EKONOMİ
2021’de Ekonomi: Olasılıklar, Seçenekler
Hocaların hocası Prof. Dr. KORKUT BORATAV, Türkiye’nin 2021’e geliş sürecini kaleme aldı. Finansal ve Mali Disiplinden uzaklaşma ile birlikte Toplumsal Bunalıma giden süreci anlattı.
Yayınlanma:
6 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Ekonomik politikalar, göstergeler bakımından çalkantılı üç yılı (2018-2020’yi) geride bıraktık. Kasım sonrasındaki dinginliğin ne kadar süreceği belirsizdir.
Hangi noktadayız? Ufukta neler görünmektedir? Gözlemler, seçenekler üzerinde bir gezinti yapalım.
2020’ye nasıl geldik?
Ara-başlıktaki soruyu daha önce yanıtladım. (Bk. “Büyümede Dünya Rekoru Nasıl Kırıldı?”, Sol Haber, 11 Aralık 2020) Kısaca tekrar edeyim.
2011, ekonomik bir dönüm noktasıdır. Dokuz yıllık AKP iktidarının büyüme ortalaması (2008-2009 krizine rağmen) yüzde 4,7’dir. Bu tempo, istisnaî dış koşullar sayesinde ekonominin (yüzde 4,2 olarak tahmin ettiğim) orta dönemli büyüme potansiyeli aşılarak gerçekleşmiştir.
Uluslararası finansal krize karşı Batı merkez bankalarının başlattığı likidite genişlemesi 2012 sonrasında frenlenecek; Türkiye’de neoliberal programın kısıtları, istikrar öncelikleri devreye girecektir.
2011 sonrasında, ekonominin büyüme potansiyelinin yarım puan civarında aşağı çekildiğini tahmin ediyorum. 1998’de yenilenen neoliberal teslimiyetin mirası… AKP iktidarı da 2015’ten itibaren “iktidar yıpranması” ile cebelleşmeye başlayacaktır.
AKP, iktidar süresini iki “yapay” strateji ile uzatmaya çalışacaktır: Temsilî demokrasinin genel kuralları (şiddet, anayasa değişikliği, OHAL ve uzantıları yoluyla) çiğnenerek… Neoliberal istikrar ilkeleri göz ardı edilerek… İkinci strateji, ekonomik bakımdan “anarşik” üç yılda uygulandı: 2018-2020’de iç talep, büyüme potansiyelini zorlayan boyutlarda pompalandı.
2020 sonu: Finansal disiplin ve dinginlik
Berat Albayrak Kasım 2020’de istifa etti; iki yeni atama ekonomik ortama dinginlik getirdi.
Nedeni ortadadır. Yeni ekip, ekonomik söylemi, uygulamaları, büyüme değil, istikrar doğrultusunda değiştirdiği için… TCMB politika faizi iki aşamada yüzde 17’ye, enflasyonun üstüne çekildi; finansal daralma doğrultusunda bir dizi karar alındı; örneğin bankaları kredi genişlemesine zorlayan “aktif rasyosu”ndan vazgeçileceği açıklandı.
Sonucu, bugünlerde dolar fiyatlarındaki gerilemeden izliyoruz. Albayrak 8 Kasım’da istifa etti; iki gün önce dolar 8.46 TL idi. 2020’nin son günü 1 dolar = 7,41 TL…
Üstelik yılın büyük bölümünde TCMB rezervleri tüketilmiş; dolar frenlenmeye çalışılmıştı. Ocak-Eylül 2020’nin ortalama dolar kuru 6,74’tür.
Bu dönemde sıcak para “yatırımcıları”, borsadan 13 milyar doları aşkın tahvil ve hisse senedi çıkardı. Hisse senetlerini satarken ortalama 6,72 TL’lik kur uygulandığını Alaattin Aktaş hesaplamış. Kasım-Aralık’ta çıkan paranın 4 milyar doları geri geldi. Aktaş, Kasım’da 7,94 TL’lik kurla geri gelen hisse senedi yatırımcılarının 663 milyon dolar kazançlı çıktığını hesaplıyor (Dünya, 7 Aralık 2020).
