Connect with us

EKONOMİ

Neden 2022 yılında ekonomik bir kriz yaşanmadı?

Yayınlanma:

|

Çok sayıda insan için 2022 yılında ekonomik bir krizin çıkması kaçınılmaz bir sonuçtu. Fakat bu gerçekleşmedi. Bu yazıda cevabını aradığımız soru izlenen faiz politikası sonucunda bu denli kötüleşen makroekonomik göstergelerin neden bir krize neden olmadığıdır. Bu açıdan, 2022 yılı sadece Türkiye için değil, dünya iktisat literatürü için de incelenmesi gereken uzun bir yıl oldu. Bir fiyatın (faiz oranı) yarattığı tahribatın düzeyini göstermesi açısından da önemli bir vaka olarak önümüzde duruyor.

İktisatçılar genel olarak tahmin konusunda iyi değillerdir. Örneğin, ünlü iktisatçı Irving Fisher borsanın yüksek bir vadiye çıktığını ve orada kalacağını ifade ettikten birkaç hafta sonra Büyük Bunalım’la birlikte borsa çöktü. Eski Fed Başkanı Ben Bernanke Global Resesyon öncesi konut fiyatlarındaki yükselmeyi ufak bir köpük (froth) olarak yorumlamıştı, fakat kısa bir zaman sonra ABD ve dünya ekonomisi global krize girdi. Benzer şekilde 2004 yılında Robert Lucas krizleri artık aştığımızı ifade ediyordu, fakat birkaç yıl sonra büyük bir krizin ayak sesleri geliyordu. Türkiye’deki durumun bu vakalardan farkı iktisatçıların yoğun kriz beklentisi olmasına rağmen, krizin gerçekleşmemesi oldu.

Tahmin yapmak temelde sosyal alan dinamiğinin açık uçlu olmasından dolayı zordur. Anlamak doğru tahminde bulunmayı garanti etmez. Çünkü sosyal bilimlerde anlamak temel mekanizmanın işleyişine dair bir bilgidir, buna sistemin açık uçlu olduğu bilgisi de dahildir. Kontrol-dışı faktörler ve nevzuhur durumlar (emergent) öngörüyü zorlaştırır. Buna iktisatçıların kullandıkları modellerin yetersizliği de eklenince tahmin yapmak daha sorunlu hale gelir. Özellikle kullanılan matematiksel modeller iktisatçılara dayanaksız bir özgüven yükler. Modellerin nicel niteliği sofistike bir bayağılığa kapı aralar; olayların daha fazla anlaşıldığı ve kontrol edildiği düşüncesi egemen olur. Bu, özü itibariyle bir illüzyonudur. Tabii ki bu, tahminde bulunmayacağız anlamına gelmez, sadece tahmin sorunlarını dikkate almamız ve daha mütevazı olmamız gerektiği anlamına gelir. Sosyal hayat temelde geriye doğru anlaşılır ileriye doğru yaşanır. Bu yüzden, 2022 yılındaki iktisadi koşullar ve kriz yaratma potansiyeli şu an bizim için anlaşılmayı bekliyor.

Tabii burada krizden kastımızın iyi anlaşılması gerekir. Ben uzun süredir Türkiye ekonomisinin zaten yapısal kriz koşullarında olduğunu düşünüyorum. Ülke uzun bir süredir ciddi bir refah krizi içindedir; bunu kronik cari açıkta, üretimin niteliğinde, sağlıkta, yaygın yoksullukta, yüksek işsizlikte, enflasyonda, kurumsal yıkımda, sınırlanan özgürlüklerde veya en basitinden ilaç tedariki veya barınma gibi birçok alanda görmek mümkün. Fakat krizden kastım makro değişkenlerde sert çöküşler/kopmalar olma durumudur; bu anlamda 2022 yılı veya sonrasında bir kriz gerçekleşmedi. Oysa 2022 yılında gördüğümüz birçok iktisadi değer kriz düzeyindeydi. Ülke CDS’i (borç sigorta primi) 900 puanı geçti; bu 1994 ve 2001 krizleri sonrası CDS değerlerinin bile üstündeydi. Dış borçlanmadan dışlanma anlamına gelebilecek düzeyde yüksek faiz oranları oluştu (%12 gibi). Enflasyon %80’leri gördü; cari açık cumhuriyet tarihinin en yüksek değerlerine ulaştı, resmi rezervler eksi 50 milyarları gördü; gelir dağılımı şoku diyebileceğimiz keskinlikte emek aleyhine refah kayıpları oluştu; bunun gibi çok sayıda kriz öncesi ve sonrasını çağrıştıran iktisadi değerlere 2022 yılı boyunca tanık olduk.

