Connect with us

GÜNDEM

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz: Her 5 liralık vergi gelirinin 1 lirası faiz giderlerine gidiyor

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz’ın, Cumhuriyet Gazetesi’nden Şehriban Kıraç’a önemli açıklamalarda bulundu : TL’nin dolar karşısındaki değerinde aşağı yönlü, iç borç stokunda da yukarı yönlü hareket hızla devam ediyor. Dış borç yükü son beş yıl içinde yüzde 45’ten yüzde 62’ye çıktı.

Yayınlanma:

|

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz, her beş liralık vergi gelirinin bir lirasının faiz giderlerine harcandığını vurgulayarak Hazine’nin TL cinsinden borçlanmaya öncelik vermesi gerektiğine işaret etti. Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan yazıda konu ile ilgili yapılan açıklamalarda aşağıdaki ifadeler yer aldı.

Şirketlerin Türkiye Varlık Fonu’na devrinin, “paralel/çoklu Hazine” çağrışımı yaptığına dikkat çeken Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz ile Türkiye ekonomisini ve vergileri ve bütçedeki kara deliği konuştuk.

–  İlk 6 ay verilerine göre, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın yılsonu bütçe hedeflerine ilişkin raporunda vergi gelirlerinin salgına rağmen 1 trilyon TL’yi bulacağı belirtilirken bu artışa karşın faiz giderleri nedeniyle bütçe açığının 200 milyar TL olacağı belirtildi. Bütçe açığının finanse edilmesi için önümüzdeki dönemde vergi oranlarının artırılması yoluna gidilebilir mi? Yurttaşı yeni vergi yükü bekliyor mu?

2020 yılındaki salgın kaynaklı kapanmalar ekonomik faaliyet düzeyini düşürdüğü için beklenen vergi gelirleri elde edilemedi. 2021 yılında 2020’ye göre ertelenen talepler cevap buldu ve canlanan ekonomi sayesinde özellikle KDV, ÖTV ve dijital hizmet vergisi gibi tüketim vergilerinde beklenenin üzerinde hasılat gerçekleşti. Kamu harcamalarını finanse eden en temel gelir kalemi vergi gelirleridir ve tüm toplumun gösterdiği fedakârlık sayesinde elde ediliyor. O nedenle her kuruşu dikkatle harcanmalıyken, bu yılki bütçenin yüzde 13,3’ü vergi toplama yerine borçlanıldığı için borç verenlere faiz ödemesi olarak gidiyor. Faiz giderleri bütçede arttıkça diğer harcamalar üzerinde baskı yaratıyor. Her 5 liralık vergi gelirinin 1 lirası faiz giderlerine gidiyor.

Vergi gelirlerini arttırmak için oranları yükseltmekten çok kamuda harcama disiplini ön planda olmalı. Cumhurbaşkanı Kararı ile vergi oran, muafiyet, istisna ve indirim oranlarında değişiklik ile zaman kaybetmeden vergi geliri elde etmek mümkün.  Daha çok tüketim vergisi, gümrük vergisi oranlarında artış ile yeni kaynak bulmak mümkün. Ama yeni vergi düzenlemelerindeki beklentiler ve hesaplamalar, mükellefin vergiden kaçınmadığı ya da muafiyet, istisna, indirim oranlarından belli kesimlerin faydalandırılmadığı varsayımı altındadır. Böyle sübjektif düzenlemeler yapıldığında vergilerle gelir elde etme ve eşitsizlikleri giderme amaçları zedeleniyor. Mutlaka vergi yükünü arttırmak çözüm olmuyor. Hatta son dönemde gelir ve tüketim vergileriyle vergide adalete ulaşılamaması nedeniyle artık vergide adalet beklentisi servet vergilerine kayıyor.  

KAMUDA İSRAF ÖNLENMELİ

– Bütçedeki kara delik nasıl kapatılabilir?

* Borçlanma ihtiyacını azaltıp faiz giderlerinin düşürülmesi ve faiz dışı fazla elde edilmesi şart. Bu yıl bütçeden iç ve dış borç faiz giderlerine ayrılan pay, yüzde 13,3’tür. Borçluluğun yarattığı faiz giderlerinin bütçe üzerinde yarattığı baskı, faiz dışı fazla elde edilmesini engelleyen en önemli nedendir. 

* Doğru borç yönetim stratejileri uygulamak, kamu maliyesini disipline edebilmek için önem taşıyor. Hazine’nin TL cinsinden borçlanmaya öncelik vermesi gerekir. Döviz cinsi ve altına dayalı senetler/kira sertifikaları döviz ve altın fiyatlamasındaki sıçramalar sonucu borçlanma gereğinin devamına neden oluyor. Üstelik TL’ye güven kaybına yol açıyor.

