinize de yer veriyor ancak bir yandan da, “Ben aslında çalışırken eğleniyorum” diyorsunuz. İş-yaşam dengesini nasıl sağlıyorsunuz?

Bu sorunuza izninizle Washington Post’taki bir makaleden yararlanıp cevap vereyim çünkü bunu yazmıştım. Söz konusu makale üç ayrı tip eğlenceden bahsediyor. Tip I eğlence, zevk alacağınızdan emin olup yaptığınız aktiviteler. Arkadaşlarınızla güzel bir restoranda yemek, sahilde vakit geçirmek gibi… Yani güvenli alan sınırları içinde, süreci ve sonunu kestirebildiğiniz aktiviteler. Diğer uç ise Tip III eğlence. Bu, sonu dualarla, kurtarma operasyonlarıyla biten, bir daha asla yapmam dedirten etkinlikler. Mesela vahşi doğada tedbirsizce kaybolacağınız geziler, okyanusu yüzerek geçmeye çalışmak gibi ürkütücü ve mantıksız etkinlikler. Geçtiğimiz Şubat ayında Atlantik Okyanusu’nu yelkenle dokuz günde geçtim ama yüzerek değil. Tip III değilim çok şükür! Tip II eğlence ise dengeli durum. Yani gerçekten tehlikeye atılmadan, rahatsız eden ama cana can katan bir meydan okuyuş haliyle dengeyi tutturduğunuz aktiviteler. Tip II, dağcılar arasında yaygın kullanılan bir terimmiş. İlginçtir, kitap yazmak da bu kategoriye giriyormuş, nedense…

Bense soranlara, “Ben hep tatildeyim ve ben hep çalışıyorum” diyorum. Yani ben aslında çalışırken eğleniyorum. O yüzden kendime Tip 4 dedim. Yani endişeye mahal yok.

Önümüzdeki süreçte yeni bir kitap projeniz var mı? Varsa bu kez hangi konulara öncelik vermeyi hedefliyorsunuz?

Başta da dediğim gibi derdim çok satan bir yazar olarak anılmak değil. Kendimi geliştirmek için yazıyorum. Kendimi geliştirmekten vazgeçeceğimi de sanmıyorum. Bu içten gelen bir motivasyon. Kitap projem yok, zaten hiç olmadı. Sağ olsunlar, Sabri Ülker Vakfı’ndaki arkadaşlarım yazılarımı derliyor ve kitap haline getiriyorlar. Ama çok yazı projem var. Yazar olmak gibi amacım yok dedim ama çok yazınca insan her konu üzerinde görüş oluşturup her şeyi de yazmak istiyormuş. Hani, “Elinde çekiç olan her şeyi çivi görür” derler ya. Elime kalemi bir aldım, her şeyi yazılabilir konu olarak görmüyorum desem yalan olur. Tabii arkadaşlarıma tavsiyem onların da yazmasıdır. Mesela insan ve iş destek başkanımız Bahattin Aydın başladı yazmaya, ben de onun yazılarını yorumlarımla paylaşıyorum ve diyorum ki niye bir sonraki kitapta yer almasın.

HBR

Okumaya devam et

GÜNCEL

Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi

Yayınlanma:

|

Yazan:

Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi: Yönetici İstismarı Bağışları, Kurumsal İtibarı ve Toplumsal Dayanışmayı Nasıl Çökertiyor?

Haber Analiz | Bankavitrini.com

Dernek ve vakıflar, toplumun en önemli sosyal sermaye kurumları arasında yer alır. Eğitimden sağlığa, kültür-sanattan afete kadar birçok alanda kamu hizmetini tamamlayıcı rol üstlenirler. Bu kurumların en büyük sermayesi ise para değil, güvendir.

Ancak son yıllarda gerek Türkiye’de gerekse dünyada bazı dernek ve vakıflarda ortaya çıkan yönetim zafiyetleri, usulsüzlük iddiaları, çıkar çatışmaları ve kişisel menfaat amaçlı uygulamalar yalnızca ilgili kurumu değil, aynı alanda faaliyet gösteren tüm sivil toplum kuruluşlarını olumsuz etkilemektedir.

Araştırmalar, bağışçıların en önemli karar kriterinin “kuruma duyulan güven” olduğunu gösteriyor. Güven kaybı yaşandığında bağışlar azalıyor, gönüllüler uzaklaşıyor, sponsorlar geri çekiliyor ve kurumların uzun yıllarda oluşturduğu itibar kısa sürede yok olabiliyor.

