EKONOMİ
Acısıyla, tatlısıyla: 2023 yılında Türkiye ekonomisi
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Yılın ilk yarısı: Heterodoks
2023 yılına, karnesinde %64,27’lik bir enflasyon, %10,3’lük işsizlik oranı, 106,9 milyar dolarlık dev bir dış ticaret açığı, 48,7 milyar dolarlık bir cari açık, 528 baz puanlık 5 yıllık CDS ve 8.167 TL’lik açlık sınırı yazan bir yılı geride bırakarak başladık. Kötü gelen karnenin sebebi olarak ise yaklaşık 1,5 yıldır uygulanmakta olan, parasal genişlemeci “Türkiye Ekonomi Modeli” gösteriliyordu.
Başta Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati olmak üzere üst düzey bürokratlar modelin başarılı olduğunu; istihdam, üretim ve ihracat odaklı politikalar yoluyla kalkınmanın gerçekleşeceğini ve modelin “heterodoks” bir yaklaşım olduğunu ifade ediyorlardı.
Türkiye’nin para politikası otoritesi olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) da bu modele sadık kalarak yüksek cari açık ve yüksek enflasyona rağmen ilk altı aylık dönemde politika faizini artırmadı. Aksine 50 baz puan daha azaltarak %8,5 seviyesine indirdi. Bu sırada kamu bankaları aracılığıyla yapılan döviz müdahaleleri yoluyla dolar/TL’nin sakin kalması sağlanıyor ve bu sayede aylık/yıllık enflasyon görünümünde bir bozulma olmuyordu. Fakat bu müdahaleler yaklaşık 40 milyar dolarlık bir döviz birikimin harcanmasına neden oldu.
Merkez ayrıca, dövize yönelimi engellemek adına kur korumalı mevduat (KKM) hesaplarını öne çıkarmak istiyor ve bankalardan müşterilerine KKM önermelerini istiyordu. KKM hesaplarına politika faizi + 300 baz puan olarak uygulanan faiz tavanının da kaldırılmasının ardından bu hesapların büyüklüğü, Mayıs ayının sonuna kadar 1 trilyon TL’den fazla büyüyerek 2,5 trilyon liraya ulaştı. KKM’nin toplam mevduatlar içindeki payı ise %24,26’ya yükseldi.
Yılın henüz ikinci ayında yaşanan ve bütün Türkiye’yi yasa boğan Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri, kamuoyunda adeta bir şok etkisine neden oldu. Arama kurtarma ve yardım faaliyetleri haftalarca sürdü. 50 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetti, 100 binden fazla vatandaşımız ise yaralandı.
Depremin etkilendiği 11 ilde oluşan hasar, milyar dolarlarla ifade ediliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilgili kurumlara 100 milyar TL’lik acil durum ödeneği aktarıldığını söyledi ve yıkılan evlerin yeniden yapılması için bir yıllık süre istedi. Bu sırada Dünya Bankası, EBRD gibi kurumlar ve vatandaşlar, deprem bölgesine milyarlarca dolarlık yardımda bulundu.
Depremin bölgede yol açtığı hasarın bütçeye getirdiği yük ve geride kalanların yaralarını sarma çalışmaları nedeniyle Maliye’nin ileriki süreçte daha ihtiyatlı davranacağı ve bütçe harcamalarının en azından bir süreliğine sınırlandırılacağı düşünüldü. Fakat beklendiği gibi olmadı. Ufuktaki 14 Mayıs seçimlerinden önce, bir süredir ekonomiden memnun olmayan seçmenin en azından bir ölçüde tatmin edilmesi gerekiyordu.
Sonuç olarak kamu harcamalarında gaza basıldı ve Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından inşa edilecek 500 bin konut, 250 milyar TL’lik Kredi Garanti Fonu paketi, Hazine’ye maliyeti 300 milyar lirayı aşacağı tahmin edilen emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) düzenlemesi, esnafa ucuz maliyetli 100 milyar TL’lik kredi paketi gibi pek çok harcamaya girişildi. Bu sırada Merkezî Yönetim Bütçe Dengesi 483,2 milyar TL açık verirken, Merkezî Yönetim Borç Stoku ise 2022 yılının Aralık ayında bulunduğu 4 trilyon lira seviyesinden 5,6 trilyon liraya kadar yükseldi.