* Bütçe harcamalarının yüzde 40’ı cari transferlerden oluşuyor. Cari transferler içinde kamu bankalarının görev zararları (yeni tanımıyla “görevlendirme giderleri”)nın azaltılması, Hazine yardımı alan kamu ekonomik birimlerinin yönetiminde şeffaflık, bütçede tasarruf sağlayacaktır. 

* Vergileri arttırmaya ya da yeni borçlanmaya gitmeye gerek kalmayacak bir çözüm, kamuda israfı önlemektir. 

BÜYÜME SEKTEYE UĞRUYOR

– Dünya Bankası’na göre Türkiye 120 ülke arasında en borçlu 6. ülke. Türkiye dış borcunu nasıl çevirebilir? Borçluluk konusunda ne tür riskler var, Bu konuda neler öneriyorsunuz?

Brüt dış borç stokunun GSYH’ye oranı, yani dış borç yükü son beş yıl içinde yüzde 45’den yüzde 62’ye çıktı. Dış borç stoku arttığı için değil, $ bazında GSYH düştüğü için dış borç yükü yükseldi. Ülke CDS priminin yüksekliği, yaşanan kur sıçrayışları dış borçlanma olanaklarını azaltıyor. 2018 yılı 2. çeyrekten bu yana Brüt Dış Borç Stoku 440-450 milyar dolar arasında, artmıyor. Bu yılın ilk altı ayında gerçekleştirilen dış borçlanma, iç borçlanmanın dörtte biri. 

Brüt dış borç stokunun içinde özel sektör borçları ağırlıkta. Özel sektör borlarının önemli bir kısmı Hazine Garantili. Özel sektör borçlarını ödeyemediğinde, borcun toplumsallaşma riski var. Diğer yandan özel sektör yatırımları için gerekli finansman ihtiyacını dış borçlanma ile karşılayamadığında

Ekonomik büyüme sekteye uğruyor. Dış kaynak ve döviz ihtiyacının tek karşılanacağı yer, dış borçlanma olmamalı. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını, çok uluslu şirketleri ülkemize çekmeliyiz.

TL’DEN KAÇIŞ HIZLANDI

– Hazine’nin dövizli iç borçlanmaya geri döndü. İçeride dövizli borçlanmaya neden gerek duyuluyor? Bu ne tür riskleri beraberinde getiriyor?

Hazine 2004-2017 arasında iç borç stokunu ve yeni borçlanmaları döviz riskinden korumak için döviz cinsi ve dövize endeksli senetlerin payını düşürüp, DİBS’ler içindeki TL cinsi senetlerin payını arttırmıştı. Bu hamleler TL’ye olan güvene katkı sağlamıştı. Ama 2018 sonrası Hazine iç borçlanma stratejilerini değiştirdi, özellikle “piyasa çeşitliliğinin sağlanması” gerekçesiyle dolar  ve Avro Cinsi Devlet Tahvili ihracına hız kazandırdı. Ayrıca 2019 yılında da dolar  ve Avro Cinsi Kira Sertifikası ihraç etmeye başladı. Şu anda toplam senetlerin yaklaşık yüzde 40’ı dövizli senetler. Dış borç olanakları azaldığı için döviz temini dövizli iç borçlanma senetleriyle sağlanmaya çalışılıyor. TL’nin değer kaybı esnasında bu senetler alıcılar açısından “güvenli liman” oldu ama Hazine bu senet ve sertifikaları ihraç ettikçe TL’den kaçış hızlandı. 

TL, 2018 yılı Mart ayından pandemi ilan edilen 11 Mart 2020’ye kadar dolar karşısında yüzde 56 değer kaybetmişti. Pandeminin ilk gününden bugüne kadar TL’nin dolar karşısında değer kaybı devam etti ve yüzde 41’e ulaştı. İç borç stoku ise bu üç yıl içinde iki katına çıktı, 1,135 trilyon TL’ye ulaştı. Dolayısıyla TL’nin dolar karşısındaki değerinde aşağı yönlü, iç borç stokunda da yukarı yönlü bir hareket hızla devam ediyor. Yerli paramız dolar ve Avro karşısında eridikçe, Altın’ın ons fiyatı arttıkça Hazine’nin borç stoku ve geri ödemede yükümlülükleri de artmaya devam ediyor. 

Oysa TL cinsi senetlere önem ve öncelik verileceği, dövizli senetlerin payının minimize edileceği Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 12 Mart’ta ilan ettiği “Ekonomi Reformları”nda yer aldı. Ancak bu yönde hâlâ bir gelişme yok.