Dernek ve vakıfların gerçek sermayesi paradan önce güvendir

Bir şirket müşteri kaybettiğinde reklam yaparak yeni müşteri bulabilir.

Bir banka sermayesini artırabilir.

Bir sanayi şirketi yeni yatırımcı bulabilir.

Ancak; bir dernek veya vakıf güvenini kaybettiğinde yerine koyması en zor varlığını kaybetmiş olur.

Çünkü bağış;

  • zorunlu değildir,
  • tamamen gönüllülük esasına dayanır,
  • güven ortadan kalktığında ilk kesilen kaynak haline gelir.

Yönetici istismarının en sık görülen biçimleri

Her usulsüzlük mutlaka suç teşkil etmeyebilir; ancak etik açıdan ciddi güven kaybına yol açabilecek uygulamalar şunlardır:

Mali istismar

  • bağışların amacı dışında kullanılması
  • kayıt dışı harcamalar
  • şeffaf olmayan muhasebe
  • belge eksiklikleri

Yetki istismarı

  • kararların tek kişi tarafından alınması
  • yönetim kurulunun devre dışı bırakılması
  • aile bireylerinin yönetimde yoğunlaşması

Çıkar çatışması

  • yöneticilerin kendi şirketlerinden mal veya hizmet alınması
  • yakın akrabalara iş verilmesi
  • ihalesiz alımlar

İtibar istismarı

  • kurum adının kişisel kariyer için kullanılması
  • siyasi veya ticari çıkar sağlanması
  • bağışçı bilgilerinin amacı dışında kullanılması

Güven kaybının ilk etkisi bağışlarda görülür

Bağışçı psikolojisi oldukça nettir.

Bağış yapan kişi şunu düşünür: “Param gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor mu?”

Bu sorunun cevabı net değilse;

  • düzenli bağışlar durur,
  • yeni bağışçı kazanımı zorlaşır,
  • kurumsal sponsorlar uzaklaşır,
  • uluslararası fonlar risk görmeye başlar.

Akademik çalışmalar, dolandırıcılık veya varlık kötüye kullanımı haberlerinin ardından bağışların düştüğünü; etkin şeffaflık, kayıpların telafisi ve yönetişim reformlarının ise güveni kısmen yeniden tesis edebildiğini göstermektedir.

En büyük zarar masum dernek ve vakıflara olur

Bir kurumdaki skandal; aynı alanda çalışan yüzlerce dürüst kuruluşu da etkiler.

Örneğin;

Bir çocuk vakfında yaşanan mali usulsüzlük haberi; diğer çocuk vakıflarının da bağışlarını azaltabilir.

Bir sağlık derneğindeki skandal; tüm sağlık STK’larına duyulan güveni zayıflatabilir.

Bu durum literatürde “güven bulaşıcılığı” olarak da değerlendirilmektedir.

Gönüllüler de kurumdan uzaklaşır

Bağış kadar önemli diğer unsur; gönüllü insan kaynağıdır.

Güven kaybı yaşayan kurumlarda;

  • uzmanlar görev almak istemez,
  • genç gönüllüler ayrılır,
  • yönetim kurullarına kaliteli isim bulmak zorlaşır.

Sonuçta kurum yalnızca finansal değil; aynı zamanda insan sermayesini de kaybeder.

Kurumsal sponsorlar neden çekilir?

Büyük şirketler; Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) bütçelerini aktarırken şu kriterlere bakar:

  • bağımsız denetim
  • mali raporlar
  • yönetişim yapısı
  • itibar riski
  • şeffaflık

Şüpheli görülen kurumlar sponsorluk listelerinden çıkarılabilir.

Çünkü sponsor şirket de kendi marka değerini korumak ister.

Uluslararası fonlar ilk olarak yönetişime bakıyor

Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, uluslararası kalkınma kuruluşları; yalnızca proje kalitesine değil; aynı zamanda;

  • yönetim yapısına,
  • iç kontrol sistemine,
  • etik kurallara,
  • çıkar çatışması politikalarına,
  • bağımsız denetime

büyük önem veriyor. Güçlü iç kontrol, risk yönetimi ve bağımsız denetim mekanizmalarının yolsuzluk ve kaynak israfı riskini azalttığı uluslararası standartlarda vurgulanmaktadır.