Türkiye 2022 yılında ve sonrasında neden bir krizin ortaya çıkmadığını basitçe şu başlıklar altında açıklamaya çalışacağım:

(i) Kriz sonraki krizi öteler (ii) Döviz kurunun dizginlenmesi ve finansal kapanma (iii) makro istikrar işlevi gören gelir şoku (iv) ücretlerin asgarileşmesi (v) borca yakalanmamak (vi) servet etkisi ve (vii) kriz anlatı etkisi

(i) Kriz bir sonraki krizi öteler

Türkiye’de 2018 yılında önemli sayılabilecek bir kriz oldu. Bu dönemde “ani duruş” diye nitelendirilen sermaye çıkışı yaşandı çünkü krizle birlikte yaklaşık 15 milyar dolara yakın bir sermaye çıkışı oldu. İlerleyen dönemlerde de net sermaye çıkışları devam etti. 2022 yılına geldiğimizde Türkiye’de dış finansal sermaye 16 milyar dolar gibi oldukça sınırlı bir düzeye kadar indi. Bunun yaklaşık 14 milyar doları borsada, kalan 2-3 milyar doları ise borç senetlerindeydi.

Bu durum, yani içeride yeterince yabancı sermayenin kalmamış olması, sonraki yıllarda, özellikle 2022’de, hem kriz beklentisini artıran hem de krizi önleyen bir nedene dönüştü. Bu iki tezat durumla ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Her şeyden önce, yabancı sermaye azlığı özellikle dış ticaret açıklarının ve kısa dönem borçlarının finansmanını zorlaştırdı. Türkiye’nin kısa dönem borcu 180 milyar dolar, buna cari açığın da yaklaşık 30-40 milyar doları eklendiğinde, yaklaşık 210-20 milyar dolara ihtiyacı vardı. Türkiye uzun süre bu döviz açığı kırılganlığı üzerinde ilerledi. Bunun bir krize dönüşmesini engelleyen büyük oranda yurtiçinde dövizlerin sirkülasyonu (bankalarla yapılan swaplar), ihracat şirketlerinin merkez bankasına zorunlu döviz teslimi, net hata ve noksan kaleminde gözüken kaynağı belirsiz sermaye oldu. Fakat tüm bunlar döviz ihtiyacının zamanla ortaya çıkan büyüklüğü karşısında yeterli olmayacaktı, bu çok açık. Yani eğer seçim sonrası faiz politikasında bir değişiklik olmasaydı, bir kriz çıkma ihtimali oldukça yüksekti.

Diğer yandan, içeride kalan yabancı sermayenin azlığı aynı zamanda bir ani duruş krizinin yaşanmasını engelleyen en önemli sebep oldu. Yani sermayenin 2018 yılından sonra kaçması 2018 krizi benzeri bir krizin ortaya çıkmasını engelledi. Eğer iktidar irrasyonel faiz politikasını içeride bolca dış sermayenin olduğu bir zamanda yapmış olsaydı sermayenin çıkısını hiçbir düzenleme ile engelleyemezdi. Bu yanıyla, içeride yabancı sermayenin kalmamış olması bir ani duruş krizini önledi. Türkiye’de krizler temelde sermaye çıkışları ekeninde yaşanır. 1994 ve 2001 krizlerinde de yaşanan buydu. Latin krizleri de genelde böyledir. Bu anlamda, 2018 krizi 2022’deki krizi öteledi.