PARALEL HAZİNE ÇAĞRIŞIMI

– Başta kamu bankaları olmak üzere Türkiye Varlık Fonu’ndaki birçok şirkette ciddi zararlar var. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Dünyadaki varlık fonları değeri sıralamasında Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Norveç varlık fonları toplamın yüzde 75’ini oluşturuyor. Tüm bu fonların olduğu ülkelerde, cari fazla ve bütçe fazlaları bulunuyor. Ama Türkiye Varlık Fonu’nun kaynağı olabilecek herhangi bir cari fazla veya bütçe fazlası söz konusu değil. 

Türkiye Varlık Fonu’ndaki şirketler, iletişim, enerji, madencilik, ulaştırma, finans gibi stratejik önemi olan sektörlerde. Doğal olarak güçlü sermayelere sahipler, vergi kapasiteleri yüksek. Ama fona devredilen şirketlerin, kurumlar vergisi gibi çeşitli yükümlülüklerden muaf tutulduğu göz önüne alındığında; kriz zamanlarında bütçe açığının kapatılmasına bir faydaları olmuyor. Pandemiyle mücadelede gerekli vergi gelirlerine katkı sağlamamış oldular. 

Ayrıca bu şirketlerin fona devri, “paralel/çoklu hazine” çağırışımı yapıyor. Bu iddianın bir çok nedeni var: İlki, Hazine ve TCMB yanında devlet adına kurulmuş üçüncü bir kurumun oluşturulması, kurumlar arası koordinasyon açısından güçlük yaratabilmesi. İkincisi Türkiye Varlık Fonu ve ona bağlı kaynaklar, genel yönetim bütçesi içinde gösterilemediği için Hazine Birliği ilkesi zarar görebilmesi. Üçüncüsü Varlık Fonu’nun 1990’larda mali disiplini bozan, krizler yaşamamıza neden olan bütçe dışı fon uygulamalarına benzeme olasılığının yükselmesi. Ayrıca yeni kurulacak fon ve şirketlerin Sayıştay denetimi dışına çıkarılması eleştiri konusu. Türkiye Varlık Fonu kurulduğundan bu yana, Uluslararası Varlık Fonu Enstitüsü’nün geliştirdiği Şeffaflık Endeksi değerine hala ulaşamadı.

 Türkiye Varlık Fonu bünyesinde bulunan kamu bankalarının görev zararlarını ortaya çıkaran iki önemli olgu var: İlki Hazine’nin iç borçlanma senetlerinin alıcısı olarak, özellikle kriz yıllarında artış gösteren görev zararı. İkincisi: pandemi krizinde olduğu gibi Merkez Bankası’nın faiz politikasıyla enflasyon oranı altındaki kredi faiziyle kredi kullandırarak karşılaştıkları zarar. 

Hazine’nin DİBS’lerinin birincil piyasada ortalama yüzde 80’lik pay ile en büyük alıcısı bankacılık kesimi, bu kesim içinde de esas alıcısı kamu bankalarıdır. Özellikle 2018 yılından günümüze kadar kamu bankalarının senet sahipliği en üst düzeye çıktı.

Son dönemde Hazine, kamu bankalarının dolar ve Avro Cinsi Devlet Tahvili alıcısı olması amacıyla bu bankaların Merkez Bankası’ndaki hesaplarına döviz transfer etmekte ve tahviller Merkez Bankası’ndaki teminat hesaplarına gönderilmektedir. Bu yolla hem kamu bankaları Merkez Bankası’ndan daha fazla TL borçlanarak piyasaya verdikleri kredi hacmini genişletmiş hem de Merkez Bankası kamu bankalarının döviz likiditesini almış olmaktadır. 

DOLARİZASYONA NEDEN OLUYOR 

– TÜİK son işsizlik rakamını beklenenden düşük açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da son faiz ve enflasyon açıklamasını göz önüne aldığımızda rakamların talimatla düşürülmesi ne kadar gerçekçi, TCMB de dahil bazı kadroların sık değişmesi nasıl yorumlanmalı?

TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranı ile hissedilen enflasyon arasında fark var. Bu da TL’den kaçışı ve dolarizasyonu beraberinde getiriyor.  

TÜİK, Haziran 2019’da mevsim etkilerinden arındırılmış işgücünü 32 milyon 608 bin kişi ve işgücüne katılma oranını yüzde 53 olarak açıklarken, Haziran 2019 işsizlik oranını yüzde 14,1 şeklinde duyurdu. Geçtiğimiz hafta ise TÜİK Haziran 2021’de işgücünü 31 milyon 984 bin kişi ve işgücüne katılma oranının yüzde 50,2 olarak açıkladı ve işsizlik oranının da yüzde 10,6 olduğunu ilan etti. İki yıl içinde işgücü yaklaşık 650 bin kişi azalırken ki nüfus artışı yaşanırken ilan edilen işsizlik oranı dikkat çekici. Bu rakamlar Türkiye gerçeğini ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Devlete olan güvenin sarsılmaması ve hukuk devleti olmanın bir şartı olarak “devlette devamlılık” esastır. Başkanlar, yöneticiler değişse de ekonomik, sosyal, hukuki gereklilikler ve izlenen amaçlardan taviz verilmemeli. Alınan bir kararın, çıkartılan bir genelgenin hemen ardından aksi yönde bir başka genelge çıkartılabilmesi, hedeflere ulaşmayı zorlaştırıyor. 

