Connect with us

Erol Taşdelen

Gümüşhane’den Muğla’ya: Türkiye Maden Ruhsatlarıyla Kuşatılıyor mu?

Türkiye’nin Altı Maden, Üstü Yaşam Alanı: Ruhsat Haritası Ne Anlatıyor?… Maden mi, Su mu, Tarım mı? Türkiye’nin Yeni Kalkınma İkilemi… Bankalar İçin Yeni Risk: Maden Kredilerinde ESG Alarmı

Yayınlanma:

|

Erol TAŞDELEN | BankaVitrini.com

Türkiye’de maden ruhsatları yalnızca çevre meselesi değil; tarım, su güvenliği, kırsal ekonomi, turizm, ihracat, finansman ve kamu yönetimi meselesi haline geldi. TEMA Vakfı’nın MAPEG verileriyle yaptığı çalışmalara göre Gümüşhane’nin %93’ü, Kütahya’nın %92’si, Giresun’un %85’i, Rize’nin %82’si, Trabzon’un %77’si, Ordu’nun %74’ü, Artvin ve Eskişehir’in %71’i IV. Grup madencilik faaliyetlerine ruhsatlı durumda. Resmi makamlar ise fiili kazı alanlarının hiçbir ilde %1’i geçmediğini belirterek “ruhsat alanı” ile “kazı alanı”nın karıştırıldığını savunuyor. Ancak tartışmanın özü tam da burada başlıyor: Bir alan bugün kazılmıyor olabilir; fakat ruhsatlandırılmış olması, gelecekteki kullanım hakkı ve ekolojik baskı açısından kritik bir eşiktir.

1. Temel mesele: “Ruhsatlı alan” ile “kazılmış alan” aynı şey değil

Bu tartışmada iki ayrı gerçek yan yana duruyor.

Birinci gerçek: Türkiye’de birçok ilde çok geniş alanlar maden ruhsat sahası olarak tanımlanmış durumda. TEMA Vakfı’nın açıklamasına göre Gümüşhane %93, Kütahya %92, Giresun %85, Rize %82, Trabzon %77, Ordu %74, Artvin %71, İzmir %70, Muğla %59 oranında IV. Grup madencilik faaliyetlerine ruhsatlı.

İkinci gerçek: İletişim Başkanlığı’nın 8 Nisan 2026 tarihli açıklamasına göre fiili kazı alanları, iddia edilen ruhsat oranlarının çok altında; örneğin Artvin’de binde 1, Kütahya’da binde 4,1, Trabzon’da on binde 3, Muğla’da binde 4,5, Ordu ve Gümüşhane’de on binde 8 seviyesinde.

Yani kamu tarafı “kazılan alan küçük” diyor; çevre örgütleri ise “ruhsatlandırılmış alan büyük ve bu gelecek riskidir” diyor. BankaVitrini açısından kritik analiz noktası şudur: Fiili kazı bugünün bilançosudur; ruhsatlandırma ise geleceğin opsiyon hakkıdır.

2. 386 bin ruhsat iddiası nereden geliyor?

Kamuoyunda dolaşan “Türkiye’de 386 bin maden ruhsatı verildi” iddiası, özellikle 2008–2023 döneminde verilen ruhsat sayısına dayandırılıyor. Gazete Oksijen’in BirGün’e dayandırdığı haberde, 1923–2002 arasında toplam 1.186 maden ruhsatı verildiği, 2008–2023 döneminde ise ruhsat sayısının 386 bine ulaştığı; MAPEG verilerine göre 2026 başı itibarıyla işletme izinli ruhsat sayısının 7.628 olduğu aktarılıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: “386 bin” ifadesi yürürlükteki aktif işletme ruhsatı sayısı ile aynı şey değildir. Bu rakam; dönemsel ruhsatlandırma, başvuru, arama, ihale, işletme ve farklı ruhsat süreçlerinin toplamı olarak değerlendirilmelidir. Buna karşılık aktif işletme izinli ruhsat sayısı çok daha düşüktür. Bu nedenle haber dilinde şu ayrım mutlaka korunmalıdır:

Ruhsat verilmesi ≠ madenin hemen açılması
Arama ruhsatı ≠ işletme izni
Ruhsat sahası ≠ fiili kazı alanı

Ancak bu ayrımlar ruhsatlandırmanın yarattığı planlama riskini ortadan kaldırmaz.