(ii) Döviz kurunun dizginlenmesi ve finansal kapanma

Türkiye’deki krizlerin önemli bir kısmı döviz kuru krizleridir veya makro dengesizlikler kendilerini döviz kurunda ciddi sıçramalar şeklinde gösterirler. Esnek döviz kuru sistemi bu şokları kısmen absorbe etseler bile Türkiye gibi ülkelerde sermaye giriş ve çıkışlarının hızı ve büyüklüğü bu esnekliği de dinlemez, sert döviz kuru hareketleri er veya geç yaşanır.

Dolarizayon, yani ikili para yapısı, bizim gibi ülkelerin döviz ile kurduğu en problemli alanlardan biridir. Türkiye’de de dolarizasyon zamanla iktisadi sorunların hem nedeni hem sonucuna dönüştü. Yaklaşık 2010 yılında beri dolarizayon artmaya devam ediyor. Döviz mevduatlarının toplam mevduat içindeki payı 2022 yılı içinde ortalama yaklaşık %55 düzeyine yaklaştı. Bu oran gerçi 2022 yılı sonunda KKM’nin etkisiyle de %44’e kadar indi. İç borcun da yaklaşık %25’i döviz cinsindendi. Dış borç da 450 milyar dolar civarındaydı. Dahası, reel sektörün tüm borçlarının %60’ı ve kamunun da tüm borçlarının yaklaşık %68’i döviz cinsindendi. Dolayısıyla, 2022 yılında ülkenin dört tarafı dövizle kuşatılmış durumdaydı. Miktarı azalan, dışardan girişi sınırlı kalan ve sürekli dışarı net çıkışı olan dövizin fiyatını kontrol etmek oldukça zor oldu. KKM bu döviz tehdidi altında Aralık 2021’de devreye sokulan bir finansal ürün oldu. Bir yanıyla bu uygulama örtük dolarizasyonu artırdı çünkü TL mevduat getirisi de döviz getirisine bağlanmış oldu. Dövize endeksli mevduat yıl içinde bir ara toplam mevduatın yaklaşık %72’sini gördü. Bu düzeyde bir dolarizayon ülke tarihinde görülmüş değildir. 1994 Meksika krizi öncesinde de bu düzeyde bir dolarizayon söz konusuydu.

2022 sonunda Türkiye iktisat tarihinin mutlak düzeyde en büyük açığı yaşandı, yaklaşık 110 milyar dolar. Son 20 yılın ortalama dış ticaret açığının 50-60 milyar civarında olduğunu düşünürsek oldukça yüksek bir rakamdır, iki katı civarındadır. 2022 yılında cari açık da 50 milyara yakındı. Bu da 2018 yılından beri görülen en yüksek değerdi.

Tüm bunlar 2022 yılının çetin bir “döviz savunması” ile geçmesine neden oldu. Mevcut iktidarın neredeyse enerjisini ve gündemini meşgul eden tek konu döviz kurunu kontrol etmek oldu. Bunun için de sayısını bilmediğimiz çok sayıda regülasyon devreye sokuldu. Mayıs 2023 seçimleri sonrasında atanan yeni ekonomi yönetimi şimdi bu regülasyonları çözmekle meşgul.

Ülkede döviz kuru üzerinden daha sert hareketler olmamasında KKM, şirket ihraç gelirlerinin önemli bir kısmının merkez bankasına verilme zorunluluğu ve arka-kapı döviz satışları yanında, Londra swap piyasasına getirilen kısıtlamalar da önemli bir etkide bulundu. Çünkü bu piyasa TL üzerinden ciddi bir spekülasyon alanı yaratmıştı. Normal koşullarda bir tür finansal imkân ve derinlik olarak değerlendirebilecek bu piyasa, makro istikrar ortadan kalktığında ulusal paranın değeri üzerinde bir bahis alanına dönüştü. Ağustos 2018’de 1 dolar 7 TL seviyesine ulaştığında BDDK bir genelge yayınlayarak yerli bankaların yabancı bankalara TL cinsinden borç vermesini kısıtladı. Mart 2019’da kur yeniden değer kaybedip 6’yı aşınca da bu kez sözlü yönlendirme ile Londra’ya TL borç vermek tamamen engelledi. Böylece, spekülasyon imkânı ortadan kalktı.

