Connect with us

ŞİRKETLER

Şirketlerde Sermaye alarmı!

Yayınlanma:

|

Her sektörün enflasyonu birbirinden farklı… 2019’da bazı sektörlerde tek haneli, büyük kısmındaysa yüzde 17-20 bandında olan enflasyon, 2022 yılında 24 sektörün 12’sinde 3 haneye ulaştı. Yüksek enflasyon, şirketlerin stok, tahsilat, nakit akışı denklemini bozunca işletme sermayesi ihtiyacı 4-5 katına çıktı. Özetle şirketlerin günlük faaliyetlerini döndürebilmeleri için gerekli olan stok ve ticari alacak gibi varlıklarda büyük sıkıntı var. İşte CEO’ları finansçıya dönüştüren işletme sermaye ihtiyacı artışı ve bunun getirdiği sıkıntıların 2023’e yansımaları…

Son 6 aydır hemen hemen her iş insanının ajandasında işletme sermayesi ilk sıralarda yer alıyor. Örneğin Eti CEO’su Hakan Polatoğlu, enflasyonun yarattığı zorlukları nakit ve işletme sermayesine dikkat ederek yönettiğini söylüyor. Anadolu Grubu İcra Başkanı Hurşit Zorlu, işletme sermayesinin en kritik konulardan biri olduğuna dikkat çekiyor ve “Bu dönemde işletme sermayenizi ne kadar kontrol altında tutabilirseniz o kadar başarılı olursunuz. Alacakları, stokları daha aktif kullanarak iş yapmak gerekiyor” diye anlatıyor. Yeni dönemde tüm bu gerçekler ışığında CEO’lar adeta birer finansçıya dönüşmüş durumda. Erciyas Holding CEO’su Emre Erciyas, en önemli işinin işletme sermayesi ve nakit akış yönetimi olduğunu vurgulayarak liderin yeni misyonunun artık finans olduğunu doğruluyor ve “Tamamen finansçıya dönüştük. Bütün patronlar gibi biz de buna kafa yoruyoruz” diye konuşuyor.

KRİZ BOYUTUNDA

Son bir yılda döviz kurlarında yaşanan sıra dışı yükselişin de etkisiyle üretimde kullanılan hammaddelerin maliyet artışı TL bazında 6 kata, enerji özellikle de elektrik maliyetlerindeki artışlar TL bazında 8-10 kata kadar ulaşmış durumda. Personel maliyetleriyse hem beyin göçü hem yüksek enflasyondan dolayı 2 -3 kat arttı. Bu faktörlere 2022 yılının ilk 6 ayındaki dünya ve Türkiye genelindeki güçlü tüketici talebi de eklendi ve şirketler daha pahalı girdi maliyetleriyle daha fazla adet üretmek zorunda kaldı. Bu gelişmeler sonucunda şirketlerin işletme sermayesi ihtiyacı TL bazında 4 katın üzerinde arttı. İş dünyası da özellikle işletme sermayesi ihtiyacı ve finansmana ulaşmaktaki sıkıntının artık bir kriz boyutunu aldığını ifade ediyor. Alpplas Yönetim Kurulu Başkanı Tufan Öney, “Eğer bu tarafta ciddi rahatlatıcı adımlar atılmazsa 2023 yılında birçok şirketin faaliyetini sonlandırmak zorunda kalacağını görebiliriz” diyor. Yönetim danışmanı Çiğdem Güven, pandemi krizi sonrasında yeniden hareketlenmeye başlayan ekonomik ortamda iş gücü, tedarik zinciri krizi, yüksek talep, resesyon ve yüksek enflasyon oranlarıyla karşı karşıya kalan iş dünyasının işletme sermayesi ihtiyacının katlandığını belirtiyor. Ağırlıklı stok fazlası ve yüksek enflasyon etkisi nedeniyle karşılaşılan durumun pek çok sektörden irili ufaklı her şirketi sıkıntıya soktuğunu ifade ediyor.