Seçim öncesi bir yandan kamu harcamalarında artışlar yapılırken, bir yandan da ucuz krediye ulaşımının sağlanması gerekliydi. Bu noktada yine TCMB devreye girerek, ticari kredi ve ihtiyaç kredisi faizleri için bir çeşit örtülü sınır getirdi. Buna göre bankalar, ticari kredi ve ihtiyaç kredisi faizlerinde TCMB referans oranının 1.4 katının aşılması durumunda %20, 1.8 katının aşılması durumunda ise %90 oranında menkul kıymet tesis etmek zorunda kalacaktı. Sonradan yapılan bir düzenleme ile 70 bin liranın altındaki ihtiyaç kredileri bu düzenlemenin dışında tutuldu.
Düzenleme sonucunda bankaların ticari kredilere uygulamakta olduğu ortalama faiz oranı %14’lere kadar geriledi. Fakat bir önceki yıl getirilen TL mevduat payı hedeflerinden dolayı mevduat faizleri ortalama %20’nin üzerinde seyrediyordu ve bankalar ek menkul kıymet tesis etmek durumunda kalmamak için bu oranları düşürmek istemiyordu. Dolayısıyla bankalar, açılan mevduat-kredi makası nedeniyle adeta ticari kredi açtığı için zarar eder hâle geldi. İhtiyaç kredilerinde ise 70 bin TL’nin altında kredi açmamaya başladı.
14 Mayıs’ta yapılan ilk tur seçimlerine böyle bir ortamda gidildi. Seçimi Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan %49,5’lik oy oranı ile birinci sırada tamamladı. Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu toplam oyların %44,9’unu alarak ikinci olurken, Ata İttifakı’nın adayı Sinan Oğan ise %5,2’sini olarak üçüncü oldu.
Hiçbir adayın %50+1 şartını sağlamıyor olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kaldı. Fakat gerek aldığı oy oranının %50’ye çok yakın olması, gerekse de Cumhur İttifakı’nın TBMM’de çoğunluğu elde etmesi nedeniyle ikinci turu Erdoğan’ın kazanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Seçimin ardından Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) 650 baz puanın üzerine çıkarken, BIST 100 endeksi ise %6,14 kayba uğradı.
İkinci tur öncesinde ekonomide işler daha da sıkılaştı. Merkez Bankası dövizde seçim paniğiyle ani yükselişleri önlemek adına bankaların günlük döviz alım limitini %25 daralttı ve gerçek kişiler için dövizden TL’ye dönüşüm hedefini %5’ten %15’e çıkarttı. Merkez’den yapılan duyuruda bu hedefin Temmuz ayında %30’a çıkartılacağı da hatırlatıldı. Hedefi tutturamayan bankalara ise hedefi tutturdukları zamana kadar %10 ilave menkul kıymet tesisi getirilecekti.
Varlıklarının bir nevi “bloke” olmasını istemeyen bankalar gönülsüz de olsa mevduat faizlerini artırma yoluna gittiler. Böylece mevduat-kredi makası daha da açıldı ve hem krediye hem de dövize erişim imkanı oldukça sınırlı hâle geldi. Kararın ardından bankaların müşterilerine sadece beş bin dolarlık ufak bir döviz alım limiti açtığı ve yalnızca sabah saat 11.00’e kadar döviz satışı yaptığı yazılmaya başlandı. Acil dövize ihtiyacı olan firmalar ise ihtiyaçlarını Kapalıçarşı gibi yerlerden fiziksel döviz alımı yaparak temin etmek durumunda kalıyordu.
Yeni uygulamaların hayata geçirildiği hafta, uzun süre sonra bir ilk daha yaşandı. TCMB’nin swaplar dahil net uluslararası rezervleri uzun zaman sonra ilk kez eksi seviyeyi gördü. Yapılan hesaplamalara göre TCMB net uluslararası rezervleri 19 Mayıs haftasında eksi 0,2 milyar dolara gerilerken, 26 Mayıs haftasında ise eksi 4,4 milyar dolara düşmüştü. Böylece Merkez Bankası’nın net rezervleri 2 ay gibi bir sürede 23 milyar dolardan fazla erimiş oldu.