3. En yüksek riskli iller: Karadeniz, Ege ve iç bölgeler

TEMA’nın çalışmalarına göre ruhsat yoğunluğu yalnızca tek bir bölgeye sıkışmış değil. Karadeniz’de Gümüşhane, Giresun, Rize, Trabzon, Ordu ve Artvin öne çıkarken; Ege’de Kütahya, Uşak, İzmir ve Muğla; İç Anadolu ve doğuda Eskişehir, Sivas, Erzurum, Afyonkarahisar, Erzincan-Tunceli gibi iller dikkat çekiyor.

Ruhsat yoğunluğu yüksek bazı iller

İl / Bölge Ruhsatlılık oranı
Gümüşhane %93
Kütahya %92
Giresun %85
Rize %82
Uşak %80
Çanakkale-Balıkesir / Kaz Dağları %79
Trabzon %77
Ordu %74
Artvin %71
Eskişehir %71
İzmir %70
Muğla %59

Kaynak: TEMA Vakfı açıklamaları.

4. Doğu Karadeniz neden bu kadar kritik?

Doğu Karadeniz’de mesele yalnızca maden değildir. Bölge; dik yamaçlar, heyelan riski, yoğun yağış, orman varlığı, fındık ve çay üretimi, yayla turizmi, su havzaları ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kırılgan bir ekosisteme sahiptir.

TEMA’nın Giresun, Gümüşhane, Rize ve Trabzon çalışmasına göre Gümüşhane’de 823 adet IV. Grup maden ruhsatı bulunmakta ve ilin %93’ü ruhsatlı görünmektedir. Aynı çalışmada Gümüşhane’de orman alanlarının %97’sinin, meraların %99’unun ve tarım alanlarının %77’sinin IV. Grup madenlere ruhsatlandırıldığı belirtiliyor.

Rize için de tablo çarpıcıdır: MAPEG verilerine dayanan TEMA çalışmasına göre Rize’de 229 adet IV. Grup maden ruhsatı bulunmakta, çalışma alanının %82’si madenlere ruhsatlı görünmektedir. Rize’de orman alanlarının %82’si, tarım alanlarının %77’si ve orman içi açıklıkların %96’sı ruhsat kapsamındadır.

Trabzon’da ise 338 adet IV. Grup maden ruhsatı olduğu, ilin %77’sinin ruhsatlı olduğu; Sürmene ve Dernekpazarı ilçelerinin tamamının IV. Grup madenlere ruhsatlandırıldığı belirtiliyor.

Bu veriler, Karadeniz için şu soruyu gündeme getiriyor: Bölgenin ekonomik geleceği maden mi, su-tarım-turizm dengesi mi olacak?

5. Korunan alanlar bile ruhsat baskısı altında

TEMA’nın çalışmaları, yalnızca genel arazi büyüklüğünü değil; korunan alanlar, önemli doğa alanları, ormanlar, meralar ve tarım alanları üzerindeki ruhsat baskısını da gösteriyor.

Giresun’da korunan alanların %89’unun IV. Grup madenlere ruhsatlandırıldığı; tabiat parklarının %98’inin, yaban hayatı geliştirme sahalarının %100’ünün, arkeolojik sit alanlarının %100’ünün ruhsat kapsamında olduğu belirtiliyor.

Gümüşhane’de korunan alanların %97’si IV. Grup madenlere ruhsatlı; önemli doğa alanlarının tamamı ruhsat kapsamındadır.