TEMEL KIRILGANLIK FİNANSMAN

– Şu anda Türkiye ekonomisinin temel kırılganlıkları ve en can yakıcı sorunları nelerdir?

Temel kırılganlıkların başında finansman güçlüğü geliyor. Riskleri azaltarak ve küresel sermaye akışından faydalanarak bu güçlük aşılabilir. TL’nin değer kaybının önüne geçilebilir. TL’nin döviz karşısında erimesi sonucu dolar  bazında GSYH düşüyor. Bu da uluslararası sıralamalarda Türkiye’yi arka sıralara itiyor. 

TCMB’nin rezerv sorunu devam ediyor. Son dönemde Çin, Katar ve G. Kore ile gerçekleştirilen toplam 23 milyar dolarlık Swap anlaşmaları mevcut, ancak Swap hariç Net Rezerv eksi 41 milyar dolar.

Genç işsizlik ve emeğin karşılığının ucuzlaması ve enflasyonun reel alım gücünü eritmesinin telafi edilmemesi de önemli bir kırılganlık alanı. 

Sığınmacılar konusunda da hem ülkemiz hem de uluslararası arenadan daha açık ve net açıklamalara ihtiyacımız var.

yazının tamamı

Okumaya devam et

GÜNCEL

Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te

Yayınlanma:

|

Yazan:

Jeopolitik riskler, savaşın tedarik zincirlerinde yarattığı kırılmalar ve petrol ile doğalgaz sevkiyatına ilişkin endişelerin körüklediği enflasyon korkusu, risk iştahını baskılarken tahvil faizlerini de yukarı taşımaya devam ediyor. Buna rağmen dün piyasaların bir nebze olsun soluklandığını gördük. Haber akışında Trump yönetiminin 3 Kasım’daki ara seçimler öncesinde savaşın daha fazla büyümesini istemediği dikkat çekerken, makro cephede ise gözler yarın açıklanacak ABD tarım dışı istihdam verisine çevrildi.

Dün açıklanan ve öncü gösterge olarak yakından izlenen özel sektör istihdamı Ocak ayından bu yana en düşük seviyede sonuçlandı. Bu veri, yarın açıklanacak tarım dışı istihdamın da zayıf gelebileceği beklentisini güçlendirdi. Takdir edeceğiniz üzere, hem tam istihdam hem de fiyat istikrarını gözetmekle yükümlü Fed’in, istihdam tarafında belirgin bir zayıflama varken faiz artırımına gitmesi kolay bir tercih olmayacaktır. Piyasaların dün bir miktar rahatlamasının arkasında da büyük ölçüde bu düşüncenin yattığını düşünüyoruz.

Öte yandan, oy hakkına sahip New York Fed Başkanı Williams, enflasyonla ilgili ılımlı açıklamalarda bulundu. Yükselen uzun vadeli faizlerin güçlü ekonomiyi yansıttığını ve faiz kararı öncesinde verileri izlemeye devam edeceğini söylerken, iyimser bir tonda konuştu. Williams, enflasyon üzerindeki başlıca baskıların gümrük vergileri ve Orta Doğu’daki gerilimin yükselttiği enerji fiyatlarından kaynaklandığını belirtti. Buna karşılık, tarifelerin fiyatlar üzerindeki ilk etkilerinin zayıflamasıyla temel enflasyon eğiliminin kademeli olarak aşağı geldiğini, enerji fiyatlarındaki artışın ise şimdilik ekonominin geneline yayılan ikincil bir enflasyon baskısına dönüşmediğini ifade etti.

Williams’ın açıklamaları, zayıf özel sektör istihdam verisi ile birleşince, piyasalardaki faiz artırım korkularını hâliyle bir nebze de olsun törpüledi. Eylül toplantısında 25 baz puanlık faiz artışı ihtimali bir hafta önceki %37 seviyelerinde salınırken, Fed Başkanı Warsh’un Jackson Hole toplantısında şahin bir üslûp takınmasıyla hafta başı %65 seviyesine kadar yükselmişti. Williams’ın dünkü ılımlı açıklamaları ardından Eylül ayına yönelik beklenti %60 seviyesine gerilerken, yıl sonuna kadar olan artırım beklentisi ise 37 baz puanda önemli bir değişim kaydetmedi.