Fakat yine de hedeflenene ulaşıldı. Altın ve swaplar dahil brüt rezervlerin 100 milyar doların altına inmesi, net uluslararası rezervlerin eksiye dönmesi ve reel sektör ile ticari kredilerin durma noktasına gelmesine rağmen TCMB, dolar/TL’yi seçim öncesine kadar 20’nin altında tutmayı başardı. Takvimler 26 Mayıs 2023’ü gösterdiğinde dolar/TL 19,97 seviyesindeydi.
Nitekim beklenen oldu. 28 Mayıs’ta yapılan ikinci tur seçimlerini Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan, toplam oyların %52,18’ini alarak kazandı. Erdoğan, seçim zaferi sonrasında yaptığı balkon konuşmasında, “Enflasyonun yol açtığı fiyat artışlarından kaynaklanan sıkıntıları gidermek, refah kayıplarını telafi etmek, önümüzdeki günlerin en acil konu başlığıdır” dedi ve “Bunlar laf ola beri gele. Yaparsak biz yaparız. Faiz 8,5… Enflasyon da inecek görürsünüz” diye de ekledi.
Erdoğan’ın açıklamalarının ardından gözler yeni açıklanacak olan kabineye çevrildi. Acaba Cumhurbaşkanı, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na “Faiz sebep enflasyon sonuçtur” tezini savunan, Türkiye Ekonomi Modeli’ni sürdürecek birini mi atayacaktı? Yoksa rasyonel politikaların uygulanmasının yanında olan ve bir süredir de kamuoyunda ismi sıkça anılan sürpriz bir isim, 5 yıl önce ayrıldığı bakanlık koltuğuna geri mi dönecekti?
Yılın ikinci yarısı: Ortodoks
Sözün özü; korkulan olmadı. 2 Haziran tarihinde yapılan yeni kabine toplantısında Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine “piyasa dostu” bir isim olarak bilinen ve bir süredir bakanlık görevine geri döneceği konuşulan Mehmet Şimşek’in getirildiği açıklandı. Şimşek, önceki bakanlık döneminde rasyonel politikalar uygulayarak kamu maliyesini sürdürülebilir bir biçimde yönetmiş; Erdoğan’la Merkez Bankası’nın zıt düştüğü dönemlerde ortodoks politikalar uygulayan TCMB’nin yanında durmuş ve sermaye piyasalarında uzun yıllar tecrübesi bulunan başarılı bir bürokrattı. Dolayısıyla göreve gelmesi piyasa çevrelerinde ekonomi yönetiminin “rasyonel politikalara geri döneceği” şeklinde yorumlandı.
Bakan Şimşek de eski Bakan Nebati’den koltuğu devralırken yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı, öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi özlenen bir refaha ulaşmada anahtar olacaktır” ifadelerini kullanarak, rasyonel politikalara dönüş mesajı verdi.
Bakan Şimşek’in atanmasından henüz bir hafta sonra bir sürpriz daha yaşandı. TCMB Başkanlığı’na, bankanın ilk kadın başkanı olan Dr. Hafize Gaye Erkan getirildi. Erkan’ın Goldman Sachs, Marsh Mclennan ve First Republic gibi yabancı kurumlarda tecrübesi bulunan başarılı bir bankacı olduğu için ortodoks politikalar uygulamaya daha yakın olduğu düşünülüyordu. Başkan yardımcılıklarına ise yine tecrübeli isimler olan Osman Cevdet Akçay, Fatih Karahan ve Hatice Karahan atandı.
Yeni yönetim hemen kolları sıvadı ve 22 Haziran tarihinde düzenlenen Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında politika faizini 650 baz puan artırarak %15’e çıkarttı. Bu, aradan geçen 27 ayın ardından yapılan ilk faiz artışıydı. Karar sonrasında yayımlanan metinde ise verilen mesaj açıktı: “Parasal sıkılaştırma kademeli olarak güçlendirilecek, seçim öncesinde sıkılaştırılan makroihtiyati çerçeve sadeleştirilecek ve kararlar veri odaklı alınacak.” Nitekim belirtildiği gibi de oldu. TCMB Temmuz ayında 250, Ağustos ayında 750 ve Eylül ayında 500 baz puan olmak üzere peş peşe üç faiz artışı yaparak politika faizini %30 düzeyine yükseltti.
