EKONOMİ
Neden 2022 yılında ekonomik bir kriz yaşanmadı?
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Çok sayıda insan için 2022 yılında ekonomik bir krizin çıkması kaçınılmaz bir sonuçtu. Fakat bu gerçekleşmedi. Bu yazıda cevabını aradığımız soru izlenen faiz politikası sonucunda bu denli kötüleşen makroekonomik göstergelerin neden bir krize neden olmadığıdır. Bu açıdan, 2022 yılı sadece Türkiye için değil, dünya iktisat literatürü için de incelenmesi gereken uzun bir yıl oldu. Bir fiyatın (faiz oranı) yarattığı tahribatın düzeyini göstermesi açısından da önemli bir vaka olarak önümüzde duruyor.
İktisatçılar genel olarak tahmin konusunda iyi değillerdir. Örneğin, ünlü iktisatçı Irving Fisher borsanın yüksek bir vadiye çıktığını ve orada kalacağını ifade ettikten birkaç hafta sonra Büyük Bunalım’la birlikte borsa çöktü. Eski Fed Başkanı Ben Bernanke Global Resesyon öncesi konut fiyatlarındaki yükselmeyi ufak bir köpük (froth) olarak yorumlamıştı, fakat kısa bir zaman sonra ABD ve dünya ekonomisi global krize girdi. Benzer şekilde 2004 yılında Robert Lucas krizleri artık aştığımızı ifade ediyordu, fakat birkaç yıl sonra büyük bir krizin ayak sesleri geliyordu. Türkiye’deki durumun bu vakalardan farkı iktisatçıların yoğun kriz beklentisi olmasına rağmen, krizin gerçekleşmemesi oldu.
Tahmin yapmak temelde sosyal alan dinamiğinin açık uçlu olmasından dolayı zordur. Anlamak doğru tahminde bulunmayı garanti etmez. Çünkü sosyal bilimlerde anlamak temel mekanizmanın işleyişine dair bir bilgidir, buna sistemin açık uçlu olduğu bilgisi de dahildir. Kontrol-dışı faktörler ve nevzuhur durumlar (emergent) öngörüyü zorlaştırır. Buna iktisatçıların kullandıkları modellerin yetersizliği de eklenince tahmin yapmak daha sorunlu hale gelir. Özellikle kullanılan matematiksel modeller iktisatçılara dayanaksız bir özgüven yükler. Modellerin nicel niteliği sofistike bir bayağılığa kapı aralar; olayların daha fazla anlaşıldığı ve kontrol edildiği düşüncesi egemen olur. Bu, özü itibariyle bir illüzyonudur. Tabii ki bu, tahminde bulunmayacağız anlamına gelmez, sadece tahmin sorunlarını dikkate almamız ve daha mütevazı olmamız gerektiği anlamına gelir. Sosyal hayat temelde geriye doğru anlaşılır ileriye doğru yaşanır. Bu yüzden, 2022 yılındaki iktisadi koşullar ve kriz yaratma potansiyeli şu an bizim için anlaşılmayı bekliyor.
Tabii burada krizden kastımızın iyi anlaşılması gerekir. Ben uzun süredir Türkiye ekonomisinin zaten yapısal kriz koşullarında olduğunu düşünüyorum. Ülke uzun bir süredir ciddi bir refah krizi içindedir; bunu kronik cari açıkta, üretimin niteliğinde, sağlıkta, yaygın yoksullukta, yüksek işsizlikte, enflasyonda, kurumsal yıkımda, sınırlanan özgürlüklerde veya en basitinden ilaç tedariki veya barınma gibi birçok alanda görmek mümkün. Fakat krizden kastım makro değişkenlerde sert çöküşler/kopmalar olma durumudur; bu anlamda 2022 yılı veya sonrasında bir kriz gerçekleşmedi. Oysa 2022 yılında gördüğümüz birçok iktisadi değer kriz düzeyindeydi. Ülke CDS’i (borç sigorta primi) 900 puanı geçti; bu 1994 ve 2001 krizleri sonrası CDS değerlerinin bile üstündeydi. Dış borçlanmadan dışlanma anlamına gelebilecek düzeyde yüksek faiz oranları oluştu (%12 gibi). Enflasyon %80’leri gördü; cari açık cumhuriyet tarihinin en yüksek değerlerine ulaştı, resmi rezervler eksi 50 milyarları gördü; gelir dağılımı şoku diyebileceğimiz keskinlikte emek aleyhine refah kayıpları oluştu; bunun gibi çok sayıda kriz öncesi ve sonrasını çağrıştıran iktisadi değerlere 2022 yılı boyunca tanık olduk.
Türkiye 2022 yılında ve sonrasında neden bir krizin ortaya çıkmadığını basitçe şu başlıklar altında açıklamaya çalışacağım:
(i) Kriz sonraki krizi öteler (ii) Döviz kurunun dizginlenmesi ve finansal kapanma (iii) makro istikrar işlevi gören gelir şoku (iv) ücretlerin asgarileşmesi (v) borca yakalanmamak (vi) servet etkisi ve (vii) kriz anlatı etkisi
(i) Kriz bir sonraki krizi öteler
Türkiye’de 2018 yılında önemli sayılabilecek bir kriz oldu. Bu dönemde “ani duruş” diye nitelendirilen sermaye çıkışı yaşandı çünkü krizle birlikte yaklaşık 15 milyar dolara yakın bir sermaye çıkışı oldu. İlerleyen dönemlerde de net sermaye çıkışları devam etti. 2022 yılına geldiğimizde Türkiye’de dış finansal sermaye 16 milyar dolar gibi oldukça sınırlı bir düzeye kadar indi. Bunun yaklaşık 14 milyar doları borsada, kalan 2-3 milyar doları ise borç senetlerindeydi.