Dünyadan dikkat çeken örnekler

Amerikan Kızılhaçı (American Red Cross)

Bazı afet bağışlarının kullanımına ilişkin eleştiriler sonrası kurum uzun süre kamuoyu baskısıyla karşılaştı.

Wounded Warrior Project (ABD)

Yönetim harcamaları ve lüks harcama iddiaları bağışlarda ciddi düşüşe neden oldu.

Oxfam

Bazı ülkelerde yaşanan etik skandallar sonrasında;

  • bağışlarda azalma,
  • üst yönetim değişikliği,
  • kapsamlı yönetişim reformları gündeme geldi.

Bu örnekler, tek bir yönetişim krizinin küresel ölçekte itibar kaybına yol açabileceğini gösteriyor.

İyi yönetişim nasıl sağlanır?

Uzmanlara göre güçlü bir dernek veya vakıfta şu mekanizmalar bulunmalıdır:

  • bağımsız denetim
  • düzenli faaliyet raporları
  • kamuya açık mali tablolar
  • yönetim kurulu etkinliği
  • etik komitesi
  • çıkar çatışması politikası
  • ihbar mekanizması
  • görev sürelerinin sınırlandırılması
  • profesyonel iç kontrol sistemi
  • dijital bağış izleme altyapısı

OECD, dürüstlük kültürünün ve yönetişim mekanizmalarının sadece yasal düzenlemelerden değil, bunların etkin uygulanmasından beslendiğini vurgulamaktadır.

Türkiye açısından çıkarılacak dersler

Türkiye’de binlerce dernek ve vakıf; eğitim, sağlık, afet, kültür, çevre ve sosyal yardım alanlarında çok önemli çalışmalar yürütüyor.

Ancak birkaç olumsuz örnek; bütün sektörün itibarını zedeleyebiliyor.

Bu nedenle;

  • şeffaflık
  • hesap verebilirlik
  • bağımsız denetim
  • profesyonel yöneticilik
  • güçlü iç kontrol

artık bir tercih değil, kurumsal sürdürülebilirliğin temel şartı haline gelmiş durumda.

Sonuç

Dernek ve vakıfların en büyük varlığı sahip oldukları bina, araç veya banka hesapları değildir.

Asıl sermayeleri; toplumun güvenidir.

Bu güvenin kaybedilmesi;

  • bağışların azalmasına,
  • gönüllülerin uzaklaşmasına,
  • kurumsal sponsorların çekilmesine,
  • uluslararası fonların kesilmesine,
  • sosyal projelerin durmasına,
  • en önemlisi ise toplumun dayanışma kültürünün zayıflamasına neden olur.

Bir yöneticinin kısa vadeli kişisel çıkarı için yaptığı hata, yalnızca temsil ettiği kuruma değil; aynı amaca hizmet eden yüzlerce dürüst sivil toplum kuruluşuna da zarar verebilir. Bu nedenle güçlü yönetişim, etik yönetim ve hesap verebilirlik; dernek ve vakıflar için yalnızca hukuki bir yükümlülük değil, varlıklarını sürdürebilmelerinin temel güvencesidir.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin

Yayınlanma:

|

Kamu Bankası Çalışanına Yok, Bazı Meslek Gruplarına Var… Tartışma Büyüyor

Türkiye’de yeşil pasaport (hususi damgalı pasaport) uzun yıllardır belirli kamu görevlileri ve bazı özel statülü meslek gruplarına tanınan önemli bir ayrıcalık olarak uygulanıyor. Son dönemde ise bu kapsamın genişletilmesine yönelik peş peşe kanun teklifleri TBMM’ye sunulurken; ülke ekonomisinin en stratejik sektörlerinden biri olan bankacılık sektörünün bu hakkın tamamen dışında bırakılması sektör içinde yeniden tartışılmaya başlandı. Meclis gündemine mühendislerden mimarlara, diş hekimlerinden veteriner hekimlere kadar birçok meslek grubu için yeşil pasaport teklifleri gelirken, yaklaşık 200 bini aşkın bankacıyı temsil eden sektör için bugüne kadar benzer bir düzenleme bulunmuyor.

Bankacılar neden bu talebi dile getiriyor?

Bankacılık artık yalnızca kredi kullandıran klasik bir sektör olmaktan çıktı.