ABD borsaları dün geceyi %0,5 civarında yükselişle tamamlarken, teknoloji cephesinin ağır toplarından Broadcom’un bilançosu büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekâ yatırımlarının hız kesmediğini gösterdi. Şirketin üçüncü çeyrekte yapay zekâ çipi gelirleri üç kattan fazla artarak 16,7 milyar dolara ulaşırken, 2027 mali yılı için yapay zekâ çipi gelir tahmini 115 milyar dolara yükseltildi. 2028 yılında ise bu rakamın yaklaşık 230 milyar dolara çıkması bekleniyor. Geçen çeyrekte 30 milyar doları aşan siparişler güçlü talebe işaret ederken, dördüncü çeyrek gelir tahmininin beklentinin hafif altında kalmasıyla Broadcom hisseleri kapanış sonrası işlemlerde yaklaşık %1 geriledi.

Yeni güne başlarken, Asya piyasalarında, son günlerde tarihî seviyelere yükselen tahvil faizlerinin bir miktar geri çekilmesiyle hisse senetleri ve kıymetli metallerde tepki alımları görüldü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde hafif de olsa artılar göze çarparken, Asya borsalarında ise alımların hız kazandığını görüyoruz. Güney Kore borsası KOSPI %1,5 yükselirken, diğer bölge borsalarında bu kadar kuvvetli olmasa da genele yayılan yeşil renk dikkat çekiyor. ABD 10 yıllık tahvil faizi yaklaşık beş baz puan kadar gerileyerek %4,77 seviyesine çekildi. Hatırlanacağı üzere dün sabah piyasaların kılavuz kargası konumunda 10 yıllık faiz son üç yılın zirvesini test etmişti. Gözlerin üzerine çevrili olduğu Japonya’nın 30 yıllık tahvil faiz bugünkü tahvil ihalesi öncesinde zirveden 10 baz puan kadar geriledi. Dolar endeksi 99,5 civarında seyrederken para birimleri liginde ise EURUSD paritesi 1,16 seviyesinin etrafında salınırken, GBPUSD paritesi ise 1,35 seviyesine toparladı. Japon Yeni ise dolar karşısında son iki günde %1,5 değer kazarak 157,50 seviyelerine geri çekildi.

Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, Hürmüz endişelerine paralel 95,50 dolar seviyelerinde salınmak suretiyle son altı haftanın zirvesine yakın seyretmeye devam ederken, rafineri ürünlerindeki sert artış dikkat çekmeye devam ediyor. Kış ayları öncesinde stok seviyelerine ilişkin soru işaretlerine paralel Avrupa gösterge doğalgaz fiyatları neredeyse son 4 yılın en yüksek seviyesine yaklaşırken, son iki ayda ise %50’den fazla artış kaydetti.

Kıymetli metaller cephesinde ise özellikle hafta başı raporumuzda belirttiğimiz kısa vadeli gümüş grafiğinin hayat bulmaya başladığını görüyoruz. Teknik mânâda Ters Omuz Baş Omuz (TOBO) formasyonunun çalışması için 71 dolar seviyesinin üzerinde kapanış görmemiz gerekiyor. Böyle bir durumda 92 dolar seviyelerini hedefleyeceğiz. Henüz pozisyonu olmayan yatırımcıların mevcut seviyelerden (66 dolar) giriş yaparak 63 dolar altında zarar kes çalıştırması ya da bizim gibi mevcut uzun pozisyonlarını artırmak isteyen yatırımcıların ise 71 dolar seviyesinin geçilmesini (teyit) beklemesinin daha doğru bir karar olacağını düşünüyoruz. TOBO’nun hedef seviyesi 92 dolar olarak görülüyor (bakınız grafik). Önümüzdeki seneyi de kapsayacak şekilde uzun vadeli beklentimiz ise 220 dolar ile değişmedi.

Uzun bir süredir altını çizdiğimiz üzere, Fed’in enflasyonla mücadelede yeteri kadar cesur olamayacağını düşünüyoruz. Doların ABD tarafından âdeta bir ‘silah’ olarak kullanılmasıyla birlikte merkez bankalarının yaktığı işaret fişeğinin ardından, ABD doları ve ABD tahvillerinden uzaklaşma eğiliminin devam etmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Değişen bu düzende altının da doların karşısında alternatif olma hikâyesini koruduğunu düşünüyoruz. Dünyada her bir birim gelire karşı yaklaşık üç birim borcun bulunması da kâğıt ve mürekkep para sistemine (fiat) yönelik sorgulamanın devam edeceğine işaret ediyor. Bu nedenle kıymetli metallerde yüksek volatilite ‘yeni normal’ olmaya aday olsa da, temel hikâyenin çok fazla değişmediği kanaatindeyiz.