Faiz artışlarının ardından önceki dönemde eksiye düşen rezervleri tekrar inşa etme yoluna gidildi ve Eylül ayının başına kadar hem net hem de toplam rezervlerde 20 milyar dolardan fazla iyileşme sağlandı. Makroihtiyati çerçeve de kademeli olarak sadeleştirildi. Bankaların kullanılan krediler için %30 menkul kıymet tutma zorunluluğu kaldırılarak tahvil piyasasında normalleşme sağlandı; TL payına göre ilave/indirimli menkul kıymet tesis uygulaması kaldırıldı; ticari ve ihtiyaç kredilerinde referans oranına göre faiz sınırı getirilmesi uygulamasına son verildi; ayrıca yabancı para mevduattan KKM’ye dönüş hedefi de kaldırıldı.
Merkez bunları yaparken bir yandan Hazine ve Maliye Bakanlığı da maliye politikasını sıkılaştırıyordu. Mal ve hizmetlerde uygulanan %8’lik KDV oranı %10’a, %18’lik KDV oranı ise %20’ye yükseltildi. Akaryakıta uygulanan ÖTV’ye zam yapıldı ve ek MTV vergisi alınacağı açıklandı.
Yapılan düzenlemeler enflasyon görünümünü bir yandan olumsuz etkiliyor olsa da piyasa tarafından olumlu karşılandı. BIST 100 endeksi Eylül ayına kadar %60’a yakın yükselerek 7.000 puan seviyesini aştı. Beş yıllık CDS ise 200 baz puandan fazla azalışla 377 baz puana kadar geriledi.
Fakat bir sorun vardı. Merkez, kamu bankaları aracılığıyla piyasaya yapılan döviz müdahalelerini sınırladığı için dolar/TL sert bir yükseliş kaydederek 27 lira seviyesine ulaşmış, bu durum aylık enflasyonun Temmuz ayında %9,49, Ağustos ayında %9,09, Eylül ayında ise %4,75 olmasına sebep olmuştu. Ayrıca yönetimin kur korumalı mevduat hesapları için ödemek durumunda kaldığı kur farkları yüzünden piyasada likidite bolluğu oluşmuş, bu nedenle faizlerde istenen yükseliş de sağlanamamıştı.
Yönetim kur korumalı mevduatla mücadele etmek zorundaydı, zira döviz yükseldikçe yapılan kur farkı ödemeleri de artıyor; faizlerde istenilen seviye sağlanamıyor; etkin rezerv birikimi yapılamıyordu. Bunun sonucunda Merkez Bankası, KKM hesapları için önce %15, ardından %30 zorunlu karşılık uygulaması getirerek piyasadan 350 milyar liralık likiditeyi çekti. Mevduat dağılımında KKM’nin TL payının içinde sayılmayacağı ilan edildi ve bankalara KKM’den TL mevduata dönüşüm hedefi getirildi. Kararların ardından geçen 3 aylık dönemde, 3 aya kadar vadeli TL mevduat faizi 2000 baz puandan fazla artışla %52,17’ye yükselirken, KKM stoku da 700 milyar TL’den fazla eriyerek 2,6 trilyon TL’ye indi. Toplam mevduatlar içinde KKM payı ise %18,5’e geriledi.
Merkez Bankası ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından Eylül ayına kadar atılan sıkılaştırma adımların ardından 3 yıllık Orta Vadeli Program (OVP) da açıklanarak yeni yönetimin hedefleri belirlendi. Hedef, enflasyonun kademeli bir biçimde düşürülerek 2026 yılında tek haneye indirilmesi, bu sırada ekonomik büyümenin yıllık %4-5 bandında tutulması ve her yıl 900 bin kişiye istihdam sağlanmasıydı.
Hedeflerin de net olarak belirlenmesinin ardından Merkez, öncelikle tüketici kredilerinde olmak üzere parasal sıkılaştırmaya devam etti. Eylül ayının ardından yapılan üç toplantıda politika faizi toplamda 1.250 baz puan artırılarak %42,5 seviyesine yükseltildi. Ortalama kredi faizleri de sırasıyla ihtiyaç kredileri için %64,1’e, ticari krediler için %52,4’e, konut kredileri içinse %41,9’a yükseldi. 3 aya kadar vadeli TL mevduat faizleri de bu sırada %52,1’e çıktı.