Bugün bankacılar;

  • Uluslararası finans kuruluşlarıyla çalışıyor,
  • Avrupa ve ABD’deki regülasyonları takip ediyor,
  • Basel kriterleri,
  • AML/KYC,
  • FATF,
  • ESG,
  • Dijital bankacılık,
  • Yapay zeka,
  • Siber güvenlik,
  • SWIFT,
  • uluslararası ödeme sistemleri gibi konularda sürekli yurtdışı temasları yürütüyor.

Özellikle;

  • dış ticaret finansmanı,
  • proje finansmanı,
  • yatırım bankacılığı,
  • sendikasyon kredileri,
  • ihracat finansmanı,
  • fintech iş birlikleri

gibi alanlarda çalışan binlerce bankacı yıl içerisinde çok sayıda uluslararası seyahat gerçekleştirmek zorunda kalıyor.

Bankacılık sektörü temsilcilerine göre bu durum, yeşil pasaport talebinin temel gerekçelerinden biri haline geliyor.

Kamu bankalarında çalışanlar da alamıyor

İşin dikkat çeken yönlerinden biri ise;

Türkiye’nin en büyük kamu bankaları olan;

  • Ziraat Bankası
  • Halkbank
  • VakıfBank

çalışanlarının büyük bölümünün de yeşil pasaport hakkına sahip olmaması.

Sadece özelleştirme öncesi belirli statülerde görev yapan bazı eski personeller için geçmişten gelen özel hükümler bulunurken, günümüzde göreve başlayan kamu bankası çalışanları bu kapsamın dışında kalıyor.

Bu nedenle sektör içinde; “Kamu adına çalışan bankacıya bile yeşil pasaport verilmezken, farklı birçok meslek grubu için yeni teklifler hazırlanıyor” eleştirileri dile getiriliyor.

Kimler bugün Yeşil Pasaport alabiliyor?

Mevcut mevzuata göre başlıca gruplar şunlar:

Kamu kesimi

  • 1., 2. ve 3. derece devlet memurları
  • Aynı derecedeki bazı sözleşmeli kamu görevlileri
  • Emekli olduktan sonra bu hakkı koruyan kamu görevlileri

Siyasi görevler

  • Eski milletvekilleri
  • Eski bakanlar

Yerel yönetimler

  • Büyükşehir belediye başkanları
  • İl ve ilçe belediye başkanları (görev süresince)

Devlet sporcuları

Uluslararası başarı kazanmış devlet sporcuları

İhracatçılar

Belirli ihracat hacmini sağlayan ihracatçı firmaların yetkilileri de belirli kontenjanlar dahilinde hususi damgalı pasaport alabiliyor.

TBMM’de hangi meslek grupları için teklifler var?

Son dönemde Meclis’e sunulan teklifler incelendiğinde kapsamın giderek genişletilmeye çalışıldığı görülüyor.

Mühendisler

En az 15 yıl kıdeme sahip TMMOB üyeleri için yeşil pasaport verilmesini öngören teklif İçişleri Komisyonu’nda bekliyor.

Mimarlar

Mühendislerle birlikte teklif kapsamında yer alıyor.

Diş Hekimleri

15 yıl kıdeme sahip diş hekimleri için teklif verildi.

Veteriner Hekimler

Aynı teklif içerisinde bulunuyor.

Avukatlar

Belirli kıdeme sahip avukatlara yönelik farklı kanun teklifleri de Meclis gündemine taşındı.

Bankacılar neden kapsam dışında?

Aslında bankacılık;

  • Türkiye’nin finansal istikrarını yöneten,
  • ihracatı finanse eden,
  • yatırımları organize eden,
  • dış finansmanı sağlayan,
  • uluslararası sermaye girişlerinde kritik rol oynayan

stratejik sektörlerden biri.

Bugün;

  • sendikasyon kredileri,
  • Eurobond işlemleri,
  • IFC,
  • EBRD,
  • Dünya Bankası,
  • Asya Altyapı Yatırım Bankası,
  • uluslararası yatırım fonları

ile sürekli temas halinde çalışan binlerce bankacı bulunuyor.

Buna rağmen sektör çalışanlarının hiçbirinin meslekleri nedeniyle yeşil pasaport hakkı bulunmuyor.

Dünyadaki uygulamalar ne gösteriyor?

Birçok ülkede pasaport ayrıcalıkları daha çok diplomatik statüye bağlı olarak veriliyor.