Altının ons fiyatı dün 4,282 dolar seviyesine kadar gevşemesinin ardından bu sabah 4,440 dolar seviyesine yükseldi. Teknik bir bakış açısıyla, altında tıpkı gümüşte olduğu üzere daha da yukarı seviyeleri hedeflemek adına 4,640 dolar seviyelerinin üzerinde kapanış görmek isteyeceğiz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 78 bin dolar sınırında kalarak Cuma günü açıklanacak ABD istihdam verisini beklemeye başladı. Yukarıda da dile getirdiğimiz üzere, dün açıklanan özel sektör istihdamının beklentiyi karşılayamaması, işgücü piyasasında bir miktar yavaşlama olabileceği düşüncesini güçlendirdi.

Türk mali piyasalarında ise SPK düzenlemesinin ardından hisse senetlerinde hareketli seyrin devam ettiğini görüyoruz. Özellikle isim vermek istemesek de bahse konu portföy yönetim şirketlerinde üst düzey istifalar göze çarparken, fonlarda ve yoğunlaştıkları hisselerde ise ilginç gelişmeler yaşanıyor. Fonlardan yaşanan güçlü çıkışlar likidite baskısı yaratırken, gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyoruz. Bu bağlamda Borsa İstanbul 100 endeksi haftanın ilk üç gününde %4 gerilerken, en büyük 30 şirketin işlem gördüğü BIST30 ise %2,7 geriledi. Alternatif piyasalarda ise sakin seyir korunmaya devam ediyor. Şöyle ki, USDTRY kuru bebek adımlarıyla 48,30 seviyesine gelirken, iki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi %40 seviyesinin hemen altında salınmaya devam ediyor. CDS risk primi 221 baz puanla uzun bir süredir olduğu üzere yatay.

Bugün sabah saatlerinde TÜİK tarafından açıklanacak Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. Anketlere göre aylık TÜFE artışının %2,0 civarında gelmesi beklense de, İTO verisi ardından gerçekleşmenin %2 seviyesinin altında kalması ihtimali kuvvet kazandı. Enflasyon verisinin ardından yarın TCMB’nin değerlendirme raporunu takip edeceğiz. Cumhurbaşkanı yardımcısı Cevdet Yılmaz, hazırlıklarda son aşamaya gelindiğini, 2027-2029 dönemi OVP detaylarını 6 Eylül Pazar günü paylaşmayı planladıklarını belirtti. İç talepteki ivme kaybı dün açıklanan otomobil ve hafif ticari araç verileriyle de teyit edildi. ODMD verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç satışları Ağustos ayında geçen yılın aynı ayına göre %20,3 daralarak 81,031 adet olarak gerçekleşti. Enflasyondaki iç talep etkisi her geçen gün daha da azalırken, TCMB’nin 10 Eylül toplantısını pas geçmesini beklerken, ilk faiz hamlesinin Ekim toplantısında geleceğini düşünüyoruz.

Her perşembe olduğu üzere bugün TCMB’nin haftalık verilerini inceleyeceğiz. Yurt dışında ise ABD’de haftalık işsizlik maaşı başvuruları, hizmet PMI ve ISM verileri takip edilebilir.

Gümüş

17884110871a60829c0387aeb0c69bd8a7b3a07fab_1_1200.jpg

Altın

17884110872cf1c9f6e7b803244fcf7f49d93f6872_2_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

Piyasalar Jackson Hole’a kilitlendi: Gözler Warsh’ta, kıymetli metaller tetikte

Yayınlanma:

|

Yazan:

Nvidia’nın güçlü bilançosunun ardından dün teknoloji hisselerinde yaşanan coşku, bu sabah yerini daha temkinli bir seyre bıraktı. Nvidia hisseleri dün gece yaklaşık %9 yükselirken, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü Nasdaq endeksi geceyi %1,6 yükselişle tamamladı. Lâkin dün yaşanan iyimserliğin bu sabah Pasifiğin diğer yakasına yansımasının sınırlı kaldığını görüyoruz. Gösterge endeks Tokyo borsası ve teknoloji odaklı Tayvan borsası %1 yükselirken, Güney Kore’nin KOSPI endeksi %1 geriledi. ABD borsalarının vadeli endekslerinde ise yatay bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Tokyo’da bu sabah açıklanan enflasyon verisi Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz artırabileceği beklentisini desteklerken, piyasaların gözü bugün KKTC saati ile 17.00’de Jackson Hole’da konuşacak Fed Başkanı Kevin Warsh’a çevrildi. Warsh öncesinde Eylül toplantısına yönelik faiz artırımı ihtimali yaklaşık %35 seviyesinde fiyatlanırken, yıl sonuna kadar 25 baz puan artırımına ise kesin gözüyle bakılıyor.