Bu durum, yani içeride yeterince yabancı sermayenin kalmamış olması, sonraki yıllarda, özellikle 2022’de, hem kriz beklentisini artıran hem de krizi önleyen bir nedene dönüştü. Bu iki tezat durumla ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Her şeyden önce, yabancı sermaye azlığı özellikle dış ticaret açıklarının ve kısa dönem borçlarının finansmanını zorlaştırdı. Türkiye’nin kısa dönem borcu 180 milyar dolar, buna cari açığın da yaklaşık 30-40 milyar doları eklendiğinde, yaklaşık 210-20 milyar dolara ihtiyacı vardı. Türkiye uzun süre bu döviz açığı kırılganlığı üzerinde ilerledi. Bunun bir krize dönüşmesini engelleyen büyük oranda yurtiçinde dövizlerin sirkülasyonu (bankalarla yapılan swaplar), ihracat şirketlerinin merkez bankasına zorunlu döviz teslimi, net hata ve noksan kaleminde gözüken kaynağı belirsiz sermaye oldu. Fakat tüm bunlar döviz ihtiyacının zamanla ortaya çıkan büyüklüğü karşısında yeterli olmayacaktı, bu çok açık. Yani eğer seçim sonrası faiz politikasında bir değişiklik olmasaydı, bir kriz çıkma ihtimali oldukça yüksekti.
Diğer yandan, içeride kalan yabancı sermayenin azlığı aynı zamanda bir ani duruş krizinin yaşanmasını engelleyen en önemli sebep oldu. Yani sermayenin 2018 yılından sonra kaçması 2018 krizi benzeri bir krizin ortaya çıkmasını engelledi. Eğer iktidar irrasyonel faiz politikasını içeride bolca dış sermayenin olduğu bir zamanda yapmış olsaydı sermayenin çıkısını hiçbir düzenleme ile engelleyemezdi. Bu yanıyla, içeride yabancı sermayenin kalmamış olması bir ani duruş krizini önledi. Türkiye’de krizler temelde sermaye çıkışları ekeninde yaşanır. 1994 ve 2001 krizlerinde de yaşanan buydu. Latin krizleri de genelde böyledir. Bu anlamda, 2018 krizi 2022’deki krizi öteledi.
(ii) Döviz kurunun dizginlenmesi ve finansal kapanma
Türkiye’deki krizlerin önemli bir kısmı döviz kuru krizleridir veya makro dengesizlikler kendilerini döviz kurunda ciddi sıçramalar şeklinde gösterirler. Esnek döviz kuru sistemi bu şokları kısmen absorbe etseler bile Türkiye gibi ülkelerde sermaye giriş ve çıkışlarının hızı ve büyüklüğü bu esnekliği de dinlemez, sert döviz kuru hareketleri er veya geç yaşanır.
Dolarizayon, yani ikili para yapısı, bizim gibi ülkelerin döviz ile kurduğu en problemli alanlardan biridir. Türkiye’de de dolarizasyon zamanla iktisadi sorunların hem nedeni hem sonucuna dönüştü. Yaklaşık 2010 yılında beri dolarizayon artmaya devam ediyor. Döviz mevduatlarının toplam mevduat içindeki payı 2022 yılı içinde ortalama yaklaşık %55 düzeyine yaklaştı. Bu oran gerçi 2022 yılı sonunda KKM’nin etkisiyle de %44’e kadar indi. İç borcun da yaklaşık %25’i döviz cinsindendi. Dış borç da 450 milyar dolar civarındaydı. Dahası, reel sektörün tüm borçlarının %60’ı ve kamunun da tüm borçlarının yaklaşık %68’i döviz cinsindendi. Dolayısıyla, 2022 yılında ülkenin dört tarafı dövizle kuşatılmış durumdaydı. Miktarı azalan, dışardan girişi sınırlı kalan ve sürekli dışarı net çıkışı olan dövizin fiyatını kontrol etmek oldukça zor oldu. KKM bu döviz tehdidi altında Aralık 2021’de devreye sokulan bir finansal ürün oldu. Bir yanıyla bu uygulama örtük dolarizasyonu artırdı çünkü TL mevduat getirisi de döviz getirisine bağlanmış oldu. Dövize endeksli mevduat yıl içinde bir ara toplam mevduatın yaklaşık %72’sini gördü. Bu düzeyde bir dolarizayon ülke tarihinde görülmüş değildir. 1994 Meksika krizi öncesinde de bu düzeyde bir dolarizayon söz konusuydu.
2022 sonunda Türkiye iktisat tarihinin mutlak düzeyde en büyük açığı yaşandı, yaklaşık 110 milyar dolar. Son 20 yılın ortalama dış ticaret açığının 50-60 milyar civarında olduğunu düşünürsek oldukça yüksek bir rakamdır, iki katı civarındadır. 2022 yılında cari açık da 50 milyara yakındı. Bu da 2018 yılından beri görülen en yüksek değerdi.
Tüm bunlar 2022 yılının çetin bir “döviz savunması” ile geçmesine neden oldu. Mevcut iktidarın neredeyse enerjisini ve gündemini meşgul eden tek konu döviz kurunu kontrol etmek oldu. Bunun için de sayısını bilmediğimiz çok sayıda regülasyon devreye sokuldu. Mayıs 2023 seçimleri sonrasında atanan yeni ekonomi yönetimi şimdi bu regülasyonları çözmekle meşgul.
Ülkede döviz kuru üzerinden daha sert hareketler olmamasında KKM, şirket ihraç gelirlerinin önemli bir kısmının merkez bankasına verilme zorunluluğu ve arka-kapı döviz satışları yanında, Londra swap piyasasına getirilen kısıtlamalar da önemli bir etkide bulundu. Çünkü bu piyasa TL üzerinden ciddi bir spekülasyon alanı yaratmıştı. Normal koşullarda bir tür finansal imkân ve derinlik olarak değerlendirebilecek bu piyasa, makro istikrar ortadan kalktığında ulusal paranın değeri üzerinde bir bahis alanına dönüştü. Ağustos 2018’de 1 dolar 7 TL seviyesine ulaştığında BDDK bir genelge yayınlayarak yerli bankaların yabancı bankalara TL cinsinden borç vermesini kısıtladı. Mart 2019’da kur yeniden değer kaybedip 6’yı aşınca da bu kez sözlü yönlendirme ile Londra’ya TL borç vermek tamamen engelledi. Böylece, spekülasyon imkânı ortadan kalktı.