Trabzon’da korunan alanların %97’sinin IV. Grup madenlere ruhsatlandırıldığı; milli parklar ve arkeolojik sit alanlarının tamamının ruhsat kapsamında olduğu ifade ediliyor.

Bu noktada kritik risk şudur: Koruma statüsü ile ruhsat statüsü çakıştığında, kamu yönetimi “öncelik sıralaması” yapmak zorunda kalır. Eğer ekonomik gerekçe çevresel gerekçenin önüne geçerse, ruhsatlandırma süreci fiili madenciliğe dönüşebilir.

6. Ordu ve fındık ekonomisi: Maden ruhsatı tarımsal ihracat riski mi?

Ordu için yeni açıklanan TEMA çalışmasına göre ilin %74’ü madenlere ruhsatlı. Cumhuriyet’in haberine göre çalışma, Ordu’nun 435 maden ruhsatına bölündüğünü ve ilin su varlığı, tarım alanları, canlı tür çeşitliliği ve fındık ihracatı açısından yüksek risk altında olduğunu ortaya koyuyor.

Ordu özelinde mesele yalnızca çevresel değildir. Fındık, Türkiye’nin stratejik tarımsal ihracat ürünlerinden biridir. Maden ruhsatlarının fındık bahçeleri, su havzaları ve kırsal yerleşimlerle çakışması şu riskleri doğurur:

Toprak kaybı, ürün veriminde düşüş, su kaynaklarında kirlenme, kırsal göç, üretim maliyetlerinde artış, tarımsal ihracatta kalite riski.

Bu nedenle Ordu’daki ruhsat tartışması, aynı zamanda tarımsal ihracatın sürdürülebilirliği tartışmasıdır.

7. Muğla: Turizm, zeytinlik, orman ve maden baskısı

Muğla için TEMA’nın genel listesinde ruhsatlılık oranı %59 olarak yer alıyor. Ancak Muğla’nın önemi, oran kadar ekonomik yapısından kaynaklanıyor. Muğla; turizm, zeytinlik, orman, kıyı ekosistemi ve termik santral-linyit tartışmalarının kesiştiği bir il.

2025 yılında yürürlüğe giren 7554 sayılı Kanun ile zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetlerine ilişkin yeni düzenlemeler getirildi. Hukuk bürolarının değerlendirmelerine göre düzenleme, başka yerde faaliyet yapılamadığının ispatı, Bakanlık izni ve kamu yararı değerlendirmesiyle zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetinin önünü açıyor; taşınamayan zeytinler için yeni zeytin sahası kurulması ve rehabilitasyon bedeli gibi yükümlülükler öngörüyor.

Bu düzenleme, özellikle Akbelen, Milas, Yatağan ve zeytinlik alanlar üzerinden Muğla’yı daha kritik hale getiriyor.

8. Resmi görüş: “Fiili kazı oranı çok düşük”

İletişim Başkanlığı’nın açıklamasına göre ruhsatlandırılmış alanların “tamamının kazılacağı” yönündeki yorumlar doğru değil. Açıklamada, fiili kazı oranlarının hiçbir ilde %1’i geçmediği; örneğin Artvin’de binde 1, Giresun’da on binde 4, Kütahya’da binde 4,1, Trabzon’da on binde 3, Muğla’da binde 4,5 olduğu belirtildi. Ayrıca maden faaliyetleri sona eren alanların rehabilitasyonla doğaya kazandırılmasının kanuni zorunluluk olduğu vurgulandı.

Bu resmi açıklama önemlidir. Çünkü kamu, çevre örgütlerinin verdiği yüksek yüzdelerin “kazılmış alan” değil “ruhsat alanı” olduğunu belirtiyor. Ancak bu savunmanın zayıf noktası şudur: Ruhsat alanı küçük bir idari işlem değil, gelecekte yatırım, izin, ÇED, yol, enerji hattı, kırma-eleme tesisi, atık sahası ve su kullanımı gibi süreçleri başlatabilecek hukuki zemindir.