Bir yandan tüketici kredileri sınırlanırken, diğer yandan da yatırım ve döviz kazandırıcı işlemler için kullandırılan kredilerin büyümesi teşvik edildi. Toplam yatırım tutarı en az 1 milyar Türk lirası olan yatırım projelerine verilecek 10 yıl vadeli yatırım taahhütlü avans kredileri (YTAK) duyurulurken, ihracatçılara kullandırılan reeskont kredilerinin limitleri de toplamda 10 kat artırılıp, faizleri sınırlandı.
Sonuç
Türkiye ekonomisi yıla zorlu bir ilk yarıyla başlamış olsa da devre arasında yapılan değişiklikler ekonomide tekrardan öngörülebilirliği artırdı. Yeni ekonomi yönetimi tarafından uygulanan ortodoks politikalar, uygulamaya konduğu ilk iki çeyreklik dönemde enflasyon hariç olmak üzere ekonominin temel göstergelerinde gözle görülür iyileşmelere yol açtı. Haziran-Kasım döneminde verilen dış ticaret açığı bir önceki yıla kıyasla %20,2 azalışla 43,5 milyar dolara gerilerken, Eylül ve Ekim aylarında toplamda 2 milyar dolar cari fazla verildi. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi 300 baz puandan fazla azalışla 275 baz puan ile son 2 yılın en düşük seviyesine gerilerken, Haziran-Aralık döneminde 2,7 milyar dolarlık kısmı hisse senedi, 2 milyar dolarlık kısmı da DİBS tarafından olmak üzere toplam 4,7 milyar dolarlık portföy girişi sağlandı.
Yabancı kurumların yeni uygulamalara bakışı da olumlu. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P) takvim dışı bir değerlendirme ile Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan pozitife çevirirken, parasal sıkı duruşun korunması durumunda not artırımı da yapılabileceğini bildirdi. Fitch Ratings ise not görünümünü negatiften durağana çıkardı. JP Morgan, Goldman Sachs, Deutsche Bank gibi uluslararası yatırım bankaları da yayımladıkları yatırımcı raporlarında Türk lirasının risk/getiri dengesinde olumlu tarafta yer almaya başladığına dair yorumlara yer verdi.
Büyüme kompozisyonu da değişime uğruyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan üçüncü çeyrek GSYH verilerine göre, yeni yönetimin göreve geldiği 2023 yılının üçüncü çeyreğinde GSYH bileşenleri arasından yatırımları temsil eden gayri safi sabit sermaye oluşumu %14,7 ile hem tüketim hem de ithalattan daha hızlı büyüdü. Bu performans en son pandeminin sona ermekte olduğu 2021 yılının dördüncü çeyreğinde kaydedilmişti.
Bunların dışında özellikle enflasyon tarafında döviz artışı ve vergi artışlarını takiben ciddi bir yükseliş gerçekleşti, fakat TCMB’ye göre bu beklenmedik bir şey değil. Merkez’in projeksiyonlarına göre manşet enflasyon yıl sonunda %65’e ulaşıp, 2024 Mayıs’ta %70-75 aralığında tepe yapacak. Ardından Haziran ayından itibaren düşüşe geçerek yılı %36 seviyesinden kapatacak.
Sonuç olarak parasal sıkılaştırıcı duruşun sürdürülmesi durumunda Türkiye ekonomisi uzun vadede enflasyon sorununu çözebilir ve yabancı yatırımcıların geri dönüşü ile birlikte döviz rezervlerinde ve özellikle dolar/TL’de daha güçlü bir görünüme kavuşabilir. Fakat tüm bunlar biraz da ortodoks politikalarda kararlılığın sürdürülmesine ve tekrardan popülist politikalara dönülmemesine bağlı.
Emircan YAMAN
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
4 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
6 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.040)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.605)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.523)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- 2026 ikinci çeyrek finansal sonuçlarını açıklayan 23/07/2026
- TCMB karar günü: Petrol yükseliyor, manevra alanı daralıyor 23/07/2026
- İş Bankasından 12 yıl vadeli katkı sermaye niteliğinde eurotahvil ihracı 23/07/2026
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