Görülüyor ki Albayrak sonrasında yabancılar portföy yatırımlarına, yani TL’ye dönmeye başlamıştır. Bunlar finans kapitalin en spekülatör, “rantiye” kesimleridir. Çıktıkları hızla geri gelirler; bu akım TL’yi değerlendirince (dövizi ucuzlattıkça) arbitraj getirileri de yükselir. İyi zamanlama ve kötü bir ekonomi yönetimi sayesinde (Alaattin Aktaş’ın gösterdiği gibi) hem çıkarken, hem girerken kazançlı çıkarlar.
Peki, dış finansman sorunlarının diğer büyük kalemi, bankalarımızın dış borçları? Vadesi gelen kredilerin ne kadarı döndürülecek? Hangi faizlerle?
Bu konuda, Fitch’in 25 Kasım ve 7 Aralık değerlendirmelerine göz atalım: Uluslararası piyasalarda sert dalgalanmalar olmadıkça dış krediler döndürülebilecektir. Bankalarımızın kısa vadeli dış finansmanı karşılayacak döviz likiditeler vardır; ancak bunların önemli bir bölümü TCMB’deki döviz swaplarından oluşmaktadır. Yeni yönetim bu durumu düzeltirse, bankaların dış kredileri sürdürülebilir. Bir süre yüzde 100’ün altında döndürülerek; yani net ödeme yaparak…
Malî disiplin nerede?
Kapsamlı bir istikrar programının ikinci ayağı olan malî disiplin nerede? Hatırlayalım ki Berat Albayrak’ın 2018 döviz krizi sonrasındaki ilk (2019-2021) YEP’i, kamu maliyesinde (mega-yatırımları dahi donduran) daralma hedefleri içeriyordu. Erdoğan bu hedefleri uygulatmayacaktı. Ama, bu “sapma” finans çevrelerince dikkate alınmayacak; 2019’un büyük bölümünde portföy girişleri canlanacak; net sermaye çıkışı son bulacaktır.
Nedeni açık: Sıcak paraya yoğunlaşan finans çevreleri için finansal göstergeler öncüldür: Sermaye hareketlerinin sınırsız serbestliği korunmalı; politika faizi enflasyonu aşmalı; kredi genişlemeleri frenlenmelidir.
IMF gibi bir denetleyici kurum yoksa, “yükselen piyasa ekonomileri” fiilen uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının (Fitch vb’nin) gözetimi altındadır. Bunların ülke (örneğin Türkiye) raporlarına, notlarına göz atın. Malî disiplin değerlendirmeleri yer almaz. Tümüyle finansal göstergelere odaklanılır: Faiz, enflasyon, döviz kurları, kredi hareketleri, bankaların riskli kredileri, rezerv durumları…
Kasım’da göreve gelen yeni ekonomi yönetimi, Saray’da hazırlanan 2021 bütçesini olduğu gibi devraldı. Somut “malî disiplin” hedefleri oluşturmadı. Uluslararası finans çevreleri de bu eksiklikle ilgilenmedi; yeni ekonomi yönetimine dönük olumlu beklentilere yöneldi. Saray’ın yatırım harcamaları, parasal daralma engeli aşılabildiği; dış açığı tırmandırmadığı ölçüde sürdürülebilir.
Durgunlaşan ekonomi: Kalıcı toplumsal bunalım
Korona salgını, Batı merkez bankalarını bir kez daha yüksek tempoda likidite genişlemesine yöneltti. Önemli bölümlerinin Türkiye gibi “yükselen piyasalar”a taşması söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye için yakın gelecekte yeni bir kriz ortamı söz konusu değildir; ama, Kasım’da başlayan finansal disiplin sürdürülürse…
Ne var ki Türkiye için daha ağır bir gelecek gündemdedir: Ekonomi, tahminen yüzde 3,5’lik bir büyüme temposu izleyecek; bu tempo (diyelim Erdoğan’ın müdahaleleri ile) zorlandığı dönemlerde, dış finansman kısıtları (döviz krizleri) devreye girecektir.