Burada şunu açıkça söyleyebiliriz, tüm bu regülasyonlar özü itibariyle bir tür finansal kapanmadır. Döviz miktarı ve kuru üzerinden tasarlanan bir kapanma. Sermaye hareketlerin sınırlı kalması kriz çıkma potansiyelinin oldukça düştüğünü göstermesi açısından da önemlidir. Fakat bu tür bir finansal kapanmanın, ticari entegrasyonun aleyhte (dış açık) olduğu ve dış borç yükü nedeniyle dışarıya döviz sızıntısı vermesi açısından da bir çelişki içerdiği açık. Bu da sürdürülemez bir durumdu.
Diğer yandan, döviz kuru aslında uzun süredir değer kaybetmektedir. 2013-2017 arasında dolar karşısında değer kaybı yaklaşık %50 civarında iken, 2017-2021 arasında ise yaklaşık %60 civarındadır. Bu, enflasyon dikkate alındığında bile ciddi düzeyde bir reel değer kaybıdır. Geçmiş dönemlerdeki bu değer kayıpları aslında 2022 yılı için de dış rekabeti korumak açısından bir imkân sundu. Yani bir bakıma 2022 yılı içinde döviz kuru üzerinde kurulan baskının daha katlanır olmasında geçmiş değer kayıplarının da etkisi oldu. Dahası, döviz kurunu kontrol etmek için KKM’nin devreye girdiği tarih Aralık 2019 ile Kasım 2023 arasındaki değer kaybı da yaklaşık %40 düzeyindedir. Kısaca, döviz kurundaki hem geçmiş hem de KKM sonrası TL değer kayıpları ihracatı, yani üretimi destekler nitelikteydi.
(iii) Makro istikrar işlevi gören gelir şoku
2022 yılı gelir dağılımı eşitsizliğindeki artış açısından da ilkleri barındıran bir nitelik gösterdi. Her şeyden önce hızlı bir şekilde artan enflasyon ciddi anlamda bir reel gelir düşüşüne neden oldu. Özellikle emeğin milli gelir içinde aldığı pay hiçbir dönemde bu kadar sert bir düşüşe tanık olmamıştı. Özellikle son iki yılda emeğin payı yaklaşık %33’den yaklaşık %26’ya geriledi. 2001 krizinde bile bu oran daha yüksekti, yaklaşık %28. Tabii bu durumu ilginç kılan bunun doğal bir piyasa sürecinden çok iktidarın izlediği irrasyonel faiz politikasının bir sonucu olmasıydı.
İrrasyonel faiz politikası mevcut iktisadi yapının Siyaset-Finans-Büyük Şirket üçlü simbiyotik ağını daha da pekiştirdi. Makro istikrar adına kurulan bu ilişki ağı yaygın ve derinleşen bir eşitsizlik pahasına sürdürüldü. Düşük faiz politikasının büyük firma ve bankalar lehine bir durum yarattığı çok açık.
Hem döviz kurunun değer kaybı hem de emek giderlerinin toplam çıktı içinde azalan payı büyük firmaları dış piyasalarda daha rekabetçi bir pozisyona taşıdı. Toplam maliyet içinde emeğin payı 2016 yılında %15’den 2022 yılında %10 civarına düştü. Şirketler 2022 yılı içinde oldukça kârlı bir dönem geçirdiler. Büyük şirketlerin gelirleri hızlı arttı ve işletme sermayelerini oldukça düşük faizlerle finanse edebilmeleri kârlılıklarına katkıda bulundu. Dahası, maliyet artışlarından daha fazla fiyat artış stratejisi izlediklerine tanık olduk, bu da dünya genelinde de tartışılan “satıcı/açgözlü enflasyonu” davranışının bir sonucu. Diğer yandan, ucuz kredi imkanları ile çok sayıda zombi şirket de yüzdürüldü. Bu anlamda, ikili bir yapı ortaya çıktı, bir yandan makro politikalardan yararlanan ve daha verimli olan büyük şirketler, diğer yandan ucuz kredilerle ayakta tutulan zombi şirketler. Ucuz finans bu ikili yapıyı mümkün kıldı. IMF raporuna göre Türkiye dünyanın en fazla zombi firma barındıran ülkesi (şirketlerin yaklaşık %15’i). Bu yanıyla, ucuz finansın istihdamı koruma konusunda, yani krizin reel alana yayılmasını engellemede de önemli bir etkisi oldu
Fakat firmalar için olumlu gözüken bu eğilimler özünde ciddi riskler de barındırıyordu. Çünkü bu sürdürülebilir değildi. Olası bir döviz kuru şoku altında iç talepten daha da beslenmek mümkün olmayabilirdi, ithalat kanalı ile gelen maliyetleri artırabilir ve makro risklerin arttığı bir ortamda büyüme sekteye uğrayabilirdi. Şirketler kesiminin döviz cinsi borçları zamanla azalsa da büyük bir risk taşıyordu. Şu anki durumun dahi sürdürülebilmesi için dış finansman gerekiyordu, borçların döndürülme oranı da düşmüştü. Döviz kurunu korumak için faizlerin hızlıca yükselmesi durumunda ise yukarıda da ifade ettiğim gibi borçlu ve verimsiz şirketlere dek uzanan bir yelpazede ciddi reel etkileri olurdu.
Bankalar 2022 yılının diğer kazanan kesimi oldu. Kamunun borçlanma ihtiyacı arttıkça ve döviz kurunu tutmak için yeni düzenlemeler ve ürünler geliştirdikçe bankalar bir tür gelir transfer merkezlerine dönüştüler. Özellikle değişken faizli ve enflasyona endeksli tahviller yoluyla da pozitif reel kazanç garanti altına alındı. KKM üzerinden hem sınırlı sayıda mudi kazanç sağladı hem de bankalara ucuz fon aktarıldı. Sonuçta 2022 yılı içinde daha önce görülmemiş bir şekilde kısa sürede banka karları 4-5 katına çıktı. Şu an iktidarın enflasyon muhasebesinden bankaları dışarda bırakmasının en önemli nedenlerinden biri bankaların bu dönemde fazlasıyla kar ettiklerini düşünmesidir.