9. Finansal analiz: Maden ruhsatı “doğa riski” değil, kredi riski de yaratır

BankaVitrini açısından konunun önemli tarafı şudur: Madencilik ruhsatları yalnızca çevre haberi değildir; aynı zamanda bankacılık, kredi, sigorta, teminat, ESG ve itibar riski konusudur.

Bankalar için risk başlıkları:

  1. ÇED ve izin riski: Proje izin alamazsa kredi geri ödeme planı bozulur.
  2. Toplumsal tepki riski: Yerel direnç projeyi durdurabilir.
  3. Hukuki iptal riski: Ruhsat, ÇED veya orman izni yargıdan dönebilir.
  4. ESG riski: Uluslararası fonlama sağlayan bankalar için çevre uyum kriterleri ağırlaşır.
  5. Teminat riski: Ruhsat teminat gibi görülse de fiili işletmeye dönüşmediğinde nakit akışı yaratmaz.
  6. Rehabilitasyon maliyeti: Maden kapandıktan sonra doğayı eski haline getirme maliyeti finansal yük doğurur.
  7. Sigorta riski: Heyelan, sel, atık barajı, siyanür, ağır metal ve su kirliliği riskleri sigortalanabilirliği zorlaştırır.

Bu nedenle bankalar, maden projelerine kredi verirken yalnızca ruhsat varlığına değil; su havzası, tarım alanı, yerleşim yeri, korunan alan, dava geçmişi, yöre halkı tepkisi ve rehabilitasyon bütçesine de bakmak zorundadır.

10. Ekonomik büyüme mi, düşük katma değerli kaynak ihracı mı?

Madencilik savunucuları, Türkiye’nin yer altı kaynaklarını ekonomiye kazandırması gerektiğini, enerji ve hammadde ithalatını azaltmanın cari açık açısından önemli olduğunu savunuyor. Bu argüman tamamen yanlış değildir. Türkiye’nin bor, krom, mermer, altın, bakır, feldspat, linyit ve nadir element potansiyeli vardır.

Ancak sorun şurada başlıyor: Eğer madencilik düşük katma değerli cevher çıkarımı olarak kalıyor, yerel halka sınırlı istihdam sağlıyor, su-tarım-turizm gelirini riske atıyor ve çevresel maliyeti kamuya bırakıyorsa, ekonomik fayda tartışmalı hale gelir.

Bu nedenle doğru soru “maden çıkarılsın mı çıkarılmasın mı?” değil; şudur:

Hangi maden, nerede, hangi teknolojiyle, hangi kamu denetimiyle, hangi yerel faydayla ve hangi çevresel teminatla çıkarılacak?

11. En kritik politika hatası: Ruhsatı kolay, denetimi zor sistem

Türkiye’de uzun yıllardır çevre örgütlerinin temel eleştirisi, ruhsatlandırma süreçlerinin kolaylaştırıldığı; buna karşılık denetim, rehabilitasyon, yerel katılım ve şeffaflık mekanizmalarının yeterince güçlü olmadığı yönünde.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın çevresel göstergelerinde 2023 itibarıyla faaliyette olan 4.317 ruhsatlı maden ocağı bulunduğu; bunların 1.562’sinin II(b), 1.208’inin II(a), 1.149’unun IV. Grup madenlerden oluştuğu belirtiliyor.

Bu tablo, ruhsat alanlarının çok geniş; fiili işletmelerin ise daha sınırlı olduğunu gösteriyor. Fakat ruhsat alanlarının büyüklüğü, gelecekteki yatırım baskısını ve arazi kullanım belirsizliğini artırıyor.