Warsh’un bugüne kadar faizlerin geleceğine ilişkin açık yönlendirme yapmaktan kaçınması (forward guidance) nedeniyle piyasaların asıl aradığı cevap, faiz ne zaman artacak sorusundan ziyade Fed’in hangi şartlarda harekete geçeceği noktasında olacaktır. Jackson Hole konferansı başlarken, Fed cephesinde üç başkanın peş peşe verdiği enflasyon uyarılarının ardından Warsh’un bugün kullanacağı tonun, tahvil faizleri, dolar ve hisse senedi piyasalarının kısa vadeli yönü açısından kritik önem taşayacağını hatırlatmak isteriz.

Kıymetli metaller cephesinde ise altının ons fiyatı Warsh’un konuşması öncesinde hafif de olsa defansa çekilerek 4,600 doların hemen altına geriledi. Teknik bir bakış açısıyla, 5,600 dolar zirvesi ve 3,942 dolar dibi arasında 4,576 dolar seviyesinin önemli bir Fibonacci düzeltme seviyesi olduğunu hatırlatmak isteriz. Bu minvalde haftalık kapanışın 4,576 dolar seviyesi üzerinde olmasını önemseyeceğiz. Öte yandan, son dört haftadır kesintisiz bir şekilde yükselen ve neredeyse son altı gündür 70 dolar seviyesinin hemen kıyısında bekleyen gümüşün ons fiyatı ise bir sonraki hamle için enerji biriktirdiğini düşünüyoruz. 70 dolar seviyesinin üzerinde olası bir kapanışla birlikte, 200 günlük ortalamanın geçtiği 72,35 dolar seviyesinin süratle radar menziline gireceğini düşünüyoruz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 80 bin dolar seviyesinin kıyısında beklerken, bir sonraki önemli seviyenin ise 84 bin dolar olacağını düşünüyoruz.

Büyük resimde, Fed’in faiz artırmakta zorlanacağı, ABD’de yaklaşan seçimlerle birlikte Trump’ın giderek topal ördek konumuna düşeceği ve bütçe tavanı tartışmalarının bir noktada hükûmetin yeniden kapanmasına yol açabileceği beklentileri önemli satır başlıkları olarak ön plana çıkıyor. Buna, hızla büyüyen kamu borcu karşısında kâğıt para ve mevcut finansal sisteme yönelik sorgulamanın da devam etmesini eklediğimizde, kıymetli metaller ve Bitcoin açısından ana yönün yukarı olmaya devam edeceğini düşünüyoruz.

Tahvil piyasasında son haftalarda egemen olan sert hareketlerin ardından bu sabah göreceli olarak sakinliğin hâkim olduğunu görüyoruz. ABD’nin 30 yıllık tahvil faizi %5,20, 10 yıllık faizi %4,67 civarında seyrederken, son günlerde bebek adımlarıyla da olsa yukarı yönlü bir seyir izleyen dolar endeksi (DXY) 99 seviyesinde yatay kaldı. Pariteler cephesinde doların son günlerde hafif de olsa toparlanmasıyla birlikte EURUSD paritesi 1,17 seviyelerinden 1,1650 seviyelerine gerilerken, benzer bir şekilde GBPUSD paritesi de 1,37 seviyesindeki direnci test edemeden 1,36 seviyesinin hemen altına geriledi. Japonya’da bu sabah açıklanan enflasyon verileri ardından BoJ’un faiz artırımına gideceğine yönelik beklentilerinin arttığını görüyoruz. Hatırlamak gerekirse, Haziran ayında politika faizini %1’e çıkararak 31 yılın en yüksek seviyesine taşıyan BoJ, Temmuz toplantısını pas geçmişti. Son verilerin ardından 18 Eylül toplantısında faizin %1,25’e yükseltilmesi daha güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. Küresel piyasalarda bir tarafta Fed’in yeniden faiz artırıp artırmayacağı tartışılırken, diğer tarafta Japonya’nın uzun yıllar süren düşük faiz döneminden çıkışını hızlandırabileceği bir döneme giriliyor.

Jeopolitik cephede ise ABD’nin İran’a yönelik baskısını askerî unsurlardan ziyade ekonomik yaptırımlar üzerinden sürdüreceği yönünde son günlerde artan haber akışının ardından, Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftayı %5,5 düşüşle 90 doların altında kapatmaya hazırlanıyor. Katar Başbakanı’nın dün Tahran’da yaptığı görüşmelerde seyrüsefer serbestisinin yeniden sağlanması öne çıkarken, İran da gemi trafiğinin normale dönmesi için talep edeceği koşulları hazırlamayı kabul etti. Haber akışında ayrıca İran ile Umman’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin yönetimi ve gelirlerin paylaşılması konusunda prensipte anlaştığını görüyoruz.

Fiilî deniz trafiğinin ise hâlâ savaş öncesinin oldukça altında olduğunu belirtmek gerekiyor. İran’ın hazırlayacağı şartların ABD tarafından kabul edilip edilmeyeceği belirsizliğini korurken, Katar ve Umman’ın devreye girmesiyle boğazın yeniden açılabileceği beklentisinin güçlenmesi petrol arzına ilişkin risk primini azaltarak fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor.

