Connect with us

GÜNCEL

Seçim sonrası ekonomi senaryoları

Seçimin hemen sonrasında en öncelikli gündem politika faiz oranı olacaktır. Bunun için de en önce merkez bankası başkanı belirlenecektir. Son açıklamalar merkez bankası başkanının şimdiden belirlendiği şeklinde.

Yayınlanma:

|

Seçim sonrası iktisadi gelişmelere dönük tahminlerde bulunmak ciddi anlamda politik belirsizlikler içerdiği için oldukça güç bir konu. İktisatçılar analitik olarak kendilerine ne kadar güvenseler de tahminler konusunda çok başarılı değillerdir. Sosyal ve iktisadi hayat varsayımlarımızı boşa çıkaracak kadar dinamik ve ucu açık alanlardır.

Seçim sonrası iktisadi tahminler büyük oranda hangi ittifakın kazanacağına bağlı olarak değişir. Fakat kısa dönem beklentiler için meclis kompozisyonundan daha çok iktisat politikası kararlarını veren idari/yasal araçlara sahip cumhurbaşkanının seçimine odaklanmak daha kritik olacaktır.

Seçimin büyük oranda Millet İttifakı’nın adayının lehine sonuçlanacağını tahmin ediyorum. Bu yüzden, olası iktisadi gelişmeleri bu varsayım altında yapmak istiyorum. Aksi durumda, eğer Cumhur İttifakı adayı kazanırsa oluşacak belirsizlik düzeyinin kimseye sağlıklı tahmin imkânı vermeyecektir, bu konu daha çok falcıların yeteneğine kalır.

Bu yazımda daha çok kısa dönemi etkileyecek önemli satır başlıkları üzerinde durmak istiyorum. Yani yazım makro fiyatlar (faiz oranı, döviz kuru ve enflasyon), büyüme, kur korumalı mevduat (KKM) ve regülasyonlar ekseninde olacaktır. Uzun dönemde ve daha yapısal konular üzerinde kendi politika önerilerimi seçim öncesi başka bir yazımda daha detaylı olarak sizinle paylaşmayı düşünüyorum.

(i) Faiz oranı

Seçimin hemen sonrasında en öncelikli gündem politika faiz oranı olacaktır. Bunun için de en önce merkez bankası başkanı belirlenecektir. Son açıklamalar merkez bankası başkanının şimdiden belirlendiği şeklinde. Şüphesiz ilk hedef uzun süredir anlamsız ve irrasyonel faiz politikasının yeniden daha rasyonel zemine oturulmasıdır.

Bunun için faizin artırılacağını öngörmek zor olmasa gerek, böylece negatif reel faiz aralığı (mutlak anlamda) azaltılacaktır. Bu, ortodoks bir politika değil, basitçe irrasyonaliteye son vermektir. Fakat burada kritik olan faizin hangi düzey ve hızla artırılacağıdır.

Politika faizinin başlangıç artış düzeyleri tüm aktörlerce bir rasyonalite sinyali olarak algılanacaktır. Bu da genel anlamda fiyatların yeniden dengelenmesi sürecini başlatır. Bu dengeleme sürecinin hızı sonraki politika faiz artışlarının da düzeyini belirler. Yani piyasaların verdiği tepkilere bağlı olarak bir faiz artış patikası oluşur.

Bu artışlarda temel iki fiyatın, yani döviz kuru ve enflasyonun düzeyleri, çok temel önemdedir. Hem bu fiyatların eğilimi hem de makro riskin azalması politika faizinin belirlenmesine yardımcı olacaktır. Risk primindeki azalma döviz kurunu kontrol etmek için gerekli ilave faiz artışı üzerindeki baskıyı da hafifletir.

Seçime giderken politika faiz oranı %8.5 ve enflasyon da yaklaşık %50 civarında olur. Bu anlamıyla, yani politika faiz oranı referans alındığında oldukça yüksek bir reel faiz oranı oluşur, yaklaşık eksi %42 düzeyinde. Burada kritik olan reel faiz düzeyini belirlerken politika faiz oranı mı yoksa mevduat veya kredi faiz oranı mı referans alınmalıdır sorusudur.

Çünkü bu durum, politika faiz oranındaki artışın hızını ve düzeyini belirler. Mevduat faiz oranları ortalamada %20, tüketici kredi faiz oranlarının da %25 olduğunu varsayarsak, negatif reel faiz çok daha düşük olur (politika faiz oranına göre). Bu faizlerden birinin referans alınması durumunda politika faizi de hızlı bir şekilde yükselmemiş olur.

Zamanla takip edilecek faiz politikasının hem belirleneni hem belirleyeni temelde enflasyon oranıdır. Yani faiz oranı enflasyonu belirlediği gibi, enflasyon düzeyi de faiz politikasının patikasını belirleyecektir.

Mevduat faizini referans almak bana daha mantıklı geliyor, en azından bankanın fonlama maliyetlerini eşitleme imkânı olur (banka mevduatı ve merkez bankası fonlaması), bu da yaklaşık 10-12 puanlık bir politika faiz artışı demektir (%8.5’dan %20’ye).

Fakat burada kritik olan bankaların kredi faizlerini hızlı bir şekilde artırmalarıdır, buna dikkate edilmesi gerekir aksi takdirde reel sektör çok daha olumsuz etkilenir. Tabii kredi ve mevduat faizlerinin bir müddettir yükseliyor olması bu anlamda Merkez Bankası’nın elini güçlendiren ve aşırı bir politika faiz oranı artışını da sınırlandıran bir durumdur.

Zamanla takip edilecek faiz politikasının hem belirleneni hem belirleyeni temelde enflasyon oranıdır. Yani faiz oranı enflasyonu belirlediği gibi, enflasyon düzeyi de faiz politikasının patikasını belirleyecektir. Artan faizlerle birlikte makro risk algısının düşmesi ve aşağıda daha detaylı değinme imkânı bulduğum döviz kuru değişkenliğindeki azalma enflasyonu aşağıya çekeceğini tahmin ediyorum.