Fakat bu dönemde bir krizin bankaları ciddi bir kayıpla bırakması hep olasılık dahilindeydi. Yani bankaların yüksek karlılığı aslında bankaların potansiyel risk alanını temsil etmiyordu. Krizlerin önemli bir kısmı yüksek büyüme/kar rakamları sonrası ortaya çıkmıştır. Latin Amerika krizlerinde, Asya krizinde veya 2008 global krizinde de böyle oldu. Krizler, iktisadi sistemin içinde barındırdığı yaygın ve iç içe geçmiş risk alanlarının hareket geçmesi ile kendi maliyet alanlarını yaratırlar. Türkiye’de bankaların hem sahip oldukları yüksek kar düzeyleri hem de geçmişten devraldıkları ihtiyatlı risk stratejileri risk alanlarını sınırlandırsa bile, olası bir sistemik riskten ciddi yara almadan çıkamazlardı. Krizin herhangi bir alanda başlaması çok kolayca bankalara bulaşabilirdi. Herhangi bir kriz anında açık döviz pozisyonu, kredilerin geri dönmeme potansiyeli ve ani/sert enflasyon artışları karlarını ciddi anlamda eritebilirdi.
Kısaca, büyük şirket ve bankalar lehine ve halkın büyük çoğunluğunun aleyhine gelişen bu eşitsizlik temelde halka ödetilen bir “makro istikrar bedeli”dir. Yaratılan eşitsizlik bir istikrar süngeri işlevi gördü, çoğunluğun yoksullaşması pahasına sistemin tamamen çökmesi önlendi. Kısa dönemli de olsa istikrarı büyük şirketler ve bankalarla sürdürmek mümkün oldu, iktidar bunu deneysel olarak öğrendi ve tercih etti. Fakat bu şekilde makro düzeyde olası bir kriz yerini fiili bir refah krizine bıraktı. Bu anlamda sermaye ve devlet karşılıklı olarak birbirine tutunan iki yapıya dönüştü, birbirini ayakta tuttular. Türkiye ani/sert bir krizden çok zamana yayılmış ve eşitsizlik üzerinden sübvanse edilen refah krizine dönüştü.
(iv) Ücretlerin asgarileşmesi
Özellikle 2016 yılından itibaren ülke ekonomik koşulları ve aktif asgari ücret politikası asgari ücreti yaygın ve referans bir fiyata dönüştürdü. Asgari ücret düzeyi ülke medyan ücreti ile neredeyse aynı düzeydedir (%90 civarındadır) ve resmi rakamlara göre asgari ücret ve altında alanların oranı %40 civarındadır. Asgari ücretin %50 üstü altında alanları dikkate aldığımızda bu oran %70’lere kadar çıkmaktadır. Ve dahası asgari ücretin iki katı üstünde ücret alanların oranı da yaklaşık %20 civarındadır. Bu yüzden, ülkenin mevcut durumunu “asgari ücret toplumu” olarak nitelendirebiliriz.
Asgari ücretin neredeyse bir referans fiyata dönüştüğü ekonomide bunun yol açtığı üç önemli durum söz konusu oldu. Bunlardan biri ücretlerin birbirine yakınsaması. Bu sadece alt düzey ücretlerin yukarı doğru kısmen yükselmesi anlamında değil, diğer ücretlerin de asgari ücrete yaklaşması şeklinde oldu. Bu, çalışanların refah düzeyini daha alt düzeyde birbirine yakınlaştırdı. İkincisi, bu gelişmenin firmaların lehine bir durum yaratması. Çünkü firmalar üst gelir düzeyindeki çalışanların ücretlerini yeterince artırmadıkları gibi, yeni işçi alımlarında da asgari ücreti giriş ücreti olarak daha fazla kullanmaya başladılar. Asgari ücret bu anlamda firmaların genel ücret düzeyini aşağı çeken bir işlev gördü. Bu da şirketlerin toplam maliyetleri içinde emeğin payını azaltan faktörlerden biri oldu.
Üçüncüsü, asgari ücretlerin genel ücret düzeyinde yarattığı baskının aynı zamanda istihdamın artmasına yol açması. Böylece firmalar üretimlerini artırdıklarında bu, çalışanların refahını artıran adil ve paylaşımcı bir özellik olmaktan çok, düşük ücrette istihdamı koruyan bir nitelik kazandı. Bu durum, makro düzeyde problemlerin daha derin olan bir refah krizi olan işsizliğe dönüşmesini de engelledi. İstihdam negatif faiz politikasının uygulanmaya başlandığı 2011 Aralık döneminden bugüne 2023 Aralık dönemine kadar (iki yıllık süre) yaklaşık 2 milyon insan artış sağlandı, işsizlik oranı da düştü. Yani ucuz emek, ekonomi motorlarının durmasını engelledi. Bunda asgari ücretin önemli bir etkisi oldu. İnsanların çalışmaya devam etmesi gelir şokunun etkisini kısmen hafifletti (tabii buna seçim ekonomisi ile devreye sokulan diğer iyileştirmeleri de dahil etmek gerekir).
(v) Borca yakalanmamak
2022 yılı ve sonrasında dahi genel borçluluk yüksek düzeyde değildi. Hanehalkı borcunun milli gelire oranı, örneğin, çok sayıda ülkeye göre çok daha düşüktü, %15’in altındadır. Yine bu dönemde enflasyonunun hızlı bir şekilde artışı borç yükünü daha da hafifletti, yapılan hesaplamalar borç yükünü reel olarak yaklaşık %10 kadar küçüldüğünü gösteriyor. Hatta 2022 yılında BDDK verilerine göre de takibe düşen tüketici kredileri ve kredi kartı borçlarının toplam kredi ve kart borçlarına oranı 2015’teki %4.5’lik düzeyinden, aynı yılın sonu itibariyle %2.2’ye kadar düşmüştü. Diğer yandan, özel sektörün özellikle dış borcu da 2018 krizinden bu yana düşmektedir. Bunda özellikle 2018 krizinin oldukça önemli bir etkisi oldu, reel sektörün döviz riski duyarlılığını artırdı ve üzerindeki bu riski atmasını hızlandırdı.