HAMMADDENİN PAYI BÜYÜK 

İşletme sermayesi ihtiyacındaki artış yüksek enflasyonla doğrudan ilişkili. Enflasyonu tetikleyen en önemli kalemlerden biri de tamamen dövize bağlı hammaddede fiyatları. Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri Veysel Yayan, ana sanayi sektörlerini zora sokan hammaddedeki durumu şöyle anlatıyor: “Lojistik sektöründe konteyner krizinin başlamasıyla beraber olağanüstü artışlar gözlendi. Fiyatlar 2021’de 450-500 dolar bandında dengeye geldi. 2022 Şubat’ında patlak veren Rusya-Ukrayna savaşı sonrası hurda arzında yaşanan sıkıntılar nedeniyle 2022 yılının Mart ayında hurda fiyatları 680 dolar seviyesine kadar ulaştı. Savaş koşullarının ılımlı hale gelmesiyle fiyatlar 350-400 dolar bandında seyretmeye başladı.” Yayan, çelik hammadde tüketiminde yüzde 70 paya sahip olan hurdada 2022 yılında fiyatın 2019 yılına göre yüzde 80 artmasının ve enerji fiyatlarındaki yüzde 300’e varan artışların da nihai ürün fiyatlarına kısmen yansıtılabildiğini belirtiyor. Goldmaster CEO’su Sinan Bora, hammadde fiyatlarının küçük ev aletleri sektöründe 3 yıllık sürede yaklaşık yüzde 250 arttığını söylüyor ve “Bu da enflasyonu yıllık bazda yüzde 20-25 civarında etkiledi” diyor. Sarkuysan Yönetim Kurulu Başkanı Hayrettin Çaycı, bakır sektöründe enflasyonu ana hammadde girdisi olan katot bakırının prim rakamının belirlediğini söylüyor. 2019 ila 2021 sonuna kadar primde bir değişiklik olmadığını ancak 2022 yılında yüzde 30, 2023 yılına girerken de yüzde 84 gibi rekor bir artış olduğuna dikkat çekiyor. Ariş Pırlanta Yönetim Kurulu Başkanı Kerim Güzeliş, “2019’da enflasyon, yüzde 50 civarındaydı. 2022’de ise yüzde 160. Hammadde fiyat artışı, maliyet artışı, kira artışı gibi etkenler enflasyondaki artışın en büyük nedenleri” diyor.

“DAYANMAK ZOR” 

İşletme sermaye ihtiyacını şirketler farklı şekillerde yönetiyor. Kimi kendi öz kaynaklarıyla ilerliyor, kimi halka arz gerçekleştirerek nakit akışı sağlama yolunu seçiyor kimiyse kredi alıyor. Oğuz Holding CEO’su Enes Örer, kendi öz kaynaklarıyla ilerlediklerini söylüyor. 2019’da yaklaşık yüzde 25 seviyelerinde olan içecek sektörü enflasyonunun 2022’de yüzde 200 seviyelerini aştığını belirtiyor ve ekliyor: “Sanayide elektrik yüzde 500, doğal gaz yüzde 900 seviyelerinde arttı. İşletme sermaye ihtiyacı yüzde 300 seviyesinde arttı. Bunu da kendi öz kaynaklarımızdan karşılamak için çaba sarf ediyoruz. 2023 yılında bu duruma dayanmanın imkanı yok.” Majorca Tiffany Estetica Ceramica A.Ş. CEO’su Serkan Önem, son 3 yılda hammadde fiyatlarının 3-3,5 kat arttığını söylüyor ve maliyet yükünü nasıl aştıklarını şöyle anlatıyor: “Enerji maliyetlerimiz yaklaşık yüzde 800-900 arttı. 2021 yılında halka arz sayesinde ciddi bir nakit akışı sağladık. Ayrıca şirketimiz sermaye piyasası borçlanma araçlarını da aktif olarak kullanıyor, bu nedenle işletme sermayemizde ciddi bir ihtiyaç açığı olmadı.” Mapei Türkiye Genel Müdürü Selman Tarmur, yapı kimyasalları sektöründe son 3 yıllık enflasyon artışının yüzde 200 olduğunu söylüyor. Tarmur, şöyle açıklıyor: “2019 ve 2022 yılları arasında hammadde fiyat artışımız yaklaşık yüzde 200 olurken elektrik tarafında 9-10 kat maliyet artışı oldu. Sektörümüzde çok hızlı büyümeden kaynaklı olarak 2019-2022 yılları arasında işletme sermaye ihtiyacımız 6 kata çıktı. Bu duruma sermaye artışları ve kredi kullanarak çözüm buluyoruz.”