Burada şunu açıkça söyleyebiliriz, tüm bu regülasyonlar özü itibariyle bir tür finansal kapanmadır. Döviz miktarı ve kuru üzerinden tasarlanan bir kapanma. Sermaye hareketlerin sınırlı kalması kriz çıkma potansiyelinin oldukça düştüğünü göstermesi açısından da önemlidir. Fakat bu tür bir finansal kapanmanın, ticari entegrasyonun aleyhte (dış açık) olduğu ve dış borç yükü nedeniyle dışarıya döviz sızıntısı vermesi açısından da bir çelişki içerdiği açık. Bu da sürdürülemez bir durumdu.

Diğer yandan, döviz kuru aslında uzun süredir değer kaybetmektedir. 2013-2017 arasında dolar karşısında değer kaybı yaklaşık %50 civarında iken, 2017-2021 arasında ise yaklaşık %60 civarındadır. Bu, enflasyon dikkate alındığında bile ciddi düzeyde bir reel değer kaybıdır. Geçmiş dönemlerdeki bu değer kayıpları aslında 2022 yılı için de dış rekabeti korumak açısından bir imkân sundu. Yani bir bakıma 2022 yılı içinde döviz kuru üzerinde kurulan baskının daha katlanır olmasında geçmiş değer kayıplarının da etkisi oldu. Dahası, döviz kurunu kontrol etmek için KKM’nin devreye girdiği tarih Aralık 2019 ile Kasım 2023 arasındaki değer kaybı da yaklaşık %40 düzeyindedir. Kısaca, döviz kurundaki hem geçmiş hem de KKM sonrası TL değer kayıpları ihracatı, yani üretimi destekler nitelikteydi.

(iii) Makro istikrar işlevi gören gelir şoku

2022 yılı gelir dağılımı eşitsizliğindeki artış açısından da ilkleri barındıran bir nitelik gösterdi. Her şeyden önce hızlı bir şekilde artan enflasyon ciddi anlamda bir reel gelir düşüşüne neden oldu. Özellikle emeğin milli gelir içinde aldığı pay hiçbir dönemde bu kadar sert bir düşüşe tanık olmamıştı. Özellikle son iki yılda emeğin payı yaklaşık %33’den yaklaşık %26’ya geriledi. 2001 krizinde bile bu oran daha yüksekti, yaklaşık %28. Tabii bu durumu ilginç kılan bunun doğal bir piyasa sürecinden çok iktidarın izlediği irrasyonel faiz politikasının bir sonucu olmasıydı.

İrrasyonel faiz politikası mevcut iktisadi yapının Siyaset-Finans-Büyük Şirket üçlü simbiyotik ağını daha da pekiştirdi. Makro istikrar adına kurulan bu ilişki ağı yaygın ve derinleşen bir eşitsizlik pahasına sürdürüldü. Düşük faiz politikasının büyük firma ve bankalar lehine bir durum yarattığı çok açık.