Kamu borcu için aynı şeyleri söyleyemez. Kamu borçlanması yüksek düzeylere ulaştı, faiz ödemeleri de buna paralel olarak oldukça arttı. Bütçe açığı da 2023 yılının ikinci çeyreğinde yaklaşık %3.5 düzeyine ulaştı, tabii bunda seçim ekonomisi ile ortaya çıkan harcamaların da çok etkisi oldu. Fakat buna rağmen bütçenin genelde kontrol altında tutulduğunu söyleyebiliriz. Bu aslında AKP’nin iktidarının genel bir karakteristiği, başından beri ihtiyatlı bir bütçe açığı politikası izlendi.
Fakat yine de kamu borç kompozisyonunun piyasa koşullarına çok açık olması (değişken faizli, enflasyona endeksli ve döviz cinsinden olması) ciddi bir tehdit oluşturdu; bu borç yapısının olası bir döviz kuru krizinde ülkeye maliyeti oldukça yüksek olurdu. Diğer yandan, dış borcun tamamını kamu borcu gibi görmek gerekir çünkü hem maliyeti hem de finansmanı anlamında yük kamuya biner. Genel olarak ülkenin dış borcunun düşük olduğunu söylenebiliriz, dış borcun milli gelire oranı yaklaşık %55 dolayında. Fakat burada kritik nokta, kriz döneminde dış borç servisi için dış piyasalardan yeterli kaynağa ulaşabilmektedir. Meksika da 1994 yılında krize girdiğinde dış borcu %50 civarında idi.
Özetle, borçsuz kriz yok gibidir. Borç hem krizin sebebi hem de uzun sürmesinin nedenidir. 2022 yılında belki krizi tetikleyecek kadar bir borçlanmadan bahsedemeyiz, ama kamu borcunun miktarı ve artan hızı, döviz kompozisyonu ve borcun ödeme değişkenliği sürdürülebilirlik problemi yarattığı gibi, maliyetin boyutunu da kontrolden çıkarabilirdi. Bu yüzden, krizin kaynağından bağımsız zincirleme çok sayıda artçı krizlerden bahsedebilirdik.
(vi) Servet etkisi
Diğer yandan, düşük faiz politikası ciddi bir servet ayrışması ve rant davranışına yol açtı. Bu durumun da kriz potansiyelini etkilediğini düşünüyorum. Başlangıç servet koşulları daha iyi olanlar kendilerini gayrimenkul, dövizle ve KKM ile korumaya aldılar. Hem konut fiyatları hem de borsa 2022 yılı içinde yaklaşık 2-3 katı kadar arttı. Bu, tüketim üzerinde bir tür servet etkisi yaratarak özellikle ekonomide talebin sürmesini sağladı. Bunu 2022 yılı boyunca büyümenin dinamiğinde tüketimin artan rolünde de görebiliyoruz. Zaten tüketimin önemli bir kısmı üst gelir gruplarından gelmektedir, yaklaşık en üst %20’lik kesim tüketimin %40’ını, en üst %40’lık kesimin ise %60-70 düzeyinde tüketimi gerçekleştirdiğini düşünürsek servet etkisinin bu gruplar için önemi daha iyi anlaşılır. Özellikle tüketim malı ithalatındaki hızlı artış da bunu teyit eder niteliktedir.
İnsanların çoğunluğu makro iktisadi değişkenlerin sürdürebilir olup olmadıklarından ziyade bunların etkilerini kendi direkt hayatlarına dokunduğunda önemserler. Örneğin, cari açık krize dönüşmediği müddetçe çoğu seçmenin dikkate alacağı bir değişken değildir ve hatta çoğu zaman tüketim artışı ile birlikte gerçekleştiği için de bu durumdan memnundurlar. Veya resmi rezervlerin negatife dönmesi ve olası bir döviz krizi insanlar için direkt bir kaygıya dönüşmez. Bu yanıyla, düşük faizlerin ileride yaratacağı olası sorunlardan ziyade şu an faizlerin düşük olmasından faydalanmak genel bir eğilim ortaya çıktı. Yanan evin ateşinden kendi tenceresini kaynatmak daha yakın ve doğrudan fayda sağladı. Bu yüzden, iktidarın düşük faiz politikası sonrası kredi miktarında ciddi artışlara yol açtı. Böylece düşük faiz bir yandan neden olduğu enflasyonla çoğunluğun alım gücünü düşürürken, bazıları için ucuz kredi ve artan servet kaynağı oldu.
(vii) Kriz anlatı etkisi
İktidarın medyanın çok önemli bir kısmını kontrol etmesi ve kullandığı tüm kamu imkanları ile belli bir anlatıyı yayması kriz algısını ciddi anlamda etkiledi. Medyanın kontrolü ile genel refah üzerinde oluşan bir “anlatı etkisi” oluştu. Bu anlatı etkisi iktidar partisinin güçlü örgütselliği birlikte yerelde çok daha etkin hale gelmektedir. Bu, insanlara kanaatkâr olmanın ülkeyi sevmenin, mevcut sorunların geçici olduğunu sürekli salık veren ve tüm olumsuzlukları iç ve dış güçlere bağlayan bir tarihsel, dinsel ve politik zemin üzerinden inşa edildi. Bir tür zihinsel abluka geliştirildi. Refah kriterleri sürekli değişti ve kullanıldı; bu bazen geçmiş oldu, bazen gelişmiş ülkelerdeki problemler oldu, bazen yarına dönük vaatler oldu. Kamu alanında canı yanan insanlar görünmez kılındı. Tüm bunlar kriz algısının yaygınlaşmasını engelledi. Toplumsal muhalefeti zayıflattı. Makro krizi olmayan bir refah krizi empozeedildi. Bu durum, iktidarın politikalarını, özellikle irrasyonel faiz politikasını, sürdürmesine de kolaylaştırdı. Aslında bu yönüyle, yani anlatının etkili olmasının kriz potansiyelini artırdığını düşünüyorum, yani ters etkide bulundu çünkü iktidar görünmez kılınan refah krizine neden olan politikalarını sürdürdü ve sisteme fazlasıyla risk yükledi.