İŞÇİLİKTE DOMİNO ETKİSİ

İşletme sermayesi ihtiyacını artıran enflasyonun bir diğer nedeni işçilik maliyetlerindeki artış. Netaş CEO’su Sinan Dumlu, BT ve telekom sektöründe çip krizi ve lojistik kaynaklı sorunların yanı sıra özellikle işçilik maliyetlerinin 4 kat arttığına dikkat çekiyor. Majorel CEO’su Soner Caşur, müşteri hizmetleri sektörünün ana maliyet kaleminin personel giderleri olduğunu söylüyor ve “Sektörde 2019-2022 arasında Türkçe hizmet verilen işlerin işçilik maliyetlerinde artış yüzde 172 seviyesinde gerçekleşirken, şirketimizdeki gibi Almanca, İngilizce, Hollandaca, Fransızca gibi farklı dillerde yurt dışına hizmet verilen işlerin işçilik maliyetlerindeki artış yüzde 250 seviyelerine ulaştı” diyor. Gencallar CEO’su Ahmed Gencal, hazır giyim perakendeciliğinde ücret giderlerinin 2019’a kıyasla yüzde 161 arttığına dikkat çekiyor ve şöyle devam ediyor: “Sektörün asıl sorunu ciroların artışında önemli güç olan satış primlerinin toplam gelir içindeki payının azalıyor olması. Bu durum çalışanların gözünde primin cazibesini azalttı. Bunu çözebilmek adına sektör, prim oranlarını revize etme yoluna gidiyor. Bu, çalışanlarımız açısından pozitif gözükmekle birlikte tüketici fiyatları üzerinde yeni bir artış baskısı yaratıyor. İşletme sermayesi ihtiyacımız 2019’a göre yüzde 54 artmış durumda.” BLC Group Yönetim Kurulu Başkanı Şahin Balcıoğlu, personel maliyetlerinde Aralık 2022’ye kadar yaklaşık yüzde 250 artış olduğunu belirtiyor. 2023 asgari ücret tespitiyle artışın devam ettiğini belirtiyor. Sektördeki şirketlerin maliyet artışlarını fiyatlara tam olarak yansıtamadıkları için ya zarar ettiklerini ya da kâr edemediklerini anlatan Balcıoğlu, “Kârla beslenemeyen işletme sermayeleri maalesef yetersiz hale geldi. Son 3 yıl içinde ihtiyaç duyulan işletme sermayesi TL bazında yüzde 400 arttı. Çözüm olarak stok yönetimiyle kaynak oluşturduk. Son olarak şirkete ortaklar alarak nakit sermaye artışı sağladık. İhtiyaç devam ederse kredi kullanmayı planlıyoruz” diyor. TUSİD Başkanı Güçlü Kaplangı, “İşçilikte yüzde 200’ü geçen artış var. İşçilik maliyetlerine yansıyan yol, yemek, servis diğer kıdem, ihbar gibi maliyetler onun dışında işçilere ya da çalışanlara verilen sosyal haklar olarak da baktığımızda yüzde 200- 220’leri bulan bir artış söz konusu” diye anlatıyor.

DEĞİŞİM YANSIDI MI?