Tabii burada kritik nokta enflasyonun göstereceği direnç düzeyidir. Her şeyden önce, şu an yaşadığımız enflasyon 1980’ler ve 1990’lar benzeri bir enflasyon değildir. O dönemlerde enflasyon hem çok daha uzun süreli hem de bugünkü seviyesinin çok üstünde seyretti. Oysa mevcut enflasyonun sadece 1-1.5 yıllık gibi bir ömrü var. 2021’in sonlarına doğru hareketlenen, 2022 yılında oldukça hızlı yükselen ve 2023’ün ilk aylarından itibaren de yüksekliğini korusa da düşme trendine giren bir enflasyondan bahsediyoruz.

Önceki dönemlerden diğer bir farkı da en önemli nedenin yapısal olmaktan çok bir politika anomalisinin (faiz politikası) sonucu olmasıdır. Yani henüz kök salmayan, kalıcı yapısal sebepleri olmayan ve çok hızlı yükselmiş bir enflasyondan bahsediyoruz. Bu açıdan, mevcut enflasyonun izlenecek rasyonel politikalara karşı çok dirençli olmayabileceğini tahmin ediyorum.

Yani hem yeni hükümetin rasyonel politikalara dönecek olması hem de fazlasıyla yerleşik olmayan bir enflasyon yapısı enflasyon beklentilerini kolayca kırabilmek için imkân sunuyor. Fakat eğer dirençli bir enflasyon durumu ile karşılaşırsak, ki bu durumu aşağıda ifade ettim, farklı politikalar izlemek gerekebilir.

Seçim sonrası faizlerin hareket yönünün her açıdan yukarı yönlü olacağını belirttim. Fakat bunun olumsuz bir takım refah etkileri de olacaktır. Bu da ilgili aktörlerin borç yapıları ve düzeyleri üzerinden kendisini gösterir. Devletin tahvil stokunda, özellikle 2022 yılında çok ciddi bir artış oldu, %250 kadar arttı (2023 başında yaklaşık 1 trilyon TL değerinde).

Devletin borcu sabit faizli, değişken faizli ve döviz cinsindendir. Kamu borcunun sabit faizli borcu nispeten daha düşük düzeydedir (bu oran yaklaşık %15 düzeyindeydi). Dolayısıyla yükselen faizden etkilenmez. Fakat kalan kamu borcunun bir kısmı değişken faizli olması faiz ödemelerini artıracaktır. Toplam tahvillerin önemli bir kısmı, yaklaşık %80’i, bankaların ellerindedir.

Döviz kurunda aşırı bir yükselmeyi teşvik edecek veya buna yol açacak olacak önemli bir neden gözükmüyor. Dolayısıyla, yeni yönetim Merkez Bankası’nın da işini kolaylaştıracak şekilde seçim sonrası ithalata özel bir ağırlık vermelidir.

Dolayısıyla, faizin yukarı doğru hareket etmesi, sabit faizli tahviller dışında bankalar için ciddi bir kayıp oluşturmaz. Aktiflerindeki kamu tahvilleri oranı da çok yüksel sayılmaz (yaklaşık %17 civarındadır). Bankaların faiz yükselmelerinden dolayı çok zarar edeceğini beklemiyorum çünkü hem değişken faizli tahvil (ve döviz cinsi tahviller) payının yüksek olması hem de tahvillerin aktiflerdeki payının düşük olması kaybın boyutunu sınırlar. Dahası son dönemlerde çok yüksek kârlar ettiklerini de unutmayalım.

 (ii) Döviz kuru

Seçim sonrasında döviz kurunun yönü ve değişim düzeyi konusunda farklı tartışma ve tahminler söz konusu. Yaygın tahminlerden biri döviz kurunun çok yükseleceği şeklinde. Özellikle dış kaynaklı yayınlarda bu iddiaları görüyoruz. Bu da büyük oranda son bir yıldaki döviz kurunun enflasyonun altında kalmasına (reel döviz kurunun değerlenmesi) ve dış ticaret açığının sürdürülemez düzeye gelmesine bağlanıyor.

Seçim sonrası özellikle bu türden bir döviz kuru hareketliliği beklemediğimi hemen belirtmeliyim. Her şeyden önce TL’nin değerli olup olmadığı son bir yıla bakılarak belirlenemez. 2018 krizinden bu yana düşünüldüğünde TL değerli değildir. Dış ticaret açığındaki artışın da büyük oranda ithalattaki artıştan kaynaklandığı görülüyor.

Son bir yıldır ithalattaki artış ihracattaki artışın çok üstündedir. İthalattaki artışın sebeplerinden biri döviz kurundaki belirsizliğin ithalat talebini öne çekmesinde etkili olduğunu düşünüyorum. Bu hem ithalat tüketim mallarındaki artışta hem de firma sermaye malı stoklarında ve ara malı ithalatındaki artışta görülüyor.

Diğer bir sebep de artan enerji fiyatları ve altın ithalatıdır. Buna ilave olarak, ihracat artmasına rağmen ihracat mallarının fiyat esnekliğinin, coğrafi dağılımının, ürün niteliğinin ve üretim kapasite problemlerinin ihracattaki artış hızını sınırlandırdığı açık. Kısaca, dış ticaret açığının döviz kuru fiyatından çok daha makro havaya bağlı ve yapısal nedenleri var.

Bu yüzden, döviz kurunda aşırı bir yükselmeyi teşvik edecek veya buna yol açacak olacak önemli bir neden gözükmüyor. Dolayısıyla, yeni yönetim Merkez Bankası’nın da işini kolaylaştıracak şekilde seçim sonrası ithalata özel bir ağırlık vermelidir; ithalat düzeyini aşağı çekmek için gerekli tedbirler düşünülebilir. Bu tür önleyici tedbirlerin büyümeye negatif katkısı olacağını da beklemediğim gibi, bu aşamada önceliğin döviz kuru istikrarına verilmesi gerektiğini de düşünüyorum.

Diğer yandan, makro iktisadi değişkenlerin oldukça kötü olduğu 2022 yılında dahi sert bir kopuş (kriz) olmamasının en önemli sebebi kaçacak düzeyde yabancı sermayenin olmamasıydı. Bu durum seçim sonrası için de geçerlidir. Dolayısıyla, sermaye kaçışı bağlantılı bir döviz kuru hareketliliği de söz konusu değildir.