Diğer yandan, iktidar anlatısının karşısında ve büyük oranda iktidarın değişmesi temennisi üzerine kurulmuş başka bir anlatı da dolaşımdaydı. Olan biten her şeyi krizin habercisi diye dillendiren bir muhalefet grubu vardı. Bunun sosyal medya ayağının oldukça güçlü olduğunu belirtmek gerekir. Elbette kriz beklentisi çok yaygındı fakat bu bazılarınca abartılı, analitik olmaktan uzak ve sadece iktidarın değişmesi temennisi üzerinden yapıldı. Ve dolayısıyla her iki anlatı biçimi de krizin yakınlığı ve uzaklığına ideolojik değerler atfettiler.
Prof. Dr. Ensar Yılmaz / Yıldız Teknik Üniversitesi – AtrıGerçek
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor
Yayınlanma:
3 gün önce|
03/09/2026Yazan:
BankaVitrini
Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 oldu. Yıllık enflasyondaki gerileme devam ederken fiyatların hemen bütün ekonomiye yayılmış biçimde artmaya devam etmesi, dezenflasyon sürecinin henüz rahatlama yaratacak noktaya ulaşmadığını gösteriyor. Ağustos ayında özellikle ulaştırmadaki yüzde 4,82’lik aylık artış dikkat çekerken, konut grubundaki yıllık yüzde 39,77’lik yükseliş vatandaşın hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasındaki farkın neden kolay kapanmadığını ortaya koyuyor.
Yıllık enflasyon geriliyor, fiyatlar gerilemiyor
Ağustos 2026 TÜFE verilerinin ilk bakışta olumlu tarafı yıllık enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesi.
TÜFE Ağustos ayında;
| Gösterge | Ağustos 2026 | Ağustos 2025 | Ağustos 2024 |
|---|---|---|---|
| Aylık TÜFE | %1,84 | %2,04 | %2,47 |
| Aralık ayına göre | %22,07 | %21,50 | %31,94 |
| Yıllık TÜFE | %31,51 | %32,95 | %51,97 |
| 12 aylık ortalama | %31,79 | %39,62 | %64,91 |
İki yıllık tablo dezenflasyonun varlığını açık biçimde gösteriyor. Ağustos 2024’te yüzde 51,97 olan yıllık enflasyon, Ağustos 2025’te yüzde 32,95’e, Ağustos 2026’da ise yüzde 31,51’e geriledi.
Ancak burada ekonomi yönetiminin iletişiminde özellikle dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor.
Yüzde 31,51 enflasyon, tüketicinin karşılaştığı genel fiyat seviyesinin bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 31,51 daha yüksek olduğu anlamına geliyor.
Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreç bir “ucuzlama” değil, fiyatların daha düşük bir hızla pahalanmasıdır.
Sekiz ayda fiyatlar yüzde 22,07 arttı
Ağustos verilerinde üzerinde durulması gereken göstergelerden biri de yılbaşından bu yana gerçekleşen enflasyon.
Tüketici fiyatları Aralık 2025’e göre sekiz ayda yüzde 22,07 yükseldi. Başka bir ifadeyle Aralık sonunda 100 TL’ye alınabilen ortalama bir mal ve hizmet sepetinin fiyatı Ağustos sonunda yaklaşık 122,07 TL’ye çıktı.
Bu oran, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 21,50’nin dahi üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyon geriliyor olsa da 2026 yılı içerisindeki fiyat artış hızı geçen yılın aynı döneminden daha düşük değil.
Bu ayrıntı dezenflasyon sürecinin kırılganlığını gösteriyor.
Ağustos’un sürprizi ulaştırma oldu
Ağustos ayının en dikkat çekici kalemi ulaştırma.
Ulaştırma fiyatları sadece bir ayda yüzde 4,82 arttı. Üstelik ulaştırmanın aylık genel enflasyona katkısı 0,82 puan oldu. Aylık TÜFE’nin yüzde 1,84 olduğu düşünüldüğünde, ulaştırma grubunun tek başına Ağustos enflasyonunun yaklaşık yüzde 45’ini oluşturduğu görülüyor.
Bu son derece yüksek bir katkı.
Gıda fiyatları aylık sadece yüzde 0,22 yükselirken gıdanın aylık enflasyona katkısı 0,06 puanda kaldı. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise aylık artış yüzde 2,26 olurken enflasyona katkı 0,27 puan oldu.
Üç temel grubun Ağustos tablosu şöyle:
| Harcama grubu | Aylık değişim | Aylık TÜFE’ye katkı |
|---|---|---|
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %0,22 | 0,06 puan |
| Ulaştırma | %4,82 | 0,82 puan |
| Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar | %2,26 | 0,27 puan |
Buradaki risk yalnızca ulaştırma fiyatlarının yükselmesi değil.
Ulaştırma aynı zamanda ekonominin hemen bütün sektörlerinin maliyet kalemidir. Akaryakıt, taşımacılık, lojistik ve dağıtım maliyetlerindeki artışın ilerleyen aylarda gıda, perakende ve sanayi ürünlerinin fiyatlarına ikinci tur etkiler yaratma potansiyeli bulunuyor.
Vatandaşın enflasyonunda konut baskısı çok daha güçlü
Yıllık rakamlara bakıldığında tablo daha çarpıcı.
Gıda ve alkolsüz içeceklerde fiyatlar yıllık yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77 arttı.
Üç grubun da fiyat artışı manşet TÜFE olan yüzde 31,51’in üzerinde.
| Harcama grubu | Yıllık artış | Yıllık TÜFE’ye katkı |
|---|---|---|
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %33,79 | 8,12 puan |
| Ulaştırma | %35,08 | 5,94 puan |
| Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar | %39,77 | 5,01 puan |
Sadece bu üç grubun yıllık enflasyona toplam katkısı 19,07 yüzde puan.