Ancak iş insanlarına ve stratejik sektör çalışanlarına;

  • hızlı vize,
  • uzun süreli çok girişli vizeler,
  • fast-track uygulamaları,
  • güvenilir yolcu programları

gibi kolaylıklar sağlanıyor.

Türkiye’de ise bu kolaylıkların önemli bölümü ihracatçılar için uygulanırken bankacılık sektörü aynı kapsamda değerlendirilmiyor.

Sektörün ekonomik büyüklüğü

Türk bankacılık sektörü;

  • yaklaşık 200 bin kişiye doğrudan istihdam sağlıyor,
  • Türkiye ekonomisinin finansmanını yürütüyor,
  • yüz milyarlarca dolarlık dış finansman işlemlerini organize ediyor,
  • ihracat finansmanının ana aktörü konumunda bulunuyor.

Bu nedenle sektör temsilcileri; “uluslararası rekabet gücü açısından bankacılara da belirli kriterlerle yeşil pasaport verilmesi gerektiğini” savunuyor.

Olası model ne olabilir?

Tüm bankacılara sınırsız bir hak yerine;

örneğin;

  • en az 15 yıl kıdeme sahip,
  • BDDK lisanslı bankalarda çalışan,
  • uluslararası işlemlerde görev yapan,
  • belirli unvan seviyesine ulaşmış

bankacılar için kademeli bir model oluşturulabileceği ifade ediliyor.

Benzer kriterler ihracatçılar ve bazı meslek grupları için zaten uygulanıyor.

Bankavitrini Analizi

Kamu yönetimi, yeşil pasaportu yıllar içinde yalnızca kamu görevlilerine özgü bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp belirli ekonomik ve mesleki katkı sağlayan grupları da kapsayacak şekilde genişletmeye başladı.

Mühendisler, mimarlar, diş hekimleri, veteriner hekimler ve avukatlar için peş peşe teklifler hazırlanırken; Türkiye ekonomisinin finansmanını sağlayan bankacılık sektörünün bu tartışmaların dışında kalması dikkat çekiyor.

Özellikle kamu bankalarında görev yapan ve kamu adına uluslararası finansal ilişkileri yöneten profesyoneller açısından da bu durum “eşitlik” tartışmasını beraberinde getiriyor.

Bankacılara yeşil pasaport verilmesi, yalnızca bir seyahat kolaylığı değil; Türkiye’nin finans sektörünün uluslararası rekabet gücünü artırabilecek, finans diplomasisini destekleyebilecek ve sektör çalışanlarına verilen kurumsal değerin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde TBMM gündemine bankacılık sektörü için de benzer bir kanun teklifinin gelip gelmeyeceği, finans çevrelerinin yakından takip edeceği başlıklardan biri olmaya aday görünüyor.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Yurt Dışı Eğitim mağdurları: Chargeback ile Para İadesi Alabilir

Yurt Dışındaki Okula Kayıt Yaptırıp Eğitim Alamayan Öğrenciler Dikkat! Kredi Kartıyla Ödenen Eğitim Ücretleri Geri Alınabilir mi?

Yayınlanma:

|

Alınmayan Hizmet İçin Chargeback (Ters İbraz) Hakkı Gündemde

Son dönemde özellikle dil okulları, yaz okulları, üniversite hazırlık programları ve özel eğitim kurumlarına kayıt yaptıran çok sayıda Türk öğrenci ve veli; vize reddi, okulun kapanması, programın iptal edilmesi, eğitimin başlamaması veya vaat edilen hizmetin sunulmaması gibi nedenlerle önemli mağduriyetler yaşamaya başladı.

Bu mağduriyetlerin önemli bir bölümünde ödemeler kredi kartı ile gerçekleştirildi.

Oysa birçok tüketicinin bilmediği önemli bir hak bulunuyor: Kredi kartıyla ödenen ancak karşılığında hizmet alınamayan eğitim ücretleri için bankaya “Chargeback (Ters İbraz / Harcama İtirazı)” başvurusu yapılabiliyor.

Bankacılık sektörü açısından bu süreç oldukça teknik olmakla birlikte, uluslararası kart kuruluşlarının kuralları tüketicilere önemli korumalar sağlıyor.

Bankaya Başvurmak İlk Adım

Öncelikle unutulmaması gereken konu şudur: Burada dava açılması ilk aşama değildir.