Buna artan faizlerin ve düşen risk primin etkilerini de eklediğimizde döviz kuru hareketliliğinin sınırlı kalacağını öngörüyorum. Dahası, mevcut KKM de döviz talebini hâlihazırda sınırlandırmaktadır. KKM konusu hakkında düşüncelerimi aşağıda daha detaylı ifade edeceğim.

Enflasyonun aynı zamanda ciddi üretim kısıtları ile beslendiğini de düşündüğümüzde kısa dönemde sert tedbirler almak için daha ihtiyatlı olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Fakat kısa dönem borç düzeyi yüksek olan (yaklaşık 180 milyar dolar) ve yüksek cari açık veren (yaklaşık 30-40 milyar dolar) bir ülkenin döviz talebi olacağı çok açık. Bunun sürdürebilir olması için yeni yönetimin yeterince zamanı vardır. Bunun için sermaye akımları ve turizm gelirleri bir ölçüye kadar yardımcı olabilir.

Bu düzeyde döviz açığı olan bir ülkenin sermaye akımlarına ihtiyacı vardır. Ve hatta kamu harcamaları ve çalışanların aleyhine koşullar içermediği müddetçe IMF’den de yardım talep edilebilir. Bu, döviz kuru istikrar programının rezerv desteğini oluşturması açısından önemli olur. Mevcut hâliyle kamu bütçe açığının çok yüksek olmaması IMF’nin kemer sıkma taleplerini de önleyecek niteliktedir.

(iii) Enflasyon ve büyüme

Enflasyonun seyri hem döviz kurunu hem de faiz oranlarının izleyeceği patikayı belirlemede oldukça etkili olacaktır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, rasyonel faiz politikası, henüz kök salmamış bir enflasyon, makro düzeyde artan güven ortamı (azalan risk primi) ve döviz kurundaki hareketliliğinin sınırlı kalması enflasyonu aşağı çekme konusunda yeni yönetimin işini kolaylaştıran unsurlardır.

Fakat eğer enflasyonun sanılanın aksine daha dirençli çıkması durumunda daha ciddi bir programa ihtiyaç olacaktır. Bu durum ilk 4-6 ay içinde belli olur. Buna göre, tüm toplum kesimlerini kapsayan bir program gerekli. Meksika 1987’de buna benzer bir programı “dayanışma paktı” (solidarity pact) adı altında uygulamaya koymuştu.

Bu programda devlet, firmalar ve işçiler bir araya geldi ve anlaştılar. Buna göre, devlet döviz kuru ve kamu mallarındaki fiyat artışlarını sınırlandıracak, karşılığında da firmalar ve işçiler ücret ve fiyat oluşumunda üstüne düşeni yapacaktı. Bu tür sosyal anlaşmalar enflasyonun olası maliyetlerini bir kesime yıkmak yerine onu paylaştırmak açısından daha adil ve sürdürülebilirdir. Enflasyonun sosyal maliyetini hafifletmek için üst gelir gruplarına dönük gelir/servet vergilerinin geçici bir süreliğine artırılması da bu politikalardan biri olmalı.

Bu program kapsamında, enflasyon ataletini ortadan kaldırmak için ücret ve fiyat uyarlamasını ileriye dönük yapmak gerekebilir. Ücretlerde ileriye dönük artış ve bunun da periyodunu 6 aya çekerek yapılabilir. Bu da ücret, fiyat ve döviz kuru davranışını koordine edecek bir mekanizma içinde gerçekleşmeli.

Bu tür bir programa ihtiyaç duyulması durumunda döviz kurunun da belirli bir program kapsamına alınmasını gerektirir. Çünkü program üzerindeki tek olumsuz taraf döviz kurundaki artışlardır. Bunun için de bir kur istikrar programı gerekir. Mevcut rezerv miktarı bu opsiyonu zayıflatıyor olsa da en azından belirli ve kararlı döviz kuru hedefleri ilan edilebilir. Bu bağlamda, üst faiz limiti olmayan KKM’den de faydalanılabilir.

Enflasyon sorunu er veya geç çözülür, fakat burada sorun kullanılan yöntemlerin bu problemi diğer alanlara yapma potansiyelidir. Özellikle enflasyonun büyük oranda bir maliyet enflasyonu (kendi dinamiğini zamanla yaratsa bile) olduğunu unutmadan ve buna uygun politika setinin kullanılması gerekir.

Talebi gereğinden fazla baskılamanın (aşırı faiz artışları gibi) ekonomiyi resesyona sokma ve sonuçta işsizliği yaygınlaştırabilir. Enflasyonun aynı zamanda ciddi üretim kısıtları ile beslendiğini de düşündüğümüzde kısa dönemde sert tedbirler almak için daha ihtiyatlı olmamız gerektiğini düşünüyorum. Yani büyüme ve enflasyon ilişkisinden enflasyon tercih edilirse bu ciddi bir hayal kırıklığı olur.

Dahası, enflasyonu pekâlâ büyümeden feragat etmeden düşürmek mümkün, bunun için de faiz konusunda, ısrarla ifade ettiğim gibi, çok keskin olmaya ve acele etmeye gerek yok. Nitekim 2000’li yılların başından itibaren böyle oldu. Enflasyon düşerken büyüme arttı. 2023 Seçimi sonrası da risk algısının düştüğü benzer bir atmosferde kendimiz bulma ihtimalimiz çok yüksek.

Yatırımların önündeki risk perdesi dağıldığında daha üretken ve sağlıklı bir büyüme patikası belirecektir. Bunlara ilave olarak, 2023 yılının ikinci yarısında, dünya genelinde sıkı para politikaları izlenmeye devam edilse bile belirli düzeyde bir büyümenin bekleniyor olması da bu anlamda pozitiftir. Yani dünya iktisadi konjonktürü de olumsuz gözükmüyor. Bu anlamda, Türkiye hem kısa dönem borç ve cari açıklarının finansmanı hem de dış ticaret kanalı ile ikinci yarıda rahatlayabilir. Tabii tüm bunlar daha adil ve etkin bir iktisadi yaşam için başlangıç koşullarıdır.