Hem döviz kurunun değer kaybı hem de emek giderlerinin toplam çıktı içinde azalan payı büyük firmaları dış piyasalarda daha rekabetçi bir pozisyona taşıdı. Toplam maliyet içinde emeğin payı 2016 yılında %15’den 2022 yılında %10 civarına düştü. Şirketler 2022 yılı içinde oldukça kârlı bir dönem geçirdiler. Büyük şirketlerin gelirleri hızlı arttı ve işletme sermayelerini oldukça düşük faizlerle finanse edebilmeleri kârlılıklarına katkıda bulundu. Dahası, maliyet artışlarından daha fazla fiyat artış stratejisi izlediklerine tanık olduk, bu da dünya genelinde de tartışılan “satıcı/açgözlü enflasyonu” davranışının bir sonucu. Diğer yandan, ucuz kredi imkanları ile çok sayıda zombi şirket de yüzdürüldü. Bu anlamda, ikili bir yapı ortaya çıktı, bir yandan makro politikalardan yararlanan ve daha verimli olan büyük şirketler, diğer yandan ucuz kredilerle ayakta tutulan zombi şirketler. Ucuz finans bu ikili yapıyı mümkün kıldı. IMF raporuna göre Türkiye dünyanın en fazla zombi firma barındıran ülkesi (şirketlerin yaklaşık %15’i). Bu yanıyla, ucuz finansın istihdamı koruma konusunda, yani krizin reel alana yayılmasını engellemede de önemli bir etkisi oldu

Fakat firmalar için olumlu gözüken bu eğilimler özünde ciddi riskler de barındırıyordu. Çünkü bu sürdürülebilir değildi. Olası bir döviz kuru şoku altında iç talepten daha da beslenmek mümkün olmayabilirdi, ithalat kanalı ile gelen maliyetleri artırabilir ve makro risklerin arttığı bir ortamda büyüme sekteye uğrayabilirdi. Şirketler kesiminin döviz cinsi borçları zamanla azalsa da büyük bir risk taşıyordu. Şu anki durumun dahi sürdürülebilmesi için dış finansman gerekiyordu, borçların döndürülme oranı da düşmüştü. Döviz kurunu korumak için faizlerin hızlıca yükselmesi durumunda ise yukarıda da ifade ettiğim gibi borçlu ve verimsiz şirketlere dek uzanan bir yelpazede ciddi reel etkileri olurdu.

Bankalar 2022 yılının diğer kazanan kesimi oldu. Kamunun borçlanma ihtiyacı arttıkça ve döviz kurunu tutmak için yeni düzenlemeler ve ürünler geliştirdikçe bankalar bir tür gelir transfer merkezlerine dönüştüler. Özellikle değişken faizli ve enflasyona endeksli tahviller yoluyla da pozitif reel kazanç garanti altına alındı. KKM üzerinden hem sınırlı sayıda mudi kazanç sağladı hem de bankalara ucuz fon aktarıldı. Sonuçta 2022 yılı içinde daha önce görülmemiş bir şekilde kısa sürede banka karları 4-5 katına çıktı. Şu an iktidarın enflasyon muhasebesinden bankaları dışarda bırakmasının en önemli nedenlerinden biri bankaların bu dönemde fazlasıyla kar ettiklerini düşünmesidir.

Fakat bu dönemde bir krizin bankaları ciddi bir kayıpla bırakması hep olasılık dahilindeydi. Yani bankaların yüksek karlılığı aslında bankaların potansiyel risk alanını temsil etmiyordu. Krizlerin önemli bir kısmı yüksek büyüme/kar rakamları sonrası ortaya çıkmıştır. Latin Amerika krizlerinde, Asya krizinde veya 2008 global krizinde de böyle oldu. Krizler, iktisadi sistemin içinde barındırdığı yaygın ve iç içe geçmiş risk alanlarının hareket geçmesi ile kendi maliyet alanlarını yaratırlar. Türkiye’de bankaların hem sahip oldukları yüksek kar düzeyleri hem de geçmişten devraldıkları ihtiyatlı risk stratejileri risk alanlarını sınırlandırsa bile, olası bir sistemik riskten ciddi yara almadan çıkamazlardı. Krizin herhangi bir alanda başlaması çok kolayca bankalara bulaşabilirdi. Herhangi bir kriz anında açık döviz pozisyonu, kredilerin geri dönmeme potansiyeli ve ani/sert enflasyon artışları karlarını ciddi anlamda eritebilirdi.