İlk yapılması gereken işlem; Ödemeyi yapılan kredi kartını çıkaran bankaya harcama itirazında bulunmaktır.

Bu işlem bankacılık sektöründe;

  • Chargeback
  • Ters İbraz
  • Harcama İtirazı
  • Dispute

olarak adlandırılır.

Chargeback Nedir?

Chargeback; Kart sahibinin; “Ben bu hizmeti alamadım” veya “Satıcı sözleşmedeki yükümlülüğünü yerine getirmedi” iddiasıyla bankasından yaptığı resmi geri ödeme talebidir.

Burada dikkat edilmesi gereken konu; Bu hak yalnızca dolandırıcılık işlemleri için değildir.

Aynı zamanda;

  • hizmet verilmemesi
  • eksik hizmet
  • iptal edilen organizasyon
  • kapanan okul
  • hiç başlamayan eğitim

gibi durumlarda da kullanılabilir.

Eğitim Hizmeti İçin de Geçerlidir

Visa ve Mastercard kurallarına göre; “Hizmet sunulmaması” chargeback sebeplerinden biridir.

Bu nedenle;

  • yurtdışı dil okulu
  • üniversite
  • yaz okulu
  • eğitim danışmanlığı
  • sertifika programı

gibi eğitim hizmetleri de kapsam içine girebilir.

Hangi Durumlarda Para Geri Alınabilir?

En sık karşılaşılan örnekler şunlar:

1- Okul hiç açılmadı

Ödeme yapıldı.

Ancak okul faaliyet göstermedi.

2- Eğitim başlamadı

Kayıt yapıldı.

Ancak eğitim verilmedi.

3- Vize reddi sonrası okul ücret iadesi yapmadı

Bazı sözleşmelerde; Vize reddinde ücret iadesi yazmasına rağmen ödeme yapılmayabiliyor.

4- Okul iflas etti

Faaliyet durduğu için hizmet alınamadı.

5- Danışman firma ortadan kayboldu

Ödeme alınmasına rağmen okul kaydı yapılmadı.

6- Eğitim çevrimiçine çevrildi

Yüz yüze eğitim vaat edilmesine rağmen tamamen farklı hizmet sunuldu.

7- Eğitim iptal edildi

Program hiç başlamadı.

Banka Süreci Nasıl İşliyor?

Süreç genel olarak şu şekilde ilerliyor.

1. Kart sahibi bankaya başvuruyor.

Belgelerini sunuyor.

2. Banka inceleme yapıyor.

3. Kart kuruluşuna (Visa/Mastercard) başvuruyor.

4. İşlem iş yerine iletiliyor.

5. İş yeri savunma yapıyor.

6. Haklı bulunursa ücret karta iade ediliyor.

Bankaya Hangi Belgeler Verilmeli?

Ne kadar güçlü belge sunulursa başarı ihtimali de o kadar yükseliyor.

Örneğin;

  • ödeme dekontu
  • kredi kartı ekstresi
  • okul sözleşmesi
  • kayıt belgesi
  • kabul mektubu
  • e-postalar
  • okulun iptal yazısı
  • vize reddi
  • hizmet verilmediğine ilişkin belgeler
  • danışman firma yazışmaları
  • ücret iadesinin reddedildiğini gösteren cevaplar

başvuru dosyasına eklenebilir.

Süre Sınırı Var mı?

Evet.

Chargeback işlemlerinde süre önemlidir.

Kart kuruluşlarının kurallarına göre başvuru süreleri işlem türüne göre değişebilmekle birlikte, hizmetin verilmesi gereken tarihten itibaren belirli süreler içinde itiraz edilmesi gerekir.

Bu nedenle mağduriyet oluşur oluşmaz bankaya başvurmak önem taşır.

Gecikme, hak kaybına yol açabilir.

Banka Başvuruyu Reddederse Ne Olur?

Her ret kararı kesin değildir.

Tüketici;

  • ek belge sunabilir,
  • yeniden değerlendirme talep edebilir,
  • tüketici hakem heyeti veya mahkemeye başvurabilir (uyuşmazlığın niteliğine göre),
  • gerekirse uluslararası kart kuralları kapsamında bankanın süreci nasıl yürüttüğünü sorgulayabilir.

Havale ile Ödeyenler Aynı Hakka Sahip mi?

Hayır.