Başka bir ifadeyle yüzde 31,51’lik yıllık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 61’i üç temel ihtiyaç grubundan geliyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının manşet enflasyondaki düşüş kadar hızlı gerilememesi şaşırtıcı değil.
Çünkü tüketicinin vazgeçmesinin en zor olduğu üç harcama alanı; barınma, gıda ve ulaştırma.
Asıl önemli veri: 174 kalemin 134’ünde fiyat yükseldi
Ağustos TÜFE’sinde belki de manşet rakamdan daha önemli gösterge fiyat artışlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığı.
TÜFE kapsamında bulunan 174 alt sınıfın; 35’inde fiyat düştü, 5’inde fiyat değişmedi, 134’ünde ise fiyat arttı.
Bu, incelenen alt sınıfların yaklaşık yüzde 77’sinde fiyatların yükseldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla Ağustos enflasyonunu birkaç üründeki olağanüstü fiyat hareketiyle açıklamak yeterli değil. Fiyat artışları ekonominin oldukça geniş bir bölümüne yayılmış durumda. Dezenflasyon açısından esas mücadele alanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Fiyat artışlarının yayılımı belirgin şekilde daralmadan kalıcı fiyat istikrarından söz etmek güç.
Çekirdek enflasyon da yüzde 30’un üzerinde
Manşet TÜFE’nin enerji veya gıda gibi oynak kalemlerden kaynaklandığı düşünülebilir.
Ancak özel kapsamlı göstergeler bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İşlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler, tütün ve altının hariç tutulduğu B göstergesi yıllık yüzde 30,68, aylık yüzde 1,84 arttı. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altının hariç tutulduğu C göstergesi ise yıllık yüzde 30,07, aylık yüzde 1,81 arttı.
Yönetilen-yönlendirilen fiyatların hariç tutulduğu F göstergesinde bile yıllık artış yüzde 29,96. Bu tablo önemli. Çünkü enflasyon yalnızca enerji, gıda veya kamunun belirlediği fiyatlardan kaynaklanmıyor. Temel enflasyon dinamikleri hâlâ yüzde 30 civarında seyrediyor.
Bu da fiyatlama davranışlarındaki katılığın henüz tamamen kırılmadığına işaret ediyor.
Merkez Bankası açısından faiz indirimi tartışması zorlaşıyor mu?
Ağustos rakamlarının para politikası açısından iki farklı mesajı bulunuyor.
Bir tarafta yıllık enflasyon geriliyor. Diğer tarafta aylık enflasyon Temmuz’daki yüzde 1,78 seviyesinden Ağustos’ta yüzde 1,84’e yükseldi. TCMB, Temmuz ayına ilişkin değerlendirmesinde aylık enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Merkez Bankası açısından yalnızca yıllık TÜFE’nin gerilemesi yeterli olmayacak.
Aylık enflasyonun ana eğilimi, hizmet fiyatları, çekirdek göstergeler ve beklentiler daha belirleyici olacak. TCMB’nin beklenti verileri de neden ihtiyatlı davranılması gerektiğini gösteriyor. Merkez Bankası, Ağustos 2026 itibarıyla piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentilerini ayrı ayrı izlemeyi sürdürüyor.
Temmuz ayındaki PPK özetinde TCMB, piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 29,2’ye, 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 24’e çıktığını; firmaların 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 33,1, hanehalkının beklentisinin ise yüzde 46,1 olduğunu belirtmiş ve beklentiler ile fiyatlama davranışlarını dezenflasyon açısından risk unsuru olarak tanımlamıştı.
Bu nedenle önümüzdeki faiz kararlarında “yıllık enflasyon düştü, faiz hızla indirilebilir” şeklindeki basit denklem yeterli olmayacaktır.
Yıl sonu için kritik matematik
Ağustos sonunda yılbaşından itibaren birikimli enflasyon yüzde 22,07’ye ulaşmış durumda.
Bundan sonrası açısından basit bir matematik yapmak mümkün. Yılın kalan dört ayında aylık enflasyon ortalama yüzde 1 olursa yıllık kümülatif 2026 enflasyonu yaklaşık yüzde 27,0 olur. Aylık ortalama yüzde 1,5 civarında gerçekleşirse yıl sonu artışı yaklaşık yüzde 29,6’ya, aylık yüzde 2 civarında gerçekleşirse yaklaşık yüzde 32,2’ye ulaşır.
Dolayısıyla yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un altına inebilmesi için kalan aylarda ortalama aylık enflasyonun kabaca yüzde 1,6’nın altında tutulması gerekiyor.
Bu kolay bir eşik değil. Özellikle sonbaharda eğitim, kira, hizmet fiyatları, enerji ve olası kur geçişkenliği bu hesabı zorlaştırabilir.
Enflasyonda artık “baz etkisi” değil aylık hız konuşulmalı
Türkiye ekonomisinde bundan sonraki kritik soru yıllık enflasyonun düşüp düşmeyeceğinden çok, aylık fiyat artışlarının hangi seviyede kalıcı hale geleceği.
Çünkü yüzde 1,8 civarında kalıcı bir aylık enflasyon dahi yıllıklandırıldığında yaklaşık yüzde 24 seviyesinde bir fiyat artış hızına karşılık geliyor. Aylık yüzde 2 kalıcı hale geldiğinde yıllıklandırılmış oran yaklaşık yüzde 27’ye çıkıyor. Fiyat istikrarına yaklaşabilmek için aylık enflasyonun önce yüzde 1’lere, ardından bunun da belirgin biçimde altına doğru kalıcı olarak gerilemesi gerekiyor.
Bu nedenle yıllık TÜFE’deki düşüş tek başına başarı ölçüsü olarak görülmemeli.
Sonuç: Dezenflasyon var, fiyat istikrarı henüz yok
Ağustos 2026 rakamları Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor.