(iv) KKM ve regülasyonlar

Seçim sonrası KKM’nin konumu oldukça kritik önemde bir konudur. KKM, iktidarın politika faiz oranını sürekli düşürmesi sonrasında döviz kuru üzerinde oluşan baskıyı hafifletmek için kur riskini üstüne alması ile oluşturduğu bir finansal üründür. Döviz kuru üzerindeki baskıyı bir ölçüye kadar tutmakta da başarılı oldu. Fakat bunu ciddi anlamda kamu kaynaklarını sınırlı sayıda döviz sahibine aktarmakla yaptı, yani makro istikrar için bir tür eşitsizliği derinleştirdi. KKM hem izlenen yanlış politikanın bir sonucu olması hem de oluşan geçici çözümün bu politikaların sürdürülmesine imkan vermesi anlamında sistem içindeki riski büyüten bir role sahiptir.

KKM’yi olası alternatif maliyetler ile (örneğin, yüksek faizli hazine kâğıdı çıkarmak gibi) karşılaştırmanın iyi bir yaklaşım olmadığı çok açık. Çünkü bu hem izlenen irrasyonel faiz politikasına bir meşruiyet alanı açıyor hem de KKM’nin diğer regülasyonlarla ancak bir sonuç verdiği gözden kaçıyor (rezervlerin satılmasına devam edilmesi, getirilen tonlarca döviz regülasyonlar gibi).

KKM dövizi baskıladığı için oluşan istikrar algısı ekonominin iç dinamiklerinin bozulmasına ve yapılan hatalardan geri dönülmesine de imkân vermedi. Bu yanıyla, iktisadi ve sosyal risklerin birikmesine yol açtı. Artan enflasyon, derinleşen eşitsizlik, yaygınlaşa sefalet, büyümenin niteliğindeki bozulma ve artan dış ticaret açığı gibi sorunların ekonomi ve sosyal hayatın her alanına yayılmasına neden oldu.

Fakat burada asıl konumuz seçim sonrası KKM politikasının nasıl olması gerektiğidir. Geçen hafta KKM’deki üst limit faizinin kaldırılması, seçime giderken olası bir krizden kaçınmak alınan bir karar olsa da iyi bir karar olduğu açık. Bu aynı zamanda, sonraki yönetimin de işini kolaylaştırmış durumda.

Çünkü, bir, gelir transfer tarafını kamu kaynaklarının transferini azalttığı gibi, bunu bankalara havale etmiş oldu. İki, KKM’nin hemen kaldırılmaması gerektiğini ve bu son hâliyle bir müddet istikrarlı bir döviz kuru için kullanılabileceğine göstermiş oldu. Yani KKM’den döviz kuru istikrarı için geçici olarak faydalanabilir. Bu yapıyı doğrudan kaldırmak şimdilik problemlidir. KKM bildiğim kadarıyla 2023 yılsonuna kadar yürürlükte kalacaktır. KKM’den çıkış strateji iyi planlanmalıdır aksi takdirde toplu çıkışlar çok ciddi olumsuz etkilere yol açar, enflasyonu indirme sürecini tamamen sekteye uğratabilir.

Burada kritik olan enflasyonun kontrol edilmesidir. Enflasyon kontrol altına alındığında KKM hem cezbedici bir ürün olmaktan çıkar hem de kaldırılması kolaylaşır. Kur riski kalktığında KKM mevduat faizi getirisine yakınsar ve sıradan bir mevduata dönüşür.

Fakat burada şunu da söylemek de fayda var; bir ülkenin dolarizayon düzeyi hem enflasyonu indirme başarısına hem de genel risk algısının uzun sürede değişmesine bağlıdır. Bu yüzden azalması çok daha uzun bir zaman alacaktır.

Seçim sonrasında regülasyonlar konusunda da birtakım kararlar vermek gerekecektir. Şu ana kadar döviz kurunu baskılamak için her türlü araç sisteme monte edildi. Her biri için karar verirken ayrı veya bazen birleşik bir etki analizi yapılmalıdır. Bazıları kolayca kaldırabilir. Örneğin, bankaların döviz mevduatı ve kullandırdıkları krediler karşılığında tahvil tutma zorunluluğu kolayca kaldırılabilir.

Fakat KKM gibi nispeten hemen kaldırılması sorun yaratacak diğer regülasyonlar söz konusudur. Bu tür regülasyonları bu sorunlu hâlleri ile de olsa sistemi hâlâ ayakta tutan unsurlar olarak görmek gerekir. Kolonlar sorunlu diye onları yıkmak iyi bir yaklaşım olmaz. Düzeltmek ve yeniden yapmak gerekir, bu da özenle ve zamanla olmalıdır. Regülasyonların büyük bir kısmı dövize getirilen kısıtlar içerdiğinden, seçim sonrasının yeni hükümeti bunlara geçici olarak da olsa ihtiyaç duyacaktır.

Sonuç olarak, ekonomideki tüm fiyatlar bir ölçüye kadar birbiri ile ilişkilidir. İrrasyonel faiz politikası da bize faiz oranı örneğinde çok sayıda fiyatın bağlantısını gösterdi (döviz kuru-mal fiyatları-varlık fiyatları). Seçime giderken neredeyse tüm fiyatlar etkin ve adil olmayan bir merkezi/idari bir baskı altında.

Örneğin, mevduat faizi ve döviz kuru KKM kontrolü altında, kredi faizleri çok sayıda düzenlemelere (faiz limiti, karşılık bulundurma, zorunlu karşılıklar gibi) tabidir. Yeni yönetim bu durumun zamanla ve stratejik bir politika seti ile daha adil ve rasyonel bir forma dönüşmesini sağlayabilir. Kurumların tekrardan asli işlerine dönmesi de bu süreci hızlandıracaktır. Tabii bunlar daha adil bir iktisadi ve sosyal hayat için sadece başlangıç koşulları olabilir.

Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Okumaya devam et

BORSA

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor: Borçlanma araçlarında ikinci dalga

Kontrolmatik’te Mayıs ayında başlayan borç ödeme sorunu Eylül ayında yeni bir halkaya dönüştü. Şirketin 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun anapara ve kupon ödemesi yapılamazken, aynı gün bir başka tahvilin kupon ödemesi de gerçekleştirilemedi. Böylece şirketin vadesinde yerine getiremediği borçlanma aracı yükümlülükleri 1 milyar TL’yi aştı. Asıl dikkat çekici tablo ise şirket bilançosundaki yüksek finansal borç, düşük nakit ve kısa vadeli yükümlülük baskısı.

Kontrolmatik Teknoloji Enerji ve Mühendislik A.Ş.’de borç ödeme krizi yeniden gündemde.

Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) 4 Eylül 2026 tarihli bildirimine göre şirket tarafından ihraç edilen TRFKNTR92611 ISIN kodlu 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun itfa ve kupon ödemesi vadesinde gerçekleştirilemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719 ISIN kodlu tahvilin kupon ödemesi de şirketin gerekli tutarı MKK sistemine aktarmaması nedeniyle yatırımcılara ödenemedi.

Bu gelişme tek başına değerlendirildiğinde bir tahvil ödeme problemi gibi görünebilir. Ancak Kontrolmatik’in son dört aylık ödeme takvimine bakıldığında çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor.

Mayıs’ta başlayan süreç Eylül’de devam ediyor

Kontrolmatik’in borçlanma araçlarında ilk büyük ödeme sorunu 15 Mayıs 2026’da yaşandı.

Şirketin;

  • TRSKNTR52618 kodlu tahvilinin 250 milyon TL anaparası,
  • TRFKNTR52615 kodlu finansman bonosunun 200 milyon TL anaparası

ile bunlara ilişkin son kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

İki aracın toplam anaparası 450 milyon TL, kuponlarla birlikte vadesinde yapılamayan ödeme ise yaklaşık 502,2 milyon TL oldu.

Daha önemlisi, şirket aynı gün banka kredilerinin yeniden yapılandırılması için Halkbank ve VakıfBank’a başvurduğunu KAP’a açıkladı.

Şirket, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun Geçici 32. maddesi kapsamındaki Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması çerçevesinde mevcut banka kredilerinin yeniden yapılandırılmasını istedi. Amaç; borçları yeni bir ödeme takvimine bağlamak, operasyonların devamlılığını sağlamak ve özellikle varlık satışları yoluyla mali yapıyı güçlendirmek olarak açıklandı.

Haziran: İki kupon daha ödenemedi

Sorun Mayıs ayıyla bitmedi.

5 Haziran 2026’da TRFKNTR92611 ve TRSKNTR32719 kodlu iki borçlanma aracının kupon ödemeleri de gerçekleştirilemedi. Her iki aracın nominal değeri 100’er milyon TL ve dönemsel kupon oranı yüzde 11,59 seviyesindeydi. İki kuponun toplam tutarı yaklaşık 23,18 milyon TL oldu.

Bu gelişmenin ardından söz konusu borçlanma araçları Borsa İstanbul Borçlanma Araçları Piyasası’nda Gözaltı Pazarı’na alındı.

Temmuz: 400 milyon TL’lik bono da ödenemedi

Bu kez 3 Temmuz 2026’da 400 milyon TL nominal değerli TRFKNTR72613 kodlu finansman bonosunun itfa ve kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

Bononun dönemsel kupon oranı yüzde 15,32 idi. Yaklaşık 61,28 milyon TL kupon ile 400 milyon TL anapara dikkate alındığında vadesinde yapılamayan toplam ödeme yaklaşık 461,28 milyon TL seviyesine ulaştı.

Ve şimdi Eylül…

4 Eylül’de yeni 100 milyon TL’lik halka

4 Eylül’de vadesi gelen 100 milyon TL nominal değerli TRFKNTR92611 finansman bonosunun hem anaparası hem de kuponu ödenemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719’un kuponu da ödenemedi.

Böylece Kontrolmatik’te: 15 Mayıs → 5 Haziran → 3 Temmuz → 4 Eylül olmak üzere dört ayrı kritik ödeme tarihinde aksama yaşandı.

Bugünkü iki kuponun tutarı ayrıca hesaplanmadan dahi, bu tarihlerde vadesinde gerçekleştirilemeyen anapara ve kupon ödemeleri 1,08 milyar TL’yi aşmış durumda.

Buradaki kritik nokta şu: Artık mesele tek bir tahvilin ödenememesi değil; şirketin borç servis kapasitesinin süreklilik gösteren biçimde zorlanmasıdır.

Borsa İstanbul neden Yakın İzleme Pazarı’na aldı?

Kontrolmatik açısından bir başka önemli gelişme de 18 Haziran 2026’da yaşandı. Borsa İstanbul, KONTR paylarını Yıldız Pazar’dan çıkararak Yakın İzleme Pazarı’na aldı.

Kararın dayanağı Kotasyon Yönergesi’nin 35/1-d maddesi oldu. Bu düzenleme, finansman sıkıntısını gösteren derecede vadesi geçmiş finansal, ticari, kamu veya personel borçlarının bulunması gibi durumlarda şirket paylarının Yakın İzleme Pazarı’na alınabilmesine imkân tanıyor.

Bu karar, piyasaya verilen önemli bir mesajdı: Kontrolmatik’teki ödeme problemi artık yalnızca şirket ile alacaklıları arasındaki özel bir finansman meselesi olarak görülmüyor; yatırımcıların korunmasını gerektirecek ölçüde piyasa düzenlemesi konusu haline gelmiş durumda.

Kredi notu da alarm veriyor

Mayıs ayındaki ödeme aksaklığının ardından Kontrolmatik’in uzun vadeli ulusal kurum kredi notu B- (tr)/Negatif’ten prD (tr)/Negatif’e indirildi. “prD” seviyesine geçiş, şirketin finansal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda temerrüt/ödeme problemi yaşadığını gösteren çok daha ağır bir kredi risk sinyali.

Bu nedenle Eylül ayında yaşanan yeni ödeme aksaklığı, yatırımcı açısından Mayıs’taki gelişmeden bağımsız değerlendirilemez.