Bu yeni güzergâhın başlangıcı 2020’dir. Ağır bir toplumsal bunalım yılı… Milyonlarca insan istihdamdan, işgücü piyasalarından kopmuş; gerçek işsizlik oranları sıçramıştır. Meslektaşlarımız, Türkiye’de işsizlik oranını aşağı çekmek için ortalama yüzde 5’lik bir büyüme temposunu gerekli görüyor. 2020’nin toplumsal bunalım koşullarından hareket eden; büyüme temposu yüzde 3 veya 4’lük eşikle sınırlı bir durgunlaşma söz konusudur. Bu gelecek, iki boyutuyla kabul edilemez: Ağır bir dış bağımlılığın ve bugünkü toplumsal bunalımın kalıcı hale geldiği bir ekonomi anlamına geldiği için…
Siyasal uzantılarına gelelim. Toplumsal bunalımı aşmak için ekonomi yeniden zorlanırsa 2018-2020 koşulları hortlar; yeni krizler patlak verir. Toplumsal bunalım, kriz içinde Saray iktidarı seçim kazanamaz. İktidarı bırakmak istemezse ne yapar? 6 Ocak 2021’de Trump’ın Washington’daki marifetleri akla geliyor. “O kadarı da olmaz; burası Türkiye; yerli ve millî…” diyebilirsiniz. Haklısınız.
Cenderenin dışı…
Durgunlaşma ve kronik dış bağımlılık… Bu ikili cendere içinde iktisat politikaları da “saçma ve rasyonel” seçeneklere ayrışır. Sol iktisatçılar, Saray iktidarının saçmalıklarını tartışırken, bunların emekçi, halk karşıtı uzantılarını açığa çıkarmaya öncelik veriyor.
Bir adım daha atmak gerekiyor: Türkiye, neoliberalizmin sonucu olan kronik durgunluk ve dış bağımlılık cenderesine mahkûm mudur? Bu cendereyi aşmak nasıl mümkün olur?
Birkaç hatırlatma ile yetineceğim.
Ekonominin büyüme potansiyelini bugünkü (diyelim yüzde 3-4’lük) sınırın üzerine çekmek mümkündür. Faal nüfusun yarısı istihdamdan kopmuştur. İstihdamın neredeyse yüzde 20’si millî gelirin sadece yüzde 6’sını üreten tarımdadır. Bu emek rezervleri, kendilerini üretime çekecek yatırımları beklemektedir.
AKP yıllarında, eğitim sistemi insan gücünün ortalama niteliğini geriletmiştir. Sermaye birikimi yetersiz kalmış; yatırımların sektörler arası dağılımı ekonominin dinamizmini köreltmiştir. Bu kayıpların onarılması önceliklidir. Devlet öncülüğünde sermaye birikimi yukarı çekilir. Yatırımların dağılımı, sanayinin ithalata bağımlılığını azaltacak; ekonomiyi dinamik bir yapıya yönlendirecek doğrultuda planlanır.
Yükselen sermaye birikimi, geliri artırır, tüketim oranlarını bir süre aşağı çeker. Bu baskının emekçi sınıflara yansıması, gelir, servet dağılımında radikal politikalarla önlenir.
Sermaye hareketleri denetlenmeli; dış ticaret açıklarını frenleyecek araçlar canlandırılmalı; planlanma ile bütünleşmelidir. Boyutları, ayrıntıları zamanı gelince belirlenir.
Bu türden bir program, iktidarın sınıfsal yapısı kökten değişmedikçe gündemde değildir. Ama tartışılmasının sürdürülmesi; güncel sorunlar içinde unutulmaması gerekiyor.
Kaynak : Olasılıklar, Seçenekler (sol.org.tr)
İlginizi Çekebilir
-
Prof. Dr. Boratav : IMF verilerinde Türkiye ve diğerleri
-
Prof. Dr. Korkut Boratav : Yakın geçmişten bugüne kısa bir bilanço
-
Çin’de 14’ncü Beş Yıllık Plan
-
Prof. Dr. Korkut Boratav : Allah Kerim Modeli
-
Korkut Boratav : IMF uzmanları Türkiye’de
-
Korkut Boratav : 2020 sonbaharı Dış kırılganlıklarda zirve
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
2 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