Birincisi, yıllık enflasyon iki yıl önceki yüzde 51,97 seviyesinden yüzde 31,51’e kadar geriledi. Bu açıdan dezenflasyon süreci devam ediyor. İkincisi ve daha önemlisi ise fiyat artışları hâlâ son derece yaygın. 174 alt sınıfın 134’ünde fiyat yükseliyor. Çekirdek enflasyon yüzde 30 civarında. Konut yüzde 39,77, ulaştırma yüzde 35,08, gıda yüzde 33,79 yıllık artış gösteriyor.
Üstelik yılın ilk sekiz ayında tüketici fiyatları şimdiden yüzde 22,07 yükselmiş durumda. Bu nedenle Ağustos verisinin en doğru özeti şu olabilir: Türkiye’de enflasyon düşüyor; fakat hayat pahalılığı henüz düşmüyor. Dezenflasyon başladı ancak fiyat istikrarına ulaşılmış değil. Ekonomi yönetimi açısından bundan sonraki başarı kriteri yıllık TÜFE’nin baz etkisiyle aşağı gelmesinden çok; aylık enflasyonun kalıcı olarak yüzde 1 seviyesinin altına yaklaşması, çekirdek göstergelerin gerilemesi ve fiyat artışlarının ekonominin geneline yayılma eğiliminin kırılması olacak.
Aksi halde vatandaş açısından yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerileyen enflasyonun anlamı, “fiyatlar artık artmıyor” değil, “fiyatlar eskisine göre biraz daha yavaş artıyor” olmaya devam edecek.
bankavitrini.com | Haber Analiz
EKONOMİ
Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?
Yayınlanma:
3 hafta önce|
14/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.
Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.
Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?
Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.
Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar
Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.
| Sıra | Kurum | Faaliyet alanı | Tahakkuk eden vergi |
|---|---|---|---|
| 1 | T.C. Ziraat Bankası A.Ş. | Bankacılık | 70,39 milyar TL |
| 3 | Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. | Bankacılık | 22,91 milyar TL |
| 4 | Türkiye Garanti Bankası A.Ş. | Bankacılık | 20,08 milyar TL |
| 6 | QNB Bank A.Ş. | Bankacılık | 10,19 milyar TL |
| 7 | LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. | Perakende | 10,18 milyar TL |
| 8 | Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 10,08 milyar TL |
| 9 | Citibank A.Ş. | Bankacılık | 7,68 milyar TL |
| 10 | Allianz Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,61 milyar TL |
| 11 | Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 7,57 milyar TL |
| 12 | Türkiye Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,53 milyar TL |
| 13 | Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. | Telekomünikasyon | 7,47 milyar TL |
| 14 | Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. | Sanayi / tüketim ürünleri | 7,19 milyar TL |
| 15 | BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. | Perakende | 7,07 milyar TL |
| 16 | Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 6,99 milyar TL |
| 17 | Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 6,56 milyar TL |
| 18 | Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. | Sigorta | 5,86 milyar TL |
| 19 | Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü | Madencilik / kimya | 5,70 milyar TL |
| 20 | Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. | Sermaye piyasaları | 5,54 milyar TL |
| 21 | İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. | Yatırım bankacılığı | 4,97 milyar TL |
| 22 | Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü | Denizcilik | 4,92 milyar TL |
| 23 | DenizBank A.Ş. | Bankacılık | 4,81 milyar TL |
| 24 | Mercedes-Benz Türk A.Ş. | Otomotiv | 4,75 milyar TL |
| 25 | Türkiye Elektrik İletim A.Ş. | Enerji | 4,33 milyar TL |
| 26 | ITX Türkiye | Perakende / tekstil | 4,25 milyar TL |
| 27 | Philip Morris Tütün Mamulleri | Tütün sanayi | 4,23 milyar TL |
| 28 | AXA Sigorta A.Ş. | Sigorta | 4,17 milyar TL |
| 31 | Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,98 milyar TL |
| 32 | Türk Ekonomi Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,92 milyar TL |
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.
Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.
İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.
Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.
Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici
Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.
İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.
Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.
Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.
Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.
Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri
Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.
Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:
Banka açısından:
Kredi faizi
↓
Faiz geliri
↓
Bankacılık kârı
↓
Vergilendirilebilir kazanç
↓
Yüksek kurumlar vergisi
Sanayici açısından ise:
Kredi faizi
↓
Finansman gideri
↓
Faaliyet kârının erimesi
↓
Net kârın düşmesi
↓
Vergilendirilebilir kazancın azalması
Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.
Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor
Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.
2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.
Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.
Türkiye’nin ekonomik paradoksu
Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.
Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.
Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.
Motor ise üretimdir.
Almanya’da tablo neden farklı?
Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.
Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.
Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.
EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.
Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.
Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.
Almanya’nın ekonomik devleri
Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.
| Şirket | Ana faaliyet | Ekonomideki niteliği |
| Volkswagen | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| BMW | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Mercedes-Benz | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Deutsche Telekom | Telekomünikasyon | Teknoloji / hizmet |
| DHL Group | Lojistik | Lojistik / hizmet |
| Siemens | Elektrik, otomasyon, teknoloji | İleri sanayi |
| E.ON | Enerji | Enerji altyapısı |
| BASF | Kimya | Ağır sanayi / kimya |
| Bayer | İlaç ve kimya | İleri teknoloji / sanayi |
| Daimler Truck | Ticari araç | Sanayi / üretim |
Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.
EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.
Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.
Almanya’nın bankaları nerede?
İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.
Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.
Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.
Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.
Türkiye için alarm veren soru
Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.
Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.
Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.
Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?
Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.
İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.
Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.
Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.
Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir
Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.
Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.
Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.
Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.
Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?
Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.
Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.
Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.
Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.
Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi
Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.
Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.
İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.
Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması
Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.
Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?
Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.
Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.
Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.
Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com
EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
1 ay önce|
24/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.625)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (597)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.981)
- GÜNCEL (4.584)
- GÜNDEM (3.567)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.737)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.486)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (831)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor 05/09/2026
- İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem 05/09/2026
- Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı 05/09/2026
- Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor 03/09/2026
- Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te 03/09/2026
- Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı 01/09/2026
- SPK’dan patron satışlarına fren 01/09/2026
- Yeni SPK düzenlemesinde hangi hisseler öne çıkabilir? 31/08/2026
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