Kaynaklar: KAP, MKK, Borsa İstanbul ve Kontrolmatik finansal raporları ile güncel piyasa haberleri taranarak hazırlanmıştır

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem

İhracatçıya reeskont kredisi desteğinde yeni dönem: BSMV istisnası genişletildi

Yayınlanma:

|

Kısa ve uzun vadeli reeskont kredilerinin tamamı BSMV istisnası kapsamına alındı. Finansman maliyeti yüzde 23,95 olan reeskont kredilerinde vergi yükünün kaldırılması, ihracatçıların kredi maliyetini aşağı çekecek. Günlük kredi limiti de 5 milyar TL’ye yükseltilmiş durumda.

İhracatçıların uzun süredir beklediği finansman maliyetini azaltacak önemli bir düzenleme yürürlüğe girdi. 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde uygulanan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) istisnasının kapsamı genişletildi.

Düzenlemeyle daha önce kısa vadeli reeskont kredileri açısından uygulanan istisna, uzun vadeli reeskont kredilerini de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece TCMB kaynaklı reeskont kredilerinin tamamında ihracatçı açısından önemli bir maliyet kalemi ortadan kaldırılmış oldu.

Ticaret Bakanlığı da düzenlemenin amacını, ihracatçıların finansmana erişimini kolaylaştırmak ve finansman maliyetlerini düşürmek olarak açıkladı.

Reeskont kredisinde maliyet yüzde 23,95

Düzenlemenin önemini anlamak için reeskont kredilerindeki son değişikliklere bakmak gerekiyor.

TCMB ile Ticaret Bakanlığı’nın ihracat finansmanına yönelik çalışmaları kapsamında reeskont kredilerinde son dönemde önemli iyileştirmeler yapıldı. Reeskont kredilerinin finansman maliyeti yüzde 23,95’e indirildi.

Bunun yanında;

  • Daha önce 300 milyon TL olan günlük reeskont kredi limiti 5 milyar TL’ye çıkarıldı.
  • Firma başına günlük kredi limiti 45 milyon TL’den 60 milyon TL’ye yükseltildi.
  • Yabancı para cinsi reeskont kredi limiti 5 milyon dolara çıkarıldı.
  • Toplam reeskont kredi programı bütçesi 1 milyar dolar olarak oluşturuldu.
  • Reeskont kredilerinde ilave döviz alma zorunluluğu kaldırıldı.
  • Net ihracatçı uygulaması yerine “ihracatçı skoru” uygulamasına geçildi.

TCMB’nin önceki düzenlemeleri de reeskont kredilerinde firmaların finansmana erişimini kolaylaştırmaya yönelik olmuştu. Örneğin 2025 sonunda TL reeskont kredilerinin günlük limiti artırılmış, firma başına günlük limit 60 milyon TL’ye yükseltilmiş ve YP reeskont kredilerinde firma limiti 5 milyon dolara çıkarılmıştı.

Asıl kritik değişiklik: Uzun vadeli kredi de istisna kapsamında

Yeni düzenlemenin ihracatçı açısından en önemli tarafı ise vade ayrımının ortadan kaldırılması.

Ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde artık yalnızca kısa vadeli krediler değil, uzun vadeli reeskont kredileri de BSMV istisnasından yararlanabilecek.

Bu, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek, üretim ve ihracat döngüsü uzun olan firmalar açısından önemli.

Çünkü ihracatçı açısından kredi faizinin yanında kredi üzerindeki vergi yükü de toplam finansman maliyetini artırıyor. BSMV’nin kaldırılmasıyla birlikte kredi maliyetinde doğrudan bir düşüş meydana geliyor.

Örneğin:

Finansman maliyetinin yüzde 23,95 olduğu varsayıldığında ve BSMV’nin yüzde 5 olduğu standart yapı dikkate alındığında, yalnızca faiz üzerinden oluşan BSMV yükü teorik olarak maliyeti yüzde 25,15 seviyesine taşıyabilecek bir etki yaratıyor.

Dolayısıyla istisna, özellikle yüksek tutarlı ve uzun vadeli kredilerde ihracatçı açısından milyonlarca liralık maliyet avantajına dönüşebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise BSMV’nin kaldırılmasının faiz oranını değiştirmediği, faiz üzerinden doğabilecek vergi yükünü ortadan kaldırdığıdır.

5 milyar TL günlük limit önemli

Düzenlemenin BSMV boyutu kadar önemli diğer tarafı ise reeskont kredi programının kapasitesinin ciddi şekilde artırılmış olması.

300 milyon TL’den 5 milyar TL’ye çıkarılan günlük limit, yaklaşık 16,7 katlık bir artış anlamına geliyor.

Bu durum reeskont kredisinin artık yalnızca sınırlı sayıdaki ihracatçı için kullanılan bir finansman aracı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir ihracatçı kitlesine ulaştırılmasının hedeflendiğini gösteriyor.

TCMB’nin reeskont kredileri, vadeli ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetlerden doğan alacakların bankalar aracılığıyla Merkez Bankası reeskontuna götürülmesi yoluyla ihracatçıya finansman sağlanmasına dayanıyor.

İhracatçı açısından ne değişiyor?

Yeni düzenlemeyi yalnızca “vergi istisnası” olarak görmek eksik olur.

Aslında üç ayrı kanal aynı anda çalışıyor:

1. Kredi maliyeti düşüyor.
BSMV istisnasının genişletilmesi özellikle uzun vadeli kredilerde finansman yükünü azaltıyor.

2. Krediye erişim kapasitesi artıyor.
Günlük limitin 5 milyar TL’ye çıkarılması, programın toplam kullandırım kapasitesini ciddi biçimde büyütüyor.

3. İhracatçının bilançosu rahatlıyor.
Finansman maliyetinin düşmesi, ihracatçı şirketlerin faiz giderlerini azaltarak faaliyet kârlılığı ve nakit akışı üzerinde olumlu etki yaratabilir.

Bu nedenle düzenleme sadece bankacılık sektörü açısından değil, sanayi şirketlerinin maliyet yapısı ve ihracat rekabetçiliği açısından da önemli.

“Ucuz kredi” tek başına yeterli mi?

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor.

