Connect with us

Abbas Karakaya

AMERİKA’DA SAZLI SÖZLÜ ŞÜKRAN GÜNÜ YEMEĞİ

Yayınlanma:

|

Kasım ayının dördüncü Perşembe günü Amerika’da Şükran Günü olarak kutlanıyor. Bu kutlamada, aileler, arkadaşlar bir yemek masası etrafında bir araya geliyor. Amerika’daki 4 Temmuz kutlamaları havai fişek gösterileriyle, Cadılar Bayramı kıyafetleriyle akla geliyorsa, Şükran Günü de en çok o gün yenen yemekle akla geliyor.

Şükran Günü kutlamasının ana yemeği fırında hindi, tatlısı da kabak tatlısı. Geleneksel menüde hindi etinin yanı sıra patates püresi, tatlı patates, ‘hindi içi’ (iç pilav yerine), Bürüksel lahanası da var. Ziyafet diye nitelenen bu aile yemeğinin iki de sosu var. Marmelat kıvamında, kızılcıktan yapılma, tatlı bir sos ki etin yanında yenmesi bizim damak tadımıza yabancı, ama güzel bir tat. Öbürüyse gravy denilen et ve patates püresinin üstüne dökülen sos. Buraya kadar bahsettiklerimiz tipik bir Şükran Günü menüsü. Amerika büyük bir ülke, bölgeden bölgeye küçük farklar illa ki vardır. Öğlen ya da akşamüzeri saat üç sularında yenen bu yemekte içki de içiliyor. Yemekten sonra maç ya da film izlemek de yaygın bir şey. 1997 yılında Amerika’daki ilk Şükran Günü kutlamamda böyle olmuştu. Yemek yenmiş ve televizyonun önündeki koltuklara geçilmişti. Ben o zaman buna çok şaşırmıştım. İçki eşliğinde sohbet, muhabbet edilir diye düşünürken…

Bu seferki yani 2022 yılındaki Şükran günündeyse Virginia’da kardeşimin evindeydik. Geçen haftaki yazımda Virginia’ya yaptığımız araba yolculuğunu anlattım. Bu seferki kutlama benim 25 yıl önceki kutlamamdan farklıydı. 24 Kasım 2022 Perşembe günü kardeşimin-eniştemin evi deyim yerindeyse tam bir dergâh gibiydi. Konuklar Virginia hariç, üç eyaletten (Indiana, Philadelphia, New Jersey) gelmişlerdi. Şükran günü menüsünde bulunan her şey en lezzetli halleriyle ve herkese yetecek şekilde, isteyene fazlasıyla sunuldu. Yirmi beş yıl önceki kutlamada olduğu gibi, bu sefer de yemekleri yine eniştem Laine yaptı. Hem de hepsini tek başına. Ana akım mutfak kültürü pizza, sandviç ve dondurulmuş gıdaların ötesine gitmeyen ABD’de bu gün yemek bakımından çok önemseniyor. Laine de böyle bir bu ziyafeti tek başına, kimseyi karıştırmadan yapmayı önemsiyor. Seve seve yaptığı, zevkli bir yorgunluk olarak görüyor herhalde. Yiyenlerden alkış beklemese de kendisini alkışladık ve yeni dönemin ilk ‘teşekkürünü’ ona ettik. Teşekkürler ‘emektar’ Laine!

Ev sahipleri (Ayfer, Laine ve kızları/yeğenlerim Ezgi, Bahar) dışında toplam on beş kişi aynı uzun masada oturduk. Yedik, içtik, şarkılar, nefesler, türküler söyledik. Yemeğimizin akşam başlaması, saz ve sözün olması benim 25 yıl önce katıldığım ilk Şükran günü kutlamasından ayrıldığı; bu iki kutlamanın arasındaki en büyük farktı. İçki olarak şarap ve rakı içildi. Rakının olduğu yerde rakı içilir, diyerek ben rakı içtim. İnsanın yeryüzündeki en büyük buluşunun müzik olduğuna inanıyorum. Müzik kadar insanları bir araya getiren, aynı frekansta ve ruh atmosferinde buluşturan başka bir şey yok bence. İşte, bizim bu gecemizde de bu havayı gitarıyla Anıl, sazıyla Ezgi ve darbukasıyla Suad sağladı. Uzun saplı bağlama olmasa da İbrahim Neşet Ertaş’dan çaldı söyledi. Bahar da flüt çaldı. Hepsine buradan bir kez daha teşekkür ederim.