Kısaca, büyük şirket ve bankalar lehine ve halkın büyük çoğunluğunun aleyhine gelişen bu eşitsizlik temelde halka ödetilen bir “makro istikrar bedeli”dir. Yaratılan eşitsizlik bir istikrar süngeri işlevi gördü, çoğunluğun yoksullaşması pahasına sistemin tamamen çökmesi önlendi. Kısa dönemli de olsa istikrarı büyük şirketler ve bankalarla sürdürmek mümkün oldu, iktidar bunu deneysel olarak öğrendi ve tercih etti. Fakat bu şekilde makro düzeyde olası bir kriz yerini fiili bir refah krizine bıraktı. Bu anlamda sermaye ve devlet karşılıklı olarak birbirine tutunan iki yapıya dönüştü, birbirini ayakta tuttular. Türkiye ani/sert bir krizden çok zamana yayılmış ve eşitsizlik üzerinden sübvanse edilen refah krizine dönüştü.

(iv) Ücretlerin asgarileşmesi

Özellikle 2016 yılından itibaren ülke ekonomik koşulları ve aktif asgari ücret politikası asgari ücreti yaygın ve referans bir fiyata dönüştürdü. Asgari ücret düzeyi ülke medyan ücreti ile neredeyse aynı düzeydedir (%90 civarındadır) ve resmi rakamlara göre asgari ücret ve altında alanların oranı %40 civarındadır. Asgari ücretin %50 üstü altında alanları dikkate aldığımızda bu oran %70’lere kadar çıkmaktadır. Ve dahası asgari ücretin iki katı üstünde ücret alanların oranı da yaklaşık %20 civarındadır. Bu yüzden, ülkenin mevcut durumunu “asgari ücret toplumu” olarak nitelendirebiliriz.

Asgari ücretin neredeyse bir referans fiyata dönüştüğü ekonomide bunun yol açtığı üç önemli durum söz konusu oldu. Bunlardan biri ücretlerin birbirine yakınsaması. Bu sadece alt düzey ücretlerin yukarı doğru kısmen yükselmesi anlamında değil, diğer ücretlerin de asgari ücrete yaklaşması şeklinde oldu. Bu, çalışanların refah düzeyini daha alt düzeyde birbirine yakınlaştırdı. İkincisi, bu gelişmenin firmaların lehine bir durum yaratması. Çünkü firmalar üst gelir düzeyindeki çalışanların ücretlerini yeterince artırmadıkları gibi, yeni işçi alımlarında da asgari ücreti giriş ücreti olarak daha fazla kullanmaya başladılar. Asgari ücret bu anlamda firmaların genel ücret düzeyini aşağı çeken bir işlev gördü. Bu da şirketlerin toplam maliyetleri içinde emeğin payını azaltan faktörlerden biri oldu.

Üçüncüsü, asgari ücretlerin genel ücret düzeyinde yarattığı baskının aynı zamanda istihdamın artmasına yol açması. Böylece firmalar üretimlerini artırdıklarında bu, çalışanların refahını artıran adil ve paylaşımcı bir özellik olmaktan çok, düşük ücrette istihdamı koruyan bir nitelik kazandı. Bu durum, makro düzeyde problemlerin daha derin olan bir refah krizi olan işsizliğe dönüşmesini de engelledi. İstihdam negatif faiz politikasının uygulanmaya başlandığı 2011 Aralık döneminden bugüne 2023 Aralık dönemine kadar (iki yıllık süre) yaklaşık 2 milyon insan artış sağlandı, işsizlik oranı da düştü. Yani ucuz emek, ekonomi motorlarının durmasını engelledi. Bunda asgari ücretin önemli bir etkisi oldu. İnsanların çalışmaya devam etmesi gelir şokunun etkisini kısmen hafifletti (tabii buna seçim ekonomisi ile devreye sokulan diğer iyileştirmeleri de dahil etmek gerekir).