Reeskont kredilerinin maliyetinin düşürülmesi ihracatçı için önemli bir avantaj olsa da, krediye erişimin fiilen ne kadar kolaylaşacağı bankaların tahsis politikalarına ve ihracatçıların kredi değerliliğine de bağlı.

Dolayısıyla 5 milyar TL’lik günlük limitin artırılması tek başına yeterli değil. Bu kaynağın özellikle finansmana erişimde zorlanan KOBİ’lere, emek yoğun sektörlere ve ihracat potansiyeli yüksek firmalara ne ölçüde ulaşacağı kritik olacak.

TCMB’nin reeskont uygulamalarında son dönemde KOBİ’lerin erişimini ve ihracat performansını dikkate alan mekanizmalar da öne çıkıyor.

Bankalar açısından da önemli

Düzenlemenin bir başka boyutu ticari bankalar.

Reeskont kredileri bankalar üzerinden kullandırıldığı için BSMV istisnasının kapsamının genişletilmesi, bankaların ihracatçı müşterilerine sunduğu reeskont finansmanının maliyet yapısını etkiliyor.

Bu nedenle yeni düzenleme “ihracatçıya vergi indirimi”nden ziyade, TCMB kaynaklı sübvansiyon niteliğindeki uygun maliyetli finansmanın vergi ayağının da güçlendirilmesi olarak okunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasında da reeskont kredilerinin ihracat finansmanındaki temel politika araçlarından biri olduğu ve ihracatçıların finansmana erişiminin artırılmasının yatırım, üretim, istihdam ve ihracat hedefleri açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.

Büyük resim: Türkiye ihracat finansmanını ucuzlatmaya çalışıyor

Son düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin ihracat finansmanı politikasında belirgin bir yön görülüyor:

Daha yüksek kredi limiti + daha düşük finansman maliyeti + daha az döviz kısıtı + vergi avantajı.

Bu politika özellikle küresel ticarette rekabetin arttığı bir dönemde ihracatçıların maliyet avantajını koruması açısından önem taşıyor.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın son açıklamalarında yıllıklandırılmış mal ve hizmet ihracatının 405,3 milyar dolara yükseldiği belirtilirken, reeskont kredilerinde finansman koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdüğü ifade edildi.

Bankavitrini yorumu

Yeni BSMV istisnası tek başına büyük bir devrim değil; ancak son dönemde reeskont kredilerinde yapılan düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir finansman paketi ortaya çıkıyor.

Buradaki kritik soru artık “ihracatçıya ucuz kredi verilecek mi?” değil, “bu ucuz kaynağa hangi ihracatçı ne kadar ve ne hızla ulaşabilecek?”

Çünkü yüksek faiz ortamında yüzde 23,95 maliyetle sağlanan ve BSMV avantajı da bulunan reeskont finansmanı, piyasa koşullarına kıyasla oldukça önemli bir avantaj yaratıyor. Ancak avantajın ihracatçı şirketlerin gerçek finansman maliyetine yansıması için bankaların kredi tahsis süreçlerinin de bu mekanizmayla uyumlu çalışması gerekiyor.

Sonuç olarak 5 Eylül düzenlemesi, ihracatçıların finansman maliyetini aşağı çeken; özellikle uzun vadeli finansmanda etkisi daha fazla hissedilecek yeni bir destek mekanizması niteliğinde.

Ticaret Bakanlığı · TCMB

Okumaya devam et

BORSA

Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Maliye’nin geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen “sıcak para” düzenlemesi Resmî Gazete’de yayımlandı. Cumhurbaşkanı Kararı ile para piyasası fonlarından elde edilen kazançlarda, özellikle kurumsal yatırımcılar açısından yüzde 10 stopaj dönemi başladı. Ancak düzenleme bireysel yatırımcıları kapsamıyor.

Cumhurbaşkanı’nın 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Kararı, 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararla, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67’nci maddesi kapsamında uygulanan tevkifat oranlarında değişikliğe gidildi.

Kritik değişiklik: Para piyasası fonlarında yüzde 10 stopaj

Yeni düzenlemeyle;

  • Kurumlar Vergisi mükelleflerinin
  • Sermaye piyasası mevzuatına göre kurulmuş yatırım fonları ve yatırım ortaklıklarıyla benzer nitelikte olduğu Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen mükelleflerin,
  • Para piyasası fonu katılma paylarından
  • Ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest fonlardan

elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj uygulanacak.

Buna karşılık aynı kapsamdaki mükelleflerin, bu düzenleme kapsamındaki para piyasası fonları dışındaki söz konusu kazançlarında yüzde 0 stopaj uygulaması korunuyor.

Asıl hedef kurumsal ve yabancı sermaye

Düzenlemenin en dikkat çekici tarafı, bireysel yatırımcı ile kurumsal yatırımcı arasında ayrım yapılması.

Gerçek kişilerin para piyasası fonlarından elde ettiği kazançlara ilişkin mevcut stopaj uygulaması bu kararla değiştirilmiyor. Para piyasası fonlarında gerçek kişiler için halihazırda uygulanan oran yüzde 17,5 seviyesinde bulunuyor. Yeni yüzde 10’luk düzenleme ise ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcıların para piyasası fonlarındaki getirilerini hedefliyor.

Bu yönüyle karar, “vatandaşın fon kazancına yeni vergi geldi” şeklinde okunmamalı.

Yerli şirket için vergi yükünden çok zamanlama değişiyor

Düzenlemenin yerli kurumlar açısından önemli bir teknik ayrıntısı bulunuyor.

Daha önce para piyasası fonu kazançlarında stopaj yapılmaması, bu kazançların vergiden tamamen istisna olduğu anlamına gelmiyordu. Kurumların elde ettiği kazanç kurum kazancına dahil ediliyor ve geçici vergi ile kurumlar vergisi hesabında dikkate alınıyordu.

Yeni yüzde 10’luk stopajın ise yerli kurumlar açısından geçici vergi ve nihai kurumlar vergisinden mahsup edilebilmesi, düzenlemenin etkisini daha çok verginin ödenme zamanlaması ve nakit akışı açısından önemli hale getiriyor. Bu ayrım daha önce kamuoyuna yansıyan düzenleme çalışmalarında da özellikle vurgulanmıştı.