Burada önemli fark oluşuyor.

Kredi kartı

Chargeback uygulanabilir.

Havale

Chargeback mekanizması yoktur.

Bu durumda;

  • sözleşme hükümleri,
  • hukuk davaları,
  • icra yolları

ön plana çıkmaktadır.

Dolayısıyla kredi kartıyla ödeme yapanlar önemli bir avantaja sahip olabiliyor.

Yurt Dışı Eğitim Sektöründe Yeni Risk

Son yıllarda;

  • artan döviz kuru,
  • bazı eğitim kurumlarının mali sorunları,
  • vize süreçlerinin uzaması,
  • öğrenci sayılarındaki dalgalanma

nedeniyle uluslararası eğitim sektöründe iptal edilen program sayısı da arttı.

Özellikle pandemi sonrası birçok ülkede eğitim modeli değişirken, bazı okullar hibrit veya çevrimiçi modele geçti.

Bu durum da yeni uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden oldu.

Bankalar Açısından Risk

Chargeback sayısındaki artış; bankalar açısından da operasyonel yük oluşturuyor.

İhraççı banka; müşterisini korurken, iş yeri bankası (Acquirer) ise satıcıyı temsil ediyor.

Dolayısıyla;

  • belge incelemeleri
  • uluslararası kart kuralları
  • zaman yönetimi
  • hukuki değerlendirmeler

önem kazanıyor.

Eğitim Kurumları Açısından Sonuç

Chargeback oranı yükselen kurumlar;

  • daha yüksek komisyon ödeyebilir,
  • riskli iş yeri olarak sınıflandırılabilir,
  • ödeme alma kabiliyetini kaybedebilir,
  • kart kabul sözleşmeleri sona erebilir.

Bu nedenle eğitim kurumlarının sözleşme hükümlerine uygun davranmaları ve iptal/iade süreçlerini şeffaf yürütmeleri kritik önem taşıyor.

Uzmanlar Ne Öneriyor?

Uzmanlar, yurt dışı eğitim hizmeti satın almadan önce şu noktalara dikkat edilmesini öneriyor:

  • Sözleşmede iade koşullarını ayrıntılı okuyun.
  • Vize reddi halinde uygulanacak prosedürü yazılı olarak teyit edin.
  • Ödemeleri mümkünse kredi kartıyla yapın.
  • Tüm yazışmaları saklayın.
  • Hizmet sunulmadığında beklemeden bankanıza harcama itirazında bulunun.
  • Başvurunuza mümkün olduğunca fazla belge ekleyin.

Bankacılık Sektörü Açısından Değerlendirme

Dijital ödemelerin hızla arttığı günümüzde kredi kartı yalnızca bir ödeme aracı değil, aynı zamanda tüketici açısından önemli bir koruma mekanizması sunuyor.

Uluslararası kart sistemlerinin geliştirdiği Chargeback (Ters İbraz) uygulaması, tüketicilerin hiç alamadıkları veya sözleşmeye uygun şekilde sunulmayan hizmetler nedeniyle mağdur olmalarını önlemeyi amaçlıyor.

Özellikle yurt dışı eğitim, turizm, havayolu, etkinlik organizasyonları ve dijital hizmetlerde bu mekanizma her geçen yıl daha fazla kullanılıyor.

Bankalar açısından ise bu süreç, hem müşteri memnuniyetini korumak hem de uluslararası kart kuruluşlarının kurallarına uyum sağlamak bakımından büyük önem taşıyor.

Özet

Yurt dışında eğitim almak amacıyla kayıt yaptıran ancak çeşitli nedenlerle eğitim hizmetinden yararlanamayan öğrenciler ve veliler için kredi kartıyla yapılan ödemelerde chargeback (ters ibraz) önemli bir hukuki ve finansal başvuru yolu olabilir. Ancak her olay kendi sözleşmesi, ödeme şekli ve hizmetin sunulmama nedenine göre ayrı değerlendirilir. Başvurunun güçlü belgelerle ve gecikmeden yapılması, sürecin başarı şansını artırır.

Not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşımaktadır. Chargeback başvurularının kabulü; Visa ve Mastercard kuralları, kartı çıkaran bankanın incelemesi, iş yerinin savunması ve somut olayın özelliklerine göre değerlendirilir. Her hizmetin otomatik olarak iade edileceği anlamına gelmez.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist    www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.