Ankutsan Yönetim Kurulu Başkanı Rüstem Kesgi, işletme sermayesi ihtiyacının TL bazında ortalama yüzde 400, döviz bazında ise ortalama yüzde 70 arttığına dikkat çekiyor. Kesgi, “Artan işletme sermayesi artışına paralel olarak bir yandan kredi hacimleri artarken diğer yandan daha etkin stok yönetimi ve tahsilat yönetimine yönelik çalışmalara önem veriliyor” diyor. Armatür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Gökhan Turhan, armatür sektörünün de enerji, işçilik, döviz kuru artışı gibi pek çok artıştan etkilendiğini belirtiyor. Turhan, sektörde vadelerin de kısaldığına dikkat çekiyor ve “Vadeler 180 günlerden 120 güne kadar kısaldı. Satışlar hala uzun vadeyle ancak alımlarda vadeler kısaldı. Bu nedenle şirketler sermayede yetersiz kalıyor” diyor. Sektörün işletme sermayesi ihtiyacının en az 3 kat arttığına dikkat çeken Turhan, “Bankalardan düşük faizli kredi kullanımına yönelim oldu. Ancak bankalar şu anda ürün karşılığı kredi veriyor. Bu nedenle sektör nakit akışında sıkıntılar yaşıyor” diye anlatıyor. ZÜCDER Başkanı Mesut Öksüz, “Enflasyon bu kadar hızla yükselince, yarın ürünün kaç lira olacağı konusunda belirsizlik olunca iş insanları olarak doğal tepkimiz malı peşin satmak. Peşin satıp hemen yerine yeni mal koyalım, hammadde temin edelim ve enflasyondan en az etkilenelim diye çabalıyoruz” diyor. Geçmişte 2-3 ay olan vadelerin artık asgari yüzde 50 peşin, kalanı en fazla 1 ay olmak üzere vadeliye döndüğünü açıklayan Öksüz, en az 2 katına çıkan işletme sermayesi ihtiyacını karşılamanın zorlaştığını anlatıyor. Öksüz, “Faizler düştü gibi gözükse de ihtiyaç duyulan meblağların çok altında kredi bulunabiliyor. Bu da çok büyük bir sorun. Üyelerimizin ticaretlerini geliştirebilmek için yurt dışında pazar arama faaliyetlerini artırdık” diyor. Saray Bisküvi ve Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Samed Özdağ, bisküvi, çikolata, şekerleme sektöründe hammadde fiyatlarının son 3 yılda yüzde 320, enerji fiyatlarının yüzde 680 ve işçilik maliyetlerinin yüzde 180 arttığını söylüyor. Vadelerin 90 günden 40 güne düştüğünü belirtiyor. Özdağ, “İşletme sermayesi ihtiyacımızın artışına özkaynakta sermaye artışı ve reeskont kredileriyle çözümler üretiyoruz” diyor.

YAKIN TEHLİKE

İş dünyasının tüm temsilcileri işletme sermayesi ihtiyacı ve finansmana ulaşmadaki sıkıntıyı aşmalarını sağlayacak çözüm arayışında. Alpplas Yönetim Kurulu Başkanı Tufan Öney, özellikle son 1,5 yıl içinde işletme sermayesi ihtiyacının çok ciddi şekilde arttığını söylüyor. Öney, şöyle devam ediyor: “Hammadde tedarikinde yaşanan sıkıntılar alımların peşine dönmesine, yüksek stok seviyeleriyle çalışılmasına neden oldu. Aynı dönemde maalesef ülkemize has yaşadığımız iç ekonomik problemler dış kaynak kullanım maliyetlerini çok ciddi oranda artırdı. Son 3-4 ayda borçlanma maliyetleri kağıt üstünde aşağıya doğru gelse de reel olarak krediye ulaşım imkansıza yakın bir hal aldı. Piyasada az miktarda bulunan nakit, finansmana getirilen yasal kısıtlamalar piyasanın gerçeklerinden uzak kaldı. Şirket olarak son 3 yılda finansal dış kaynak kullanım tutarımızı 10 kat artırdık. Buna rağmen işletme sermayesi ihtiyacının tamamını karşılayamıyoruz. Kısa vadede bu sorun bir şekilde yönetilse bile bizim gibi yüksek teknoloji üretim yapan bir sanayi kuruluşu için elzem olan yatırımları kısmak veya iptal etmek zorunda kalıyoruz. Bu durum uzun vadede bizim gibi şirketlerin küresel rekabette geri kalmasına neden olacaktır.” Gelişen Ev ve Yaşam Eşyası Markaları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çığır Şahin de oldukça endişeli. Şahin, “Sektörümüzün işletme sermayesine olan ihtiyacı son 3 yılda 4 kart arttı. Erişim sağlayabildiğimiz kadar kredi ve finansman kullanıyoruz ama bunların büyük bir kısmı özel banka kredilerinden oluşuyor. İşletmelerimizin öz sermaye oranı gittikçe azalıyor, yakın ve orta vadede bunu büyük bir tehlike olarak görüyorum” diyor. SUDER Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Karamehmetoğlu, Ortalama Net Çalışma Sermayesi (NÇS) ihtiyacının yüzde 200’e yakın arttığını söylüyor ve “NÇS ihtiyacını azaltmak adına stok süreleri ve miktarının azaltılması için minimum alımlarla dengeleme yapılmaya çalışılıyor. Alacak tahsilat süreleri iyileştirilse de maalesef bu oran beklenen seviyelere çekilemedi” diyor.

 

 

CAPİTAL

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.