Yabancı yatırımcı açısından daha kritik

Düzenlemenin finansal piyasalar açısından asıl önemli tarafı ise yabancı kurumsal yatırımcılar.

Yerli kurum açısından yüzde 10’luk kesinti mahsup mekanizması nedeniyle esas etki nakit akışı ve verginin zamanlaması üzerinde olurken, yabancı yatırımcı açısından yüzde 10 stopajın nihai vergileme niteliği taşıması söz konusu.

Bu nedenle kararın, Türkiye’ye kısa vadeli sermaye girişlerinde kullanılan para piyasası fonlarının cazibesini bir miktar azaltması beklenebilir.

Nitekim düzenleme hazırlıkları kamuoyuna ilk yansıdığında Maliye’nin hedefinin, para piyasası fonlarında yoğunlaşan kısa vadeli sermayeyi daha uzun vadeli ve üretken yatırımlara yönlendirmek olduğu aktarılmıştı.

Eski fonlar da tamamen kapsam dışında değil

Kararın en önemli ayrıntılarından biri de geçiş hükmü.

Düzenleme yalnızca karar tarihinden sonra alınacak fonları ilgilendirmiyor. Kararda, kararın yayımlandığı tarihten önce iktisap edilmiş para piyasası fonu katılma paylarının elden çıkarılması halinde, kararın yayımından elden çıkarma tarihine kadar geçen döneme isabet eden kazanç kısmına da yüzde 10 stopaj uygulanacağı açıkça belirtiliyor.

Yani sistem kabaca şöyle çalışacak: Fon daha önce alındı → eski döneme ait kazanç korunuyor → 5 Eylül 2026 sonrası döneme denk gelen kazanç → yüzde 10 stopaj kapsamına giriyor.

Bu ayrıntı özellikle yüksek tutarlı kurumsal fon portföyleri açısından önemli.

Maliye neden para piyasası fonlarına yöneldi?

Burada düzenlemenin yalnızca “vergi toplama” amacıyla açıklanması eksik kalır. Para piyasası fonları, yüksek faiz ortamında şirketler ve büyük yatırımcılar açısından likit, günlük nakde dönüşebilen ve görece düşük riskli bir park alanı haline geldi.

Dolayısıyla kısa vadeli sermaye; mevduat → para piyasası fonu → repo / DİBS / kısa vadeli sermaye piyasası araçları gibi kanallarda hareket edebiliyor.

Maliye’nin burada yaptığı hamle, kısa vadeli sermayenin vergi maliyetini artırarak yatırımcı davranışını değiştirmeyi hedefliyor.

Özellikle yabancı yatırımcı açısından artık hesap şu olacak: Fon getirisi – yüzde 10 stopaj = net getiri

Bu hesap, Türkiye’ye kısa vadeli giren yabancı sermayenin alternatif yatırım araçlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir.

Bankalar ve portföy yönetim şirketleri açısından ne anlama geliyor?

Düzenlemenin bir başka etkisi de fon tercihlerinde değişim yaratabilir.

Kurumsal yatırımcı açısından para piyasası fonlarının net getirisi düşerken, vergisel açıdan daha avantajlı olan diğer sermaye piyasası araçlarının göreceli cazibesi artabilir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde; Para piyasası fonları → tahvil/bono → hisse senedi → daha uzun vadeli yatırım araçları arasında portföy kaymaları görülebilir.

Ancak bunun boyutunu belirleyecek temel faktör sadece vergi olmayacak. Faiz seviyesi, TL’nin seyri, enflasyon beklentileri ve yabancı yatırımcının kur beklentisi de belirleyici olacak.

Bankavitrini.com analizi: “Sıcak paraya ince ayar”

Bu kararın bence en önemli mesajı yüzde 10’luk oran değil, sermayenin vadesine ilişkin verilen mesajdır.

Maliye, para piyasası fonlarında bekleyen kısa vadeli kurumsal sermayeye şunu söylüyor: “Türkiye’de kısa vadeli ve yüksek likiditeli yatırım yapabilirsin ancak bunun vergisel maliyeti artık sıfır değil” özellikle yabancı yatırımcı açısından bu oldukça önemli.

Çünkü yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi kadar hangi vadede geldiği de ekonomi yönetimi açısından kritik.

Kısa vadeli sermaye;

  • Merkez Bankası likiditesini rahatlatabilir,
  • TL varlıklara talep yaratabilir,
  • rezerv dinamiklerine katkı sağlayabilir.

Ancak aynı sermaye hızlı biçimde çıkışa da dönebilir.

Dolayısıyla düzenleme, “sermayeyi kovmak” değil, sermayenin vadesini ve kullanım alanını değiştirmek amacı taşıyan bir vergi ayarı olarak okunabilir.

Fakat bir risk de var

Vergi maliyetinin artırılması kısa vadeli sermayeyi otomatik olarak uzun vadeli yatırımlara dönüştürmez.

Eğer yatırımcı açısından tahvil, hisse senedi veya doğrudan yatırımın risk-getiri dengesi yeterince cazip değilse, yatırımcı sadece başka bir ürüne geçmek yerine Türkiye’den çıkmayı da tercih edebilir. Bu nedenle düzenlemenin başarısı, yalnızca toplanacak vergiyle değil; “Para piyasası fonundan çıkan paranın nereye gittiğiyle” ölçülecek.

Eğer para piyasası fonlarından çıkan kurumsal sermaye Borsa İstanbul’a, uzun vadeli tahvillere, şirket finansmanına ve doğrudan yatırımlara yönelirse düzenlemenin ekonomi politikası açısından hedefi gerçekleşmiş olacak.

Ancak para Türkiye dışına çıkarsa, düzenleme kısa vadeli sermayenin vadesini uzatmak yerine sermaye çıkışını hızlandırma riski taşıyabilir.

Dolayısıyla yüzde 10’luk stopaj, basit bir vergi değişikliği değil; Türkiye’nin kısa vadeli sermaye politikasında önemli bir yön değişikliğinin işareti.

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hakkında yayımlanan mevzuat metni

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.