12. Türkiye’nin yeni madencilik meselesi “yer altı serveti” değil, “üstündeki hayat” meselesidir

Türkiye’nin maden politikasında artık klasik “yer altı zenginliği” söylemi yeterli değil. Çünkü yerin altında maden varsa, yerin üstünde de orman, su, tarım, köy, yayla, turizm, kültür varlığı ve insan yaşamı var.

Bugün yaşanan tartışmanın özü şudur:

Devlet “fiili kazı alanı küçük” diyor.
Sivil toplum “ruhsatlandırılmış alan çok büyük” diyor.
Yerel halk “bizim yaşam alanımız belirsizliğe açılıyor” diyor.
Bankalar açısından ise bu tablo “yüksek çevresel ve sosyal riskli kredi alanı” anlamına geliyor.

Türkiye’nin ihtiyacı madenciliği tamamen reddeden ya da her ruhsatı kalkınma diye sunan iki uç yaklaşım değildir. İhtiyaç duyulan şey; şeffaf, bilimsel, yerel katılıma açık, su ve tarım güvenliğini önceleyen, rehabilitasyon maliyetini şirketlere gerçekçi biçimde yükleyen, bankacılık sistemini de ESG sorumluluğuna dahil eden yeni bir madencilik rejimidir.

Aksi halde Türkiye, kısa vadeli maden geliri için uzun vadeli tarım, su, turizm ve kırsal yaşam sermayesini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist   www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Fonlarda Kaybolan Para Reel Sektöre Aksaydı Türkiye’de Ne Değişirdi?

Yayınlanma:

|

Türkiye son günlerde yalnızca bir fon tasfiyesi tartışmıyor. Aslında çok daha büyük bir ekonomik soruyla karşı karşıya: Tasarrufların ne kadarı üretime, yatırıma ve istihdama yöneliyor; ne kadarı finansal getiri arayışı içinde sistemin kendi içinde dolaşıyor?

17 Eylül 2026’da alınan kararlarla 7 portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören fonları kapatıldı ve çok sayıda fon tasfiye sürecine girdi. SPK’nın açıklamasına göre tasfiye kapsamındaki fonlarda yatırımcılara ara ödeme yapılması kararlaştırıldı; ödeme, yatırımcının nihai hak edişinden mahsup edilmek üzere ve fon başına 1 milyon TL ile sınırlı tutuldu.

Ortaya çıkan büyüklük ise dikkat çekici.

Tasfiye sürecinin 455 bin 758 yatırımcıyı ve yaklaşık 891 milyar TL’lik fon büyüklüğünü ilgilendirdiği bildiriliyor.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: 891 milyar TL’nin tamamı “kaybolmuş para” değildir.

Bu rakam fonların toplam büyüklüğünü ifade ediyor. Dolayısıyla tamamının ekonomide yok olduğu veya yatırımcıların tamamının bu parayı kaybettiği sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Ancak bu büyüklük bize, Türkiye’de tasarrufların ulaştığı finansal ölçeği gösteriyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Bu paranın önemli bir bölümü son bir yılda reel sektörün üretim, yatırım ve işletme sermayesi ihtiyacına yönlendirilebilseydi Türkiye ekonomisinin fotoğrafı bugün nasıl olurdu?

“Para yok” değil, paranın yönü tartışılmalı

Türkiye’de şirketlerin en büyük sorunlarından biri uzun süredir finansmana erişim.

TCMB’nin Finansal İstikrar Raporu da sıkı finansal koşulların etkisiyle reel sektörün borçluluğunun tarihsel ortalamanın altında kaldığını, buna karşın KOBİ kredilerinde takipteki alacak oranlarının yükselme eğilimini koruduğunu belirtiyor.

Üstelik kredi ucuz değil.

TCMB’nin Eylül 2026 verilerinde TL ticari kredi faizleri yüzde 49,3 seviyesinde bulunuyordu. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 düzeyindeydi.

Şimdi bir tarafta yüz milyarlarca liralık finansal varlık birikimi, diğer tarafta finansmana erişmekte zorlanan işletmeler var.