(v) Borca yakalanmamak

2022 yılı ve sonrasında dahi genel borçluluk yüksek düzeyde değildi. Hanehalkı borcunun milli gelire oranı, örneğin, çok sayıda ülkeye göre çok daha düşüktü, %15’in altındadır. Yine bu dönemde enflasyonunun hızlı bir şekilde artışı borç yükünü daha da hafifletti, yapılan hesaplamalar borç yükünü reel olarak yaklaşık %10 kadar küçüldüğünü gösteriyor. Hatta 2022 yılında BDDK verilerine göre de takibe düşen tüketici kredileri ve kredi kartı borçlarının toplam kredi ve kart borçlarına oranı 2015’teki %4.5’lik düzeyinden, aynı yılın sonu itibariyle %2.2’ye kadar düşmüştü. Diğer yandan, özel sektörün özellikle dış borcu da 2018 krizinden bu yana düşmektedir. Bunda özellikle 2018 krizinin oldukça önemli bir etkisi oldu, reel sektörün döviz riski duyarlılığını artırdı ve üzerindeki bu riski atmasını hızlandırdı.

Kamu borcu için aynı şeyleri söyleyemez. Kamu borçlanması yüksek düzeylere ulaştı, faiz ödemeleri de buna paralel olarak oldukça arttı. Bütçe açığı da 2023 yılının ikinci çeyreğinde yaklaşık %3.5 düzeyine ulaştı, tabii bunda seçim ekonomisi ile ortaya çıkan harcamaların da çok etkisi oldu. Fakat buna rağmen bütçenin genelde kontrol altında tutulduğunu söyleyebiliriz. Bu aslında AKP’nin iktidarının genel bir karakteristiği, başından beri ihtiyatlı bir bütçe açığı politikası izlendi.

Fakat yine de kamu borç kompozisyonunun piyasa koşullarına çok açık olması (değişken faizli, enflasyona endeksli ve döviz cinsinden olması) ciddi bir tehdit oluşturdu; bu borç yapısının olası bir döviz kuru krizinde ülkeye maliyeti oldukça yüksek olurdu. Diğer yandan, dış borcun tamamını kamu borcu gibi görmek gerekir çünkü hem maliyeti hem de finansmanı anlamında yük kamuya biner. Genel olarak ülkenin dış borcunun düşük olduğunu söylenebiliriz, dış borcun milli gelire oranı yaklaşık %55 dolayında. Fakat burada kritik nokta, kriz döneminde dış borç servisi için dış piyasalardan yeterli kaynağa ulaşabilmektedir. Meksika da 1994 yılında krize girdiğinde dış borcu %50 civarında idi.

Özetle, borçsuz kriz yok gibidir. Borç hem krizin sebebi hem de uzun sürmesinin nedenidir. 2022 yılında belki krizi tetikleyecek kadar bir borçlanmadan bahsedemeyiz, ama kamu borcunun miktarı ve artan hızı, döviz kompozisyonu ve borcun ödeme değişkenliği sürdürülebilirlik problemi yarattığı gibi, maliyetin boyutunu da kontrolden çıkarabilirdi. Bu yüzden, krizin kaynağından bağımsız zincirleme çok sayıda artçı krizlerden bahsedebilirdik.

(vi) Servet etkisi

Diğer yandan, düşük faiz politikası ciddi bir servet ayrışması ve rant davranışına yol açtı. Bu durumun da kriz potansiyelini etkilediğini düşünüyorum. Başlangıç servet koşulları daha iyi olanlar kendilerini gayrimenkul, dövizle ve KKM ile korumaya aldılar. Hem konut fiyatları hem de borsa 2022 yılı içinde yaklaşık 2-3 katı kadar arttı. Bu, tüketim üzerinde bir tür servet etkisi yaratarak özellikle ekonomide talebin sürmesini sağladı. Bunu 2022 yılı boyunca büyümenin dinamiğinde tüketimin artan rolünde de görebiliyoruz. Zaten tüketimin önemli bir kısmı üst gelir gruplarından gelmektedir, yaklaşık en üst %20’lik kesim tüketimin %40’ını, en üst %40’lık kesimin ise %60-70 düzeyinde tüketimi gerçekleştirdiğini düşünürsek servet etkisinin bu gruplar için önemi daha iyi anlaşılır. Özellikle tüketim malı ithalatındaki hızlı artış da bunu teyit eder niteliktedir.