Türkiye cephesinde ise her hafta perşembe günü olduğu üzere TCMB’nin haftalık verilerini enine boyuna irdeledik. En güncel verilere göre TCMB’nin net yabancı para pozisyonu, altın fiyatlarındaki yükselişin de desteğiyle 54 milyar dolar seviyesine ulaştı. TCMB’nin döviz alımları daha yavaş bir hızda da olsa devam ederken, rezervlerin önemli bir bölümünün altından oluşması nedeniyle fiyat artışının yarattığı değerleme etkisi de toplam rezervleri destekliyor. Mevcut seyir korunursa, savaş öncesi dönemin manşet seviyesi olan 70 milyar doların yakın zamanda yeniden hedef hâline geleceğini düşünüyoruz.

Elbette, tıpkı bir ordunun envanteri gibi TCMB’nin rezervlerinin de güçlü olması büyük önem taşıyor. Rezervlerdeki güçlenmenin devam etmesi, bir taraftan TL’nin istikrarlı seyrini desteklerken, diğer taraftan enflasyon görünümünün de izin vermesi hâlinde TCMB’ye faiz indirimleri açısından daha geniş bir hareket alanı sağlayacağını düşünüyoruz. TCMB’nin politika faizinde ilk indirime Ekim toplantısıyla başlamasını beklerken, haftaya Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. BloombergHT’nin anketine göre 3 Eylül’de açıklanacak Ağustos verisinin %1,9 artış kaydetmesi bekleniyor. Bu sonuçla yıllık TÜFE artışı %31,6 seviyesinde olacak.

TCMB verilerinden devam edersek, 21 Ağustos ile sona eren haftada yurtiçi yerleşiklerin DTH hacminin 1,14 milyar dolar artış kaydettiğini görüyoruz. Tüzel kişilerin DTH stokunda son üç haftadır devam eden yükseliş dikkat çekerken, TL’nin toplam mevduat havuzundaki payı %61 seviyelerinin hemen üzerinde kalarak güçlü seyrini korumaya devam ettiğini görüyoruz. Menkul kıymet istatistiklerinde ise yurt dışındaki yerleşiklerin hisse senedi portföyü 0,15 milyar dolar daha artış kaydederken, son haftalarda hisse senetlerine yönelik ilginin ise göze çarpmaya başladığının altını çizmek isteriz.

Bu bağlamda, son dört haftayı yükselişle tamamlayan Borsa İstanbul ana endeksi ayı da %8,30 yükselişle tamamlamaya aday görünüyor. TCMB’nin hafta başında attığı normalleşme adımı sonrasında dün KKTC Merkez Bankası da politika faizini 300 baz puan indirerek %35,50’den %32,50 seviyesine çekti. Piyasa faizleri topyekûn etkilenirken, 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi 100 baz puan kadar gevşedi. Mevduat faizleri ve beraberinde kredi faizlerinde de gevşeme başlarken, USDTRY kuru, otoritenin kontrolünde bebek adımlarıyla yükselişini sürdürerek hafta sonu fonlama etkisinin de yardımıyla pazartesi valörlü işlemlerde 48,24 seviyesine yükseldi. Pariteler cephesinde yaşanan hafif de olsa geri çekilmeye paralel EURTRY kuru 56,00, GBPTRY kuru ise 65,50 seviyelerine doğru gevşerken, yurdum insanının bir numaralı yatırım aracı olan gram altının ise 7,100 TL seviyelerinde salındığını görüyoruz.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi

Yayınlanma:

|

Yazan:

2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.

Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.

Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.

Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?

Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.

1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.

Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.

Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.

Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.

Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.

Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu

Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.

Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.

Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.

Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.

Üç büyük vaat yerine getirilmedi

Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.

Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.

Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.

Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.

Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.

Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?

Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.

Acemoğlu daha derine bakıyor.

Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?

Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.

Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.

Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.

Teknoloji tarafsız değil

Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.

Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.

Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.

Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.

Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.

Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?

İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.

Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.

Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.

Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.

Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”

Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.

Peki bu kavram ne anlama geliyor?

Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor.  Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.

Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.

Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları

Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:

Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.

Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.

Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.

Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.

Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.

Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.

Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.

Roosevelt modeli neden önemli?

Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.

1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.

Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.

Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.

Demokrasi sandıktan ibaret değil

Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.

Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.

Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.

Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.

Türkiye açısından neden önemli?

Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.

Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:

Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?

Orta sınıf neden zayıflıyor?

Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?

Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?

Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?

Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?

Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?

Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.

Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil

Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.

Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.

Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”

Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.

Yapay zekâ çağının büyük sorusu

Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.

Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.

Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?

Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.

Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf

Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.

Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?

Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.

Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.

Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.

Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.

Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?

Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.

Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.

Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.