İşte ekonomik paradoks tam burada ortaya çıkıyor.

O para fabrikaya gitseydi…

Elbette “891 milyar TL’nin tamamı fabrikalara aktarılsaydı” gibi mekanik bir hesap yapmak doğru olmaz.

Çünkü fon yatırımcısının parasının tamamı krediye dönüştürülemez. Ayrıca fonların önemli bir bölümü zaten çeşitli finansal araçlara yatırım yaparak ekonominin finansmanına dolaylı katkı sağlıyor.

Ama düşünce deneyini biraz genişletelim:

Diyelim ki yüz milyarlarca liralık tasarrufun önemli bir bölümü;

  • makine ve teçhizat yatırımlarına,
  • işletme sermayesine,
  • ihracat finansmanına,
  • KOBİ yatırımlarına,
  • enerji yatırımlarına,
  • teknoloji ve Ar-Ge’ye,
  • istihdam yaratacak yeni kapasite yatırımlarına yönlendirilebilseydi…

Bugün yalnızca “para nerede?” sorusunu değil, “para neden üretimde değil?” sorusunu konuşuyor olurduk.

Nitekim kamu da reel sektörün finansmana erişim sorununu azaltmak için farklı programlar uyguluyor. 2026’da imalat sanayisine yönelik program kapsamında 100 milyar TL’lik finansmana erişim imkânı açıklanırken, KOBİ’lere yönelik başka bir programda 37,5 milyar TL kredi erişimi hedeflendi.

Bu rakamların yanında yüz milyarlarca liralık tasarruf havuzunun büyüklüğü daha da anlamlı hale geliyor.

Sorun sadece fonlarda değil

Burada tartışılması gereken daha geniş bir ekonomik model var.

Türkiye’de yüksek enflasyon dönemlerinde vatandaşın tasarrufunu koruma refleksi anlaşılabilir. Yatırımcı daha yüksek getiri arıyor. Fonlar da bu ihtiyaca cevap veriyor.

Fakat ekonomi açısından kritik olan şu:

Tasarruf → finansal getiri → tüketim
ile
Tasarruf → yatırım → üretim → istihdam → ihracat → gelir

aynı ekonomik sonuçları doğurmuyor.

Birincisi servetin finansal sistem içerisinde yeniden dağılımını sağlayabilir.

İkincisi ise ekonominin üretim kapasitesini büyütür.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise yalnızca daha fazla para değil; tasarrufları üretken yatırımlara yönlendirebilen bir finansman mimarisi.

“Fon mağduru” tartışması bize başka bir şey daha gösterdi

SPK, yeni rehber düzenleme sürecinde özellikle para piyasası fonları ve hisse senedi serbest fonlarında ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve borsadaki olağandışı fiyat hareketleri üzerinden oluşabilecek sistemik risklere dikkat çekti. Düzenlemenin amaçları arasında yatırımcı tasarruflarının korunması, şeffaflığın artırılması ve manipülasyon imkânlarının sınırlandırılması bulunuyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca: “Vatandaşın parası ne olacak?” sorusundan ibaret değil.

Bunun yanında: “Tasarruf sahibinin parasını hangi mekanizma üretime taşıyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.

Son söz

Türkiye’nin sermayesi var.

Türkiye’nin tasarruf sahibi de var.

Türkiye’nin girişimcisi, sanayicisi ve yatırım yapmak isteyen şirketleri de var.

Ancak bu üç unsurun aynı anda buluşmasını sağlayacak güvenli, şeffaf, erişilebilir ve üretim odaklı finansman kanallarına ihtiyaç var.

Belki de bugün fon krizinden çıkarılacak en önemli ders şu: Ekonomide mesele yalnızca ne kadar para olduğu değildir. Asıl mesele, paranın nereye aktığıdır.

Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Fonlarda dolaşan yüz milyarlarca liranın önemli bir bölümü son bir yılda reel sektörün damarlarına, fabrikalara, makinelere, ihracata ve istihdama aksaydı; bugün Türkiye ekonomisi nasıl bir yerde olurdu?

Bu sorunun cevabı yalnızca fon yatırımcılarını değil, sanayiciyi, KOBİ’yi, çalışanı, bankayı ve bütün ekonomiyi ilgilendiriyor.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

150 Milyon TL Kredi Hayali Kurmayın! KOSGEB’de Limit Böyle Eriyor

KOSGEB’in 150 Milyon TL’lik Kredi Desteğinde Kritik Detay: Reklamdaki Rakamı Tam Kullanamayabilirsiniz!

Yayınlanma:

|

KOSGEB’in istihdam odaklı destek programında açıklanan KOBİ firmaları için 50 milyon TL ve KOBİ Dışı Ticari Firmalar için 150 milyon TL’lik kredi limitleri, işletmeler tarafından “kullanılabilecek kesin kredi tutarı” olarak algılanmamalı.

Çünkü açıklanan üst limitler, bazı işletmeler için çeşitli kriterler nedeniyle aşağı çekilebiliyor.

Daha önce aynı kapsamda kredi kullanıldıysa, kullanılan tutar yeni limitten düşülüyor. Bunun yanında işletmenin toplam borçluluğu da kredi tutarını etkileyebiliyor. Toplam borcun işletme kârının 3 katını aşması halinde ayrıca kesinti uygulanıyor.

“150 milyon TL kredi alırım” diye plan yapmayın!

Bu nedenle işletmelerin finansal planlamasını yalnızca KOSGEB’in açıkladığı üst limit üzerinden yapmaması gerekiyor.

Kredinin üst limitinden tam yararlanabilmek için;

  • Daha önce bu kapsamda kullandırım yapılmamış olması,
  • İşletmenin borçluluk seviyesinin düşük olması,
  • KOSGEB’in diğer başvuru ve uygunluk kriterlerinin sağlanması önem taşıyor.

Özetle; “KOSGEB 150 milyon TL kredi veriyor” demek, her işletmenin hesabına 150 milyon TL aktarılacağı anlamına gelmiyor.

Krediyi tam kullanırım diye plan yapmayın; önce işletmenizin geçmiş kullandırımını ve borçluluk oranını kontrol edin.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

ENGELLİLERİN ÖNÜNE YENİ ENGELLER Mİ KONULUYOR?

Yayınlanma:

|

%90 sınırı, ÖTV’siz araç ve engelli raporları yeniden tartışma konusu

Engellilere yönelik düzenlemelerin amacı yaşamı kolaylaştırmak olması gerekirken, son dönemde yapılan bazı değişiklikler “hak kaybı” tartışmasını beraberinde getirdi. Özellikle ÖTV’siz araç uygulamasında getirilen yeni şartlar ve %90 engellilik oranının kritik bir eşik haline gelmesi, %90’ın altında kalan engellilerin durumunu yeniden gündeme taşıdı.

En dikkat çekici başlıklardan biri ÖTV’siz araç hakkı. 2024 sonunda yapılan düzenlemeyle engellilerin yeniden ÖTV istisnalı araç alabilme süresi 5 yıldan 10 yıla çıkarıldı. Araçlarda en az %40 yerli katkı şartı getirildi ve araç bedeline de sınır konuldu. 2026 yılı için bu sınır 2 milyon 873 bin 900 TL olarak uygulanıyor.

Böylece ÖTV istisnası tamamen kaldırılmamış olsa da, hak kapsamındaki araçlara erişim şartları önemli ölçüde daraldı.

%89 İLE %90 ARASINDAKİ FARK

Tartışmanın en önemli noktalarından biri ise %90 engellilik oranı.