İnsanların çoğunluğu makro iktisadi değişkenlerin sürdürebilir olup olmadıklarından ziyade bunların etkilerini kendi direkt hayatlarına dokunduğunda önemserler. Örneğin, cari açık krize dönüşmediği müddetçe çoğu seçmenin dikkate alacağı bir değişken değildir ve hatta çoğu zaman tüketim artışı ile birlikte gerçekleştiği için de bu durumdan memnundurlar. Veya resmi rezervlerin negatife dönmesi ve olası bir döviz krizi insanlar için direkt bir kaygıya dönüşmez. Bu yanıyla, düşük faizlerin ileride yaratacağı olası sorunlardan ziyade şu an faizlerin düşük olmasından faydalanmak genel bir eğilim ortaya çıktı. Yanan evin ateşinden kendi tenceresini kaynatmak daha yakın ve doğrudan fayda sağladı. Bu yüzden, iktidarın düşük faiz politikası sonrası kredi miktarında ciddi artışlara yol açtı. Böylece düşük faiz bir yandan neden olduğu enflasyonla çoğunluğun alım gücünü düşürürken, bazıları için ucuz kredi ve artan servet kaynağı oldu.

(vii) Kriz anlatı etkisi

İktidarın medyanın çok önemli bir kısmını kontrol etmesi ve kullandığı tüm kamu imkanları ile belli bir anlatıyı yayması kriz algısını ciddi anlamda etkiledi. Medyanın kontrolü ile genel refah üzerinde oluşan bir “anlatı etkisi” oluştu. Bu anlatı etkisi iktidar partisinin güçlü örgütselliği birlikte yerelde çok daha etkin hale gelmektedir. Bu, insanlara kanaatkâr olmanın ülkeyi sevmenin, mevcut sorunların geçici olduğunu sürekli salık veren ve tüm olumsuzlukları iç ve dış güçlere bağlayan bir tarihsel, dinsel ve politik zemin üzerinden inşa edildi. Bir tür zihinsel abluka geliştirildi. Refah kriterleri sürekli değişti ve kullanıldı; bu bazen geçmiş oldu, bazen gelişmiş ülkelerdeki problemler oldu, bazen yarına dönük vaatler oldu. Kamu alanında canı yanan insanlar görünmez kılındı. Tüm bunlar kriz algısının yaygınlaşmasını engelledi. Toplumsal muhalefeti zayıflattı. Makro krizi olmayan bir refah krizi empozeedildi. Bu durum, iktidarın politikalarını, özellikle irrasyonel faiz politikasını, sürdürmesine de kolaylaştırdı. Aslında bu yönüyle, yani anlatının etkili olmasının kriz potansiyelini artırdığını düşünüyorum, yani ters etkide bulundu çünkü iktidar görünmez kılınan refah krizine neden olan politikalarını sürdürdü ve sisteme fazlasıyla risk yükledi.

Diğer yandan, iktidar anlatısının karşısında ve büyük oranda iktidarın değişmesi temennisi üzerine kurulmuş başka bir anlatı da dolaşımdaydı. Olan biten her şeyi krizin habercisi diye dillendiren bir muhalefet grubu vardı. Bunun sosyal medya ayağının oldukça güçlü olduğunu belirtmek gerekir. Elbette kriz beklentisi çok yaygındı fakat bu bazılarınca abartılı, analitik olmaktan uzak ve sadece iktidarın değişmesi temennisi üzerinden yapıldı. Ve dolayısıyla her iki anlatı biçimi de krizin yakınlığı ve uzaklığına ideolojik değerler atfettiler.


Prof. Dr. Ensar Yılmaz / Yıldız Teknik Üniversitesi – AtrıGerçek

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.