%90 ve üzerindeki engelliler ile %90’ın altında kalan engelliler arasında özellikle araç alımı bakımından farklı kurallar uygulanıyor. %90’ın altında kalanlarda özel tertibat ve engelin niteliğine ilişkin ilave şartlar devreye giriyor.

Bu durum şu soruyu gündeme getiriyor:

%89 engelli bir vatandaş ile %90 engelli vatandaş arasında yalnızca bir puanlık fark varken, neden bazı haklara erişimde bu kadar büyük fark oluşuyor?

Üstelik engellilik oranı yalnızca ÖTV açısından değil; çeşitli sosyal yardım ve desteklerde de önemli sonuçlar doğurabiliyor.

%87–89 RAPORLARI NEDEN DİKKAT ÇEKİYOR?

Son dönemde engelli vatandaşlardan gelen şikâyetlerde %87, %88 ve %89 gibi oranların özellikle dikkat çektiği ifade ediliyor.

Ancak önemli bir noktayı vurgulamak gerekiyor:

Hastanelerin sistematik biçimde vatandaşları %90’ın altında bırakmak amacıyla %87–89 oranında rapor verdiğini gösteren kamuya açık resmi bir istatistik bulunmuyor.

Dolayısıyla bu durum şu aşamada bir iddia ve araştırılması gereken bir konu niteliğinde.

Sağlık Bakanlığı’nın açıklaması gereken temel soru ise çok basit:

2024, 2025 ve 2026 yıllarında kaç engelli raporu düzenlendi ve bu raporların yüzde kaçı %87, %88, %89 ve %90’ın üzerinde sonuçlandı?

Bu veriler açıklanırsa, kamuoyundaki “%90’ın altında raporların arttığı” yönündeki iddiaların gerçek olup olmadığı da görülebilecek.

AYM DE %90 ALTI DÜZENLEMESİNİ GÜNDEME TAŞIDI

Anayasa Mahkemesi de 2025 yılında %90’ın altında engelliliği bulunan kişilerin ÖTV istisnasından yararlanmasına ilişkin düzenlemeyi Anayasa’nın eşitlik ve sosyal devlet ilkeleri bakımından değerlendirdi ve ilgili hükmü iptal etti.

Bu karar, engelli haklarında yüzde eşiklerinin hukuki açıdan da tartışmalı bir alan olduğunu gösterdi.

SORUN SADECE ÖTV DEĞİL

Engelli vatandaşların karşılaştığı sorunlar yalnızca araç alımıyla sınırlı değil.

Engelli raporu;

  • sosyal yardımlar,
  • vergi avantajları,
  • istihdam,
  • ulaşım,
  • belediye hizmetleri,
  • eğitim,
  • bakım ve diğer sosyal desteklerde

farklı sonuçlar doğurabiliyor.

5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun ise engellilerin eşit haklara sahip olmasını, ayrımcılığın önlenmesini ve toplumsal yaşama tam katılımını temel ilke olarak kabul ediyor.

ENGELLİNİN İHTİYACI YÜZDEYE SIĞAR MI?

Bugün tartışılması gereken temel konu belki de bu:

%89 ile %90 arasındaki bir puan, kişinin gerçek yaşamında gerçekten bir puanlık fark yaratıyor mu?

Engellilik oranı elbette objektif kriterlerle belirlenmeli. Ancak bir puanlık fark nedeniyle kişinin ekonomik ve sosyal haklarında büyük değişiklik meydana geliyorsa, sistemin yalnızca matematiksel oranlar üzerinden değil, kişinin gerçek fonksiyon kaybı ve yaşam koşulları üzerinden de değerlendirilmesi gerekiyor.

Engelli haklarının amacı engellinin önüne yeni sınırlar koymak değil, hayatındaki engelleri azaltmak olmalı.

Bankavitrini’nin sorusu ise net: ENGELLİLERİN HAYATINI KOLAYLAŞTIRMASI GEREKEN SİSTEM, YENİ HAK DUVARLARI MI ÖRÜYOR?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.