Şükran Gününün Tarihçesi:

1620 yılı Eylül ayında yüz iki insan İngiltere’de Plymouth denilen liman kasabasından gemiye binerek rotalarını Amerika kıtasına çeviriyorlar. İki aylık bir yolculuk sonunda, Kasım sonu, Aralık başı 1620’de bugün Massachusetts diye bilinen yere ulaşıyorlar. Kuzey Amerika kıtasına gelen bu insanlara inançları sebebiyle göç edenler (hicret edenler) anlamında Pilgrims, yani hacılar deniyor. Hacılar kendi toprakları İngiltere’de dinlerini istedikleri gibi yaşayamadıklarından terk ediyorlar. Şükran Günü’nün doğuşuna dair ana akım anlatı şöyle devam ediyor: Kuzey Amerika’da karaya çıkan bu insanlar evlerini yapmaya girişiyorlar. Yeni Dünya’da (Kuzey Amerika kıtası) yaşadıkları ilk kış çok soğuk ve zorlu geçiyor. Karaya ayak basanların yarısı hastalanıp ölüyor. Plymouth’tan gelen Hacılar geldikleri topraklarda çoktandır başka insanların, yani yerli bir halkın yaşadığını görüyor. Aslında Hacılar Wampanoag kabilesinin köylerinden birine yerleşiyorlar. Wampanoag, kabilenin kendi dilinde ‘ilk ışığın insanları’ ya da ‘doğunun insanları’ anlamına geliyor. Bu kabileden Samoset ve Squanto adında, İngilizce bilen iki Yerli binlerce yıldır yaşadıkları topraklara yerleşen bu İngilizlere çok yardım ediyorlar. İngiliz hacılara nasıl ve nerelerde avlanacaklarını, neyin yenebilir, neyin zehirli olduklarını gösteriyorlar. Wampanoaglar nelerin, nasıl ekilip biçileceğini, toprağın nasıl verimli hale getirileceğine dair birçok bilgi ve görgülerini İngiltere’den gelen bu insanlarla paylaşıyorlar. Yerli halktan öğrendiklerinin sayesinde 1621 yılı hasat dönemi bolluk ve bereketle geliyor. Hacıların yüzü gülüyor. Bunu, yani hasadın sonunu kutlamak istiyorlar. Bu amaçla bir yemek düzenleniyorlar. Ve bu yemeğe Wampanoaglardan doksan kişi katılıyor. Wampanoaglar yenmesi için beş ceylan getiriyor. Sonradan, 1840’larda ilk Şükran Günü kabul edilecek bu yemekli, eğlenceli ve spor müsabakaları da yapılan kutlamaya toplam 140 kişi katılmış ve kutlamalar üç gün sürmüş.

1863 yılında zamanın ABD başkanı Abraham Lincoln Şükran Gününü, Kasım ayının son Perşembe günü tüm ülkede kutlanan bir bayram olarak ilan etmiş ve bu kutlama yetmiş yıl sürmüş. 1939 yılında başkan F. D. Roosevelt kutlamayı Kasım ayının üçüncü perşembesine çekmiş. Bu değişikliği, Amerika’daki Noel alışverişinin erken başlatıp esnafa daha çok kazandırmak için yapmış. Ancak Amerikan Senatosu 1941’de aldığı kararla Şükran Günü’nü Kasım ayının son Perşembesi, tüm ülkede devlet dairelerinin, okulların, bankaların ve birçok işyerinin kapandığı resmi bir tatil günü kabul ediyor. Şükran günü Amerika’da yolculukların, aile ziyaretlerinin en fazla yapıldığı ve evlerde mutfaklarda en çok zamanın geçirildiği gün olarak da biliniyor.

Şükran Gününü Yas Günü Olarak Geçirenler ve Başka Alternatifler

Amerikan Yerlilerinin acılı tarihi Şükran Günü’nü şen şakrak bir kutlama olarak görmekten ziyade bu toprakların en eski sahiplerini koyu bir sessizliğin içine çekiyor. Binlerce yıldır yaşadıkları ata-ana topraklarından neredeyse tamamen yok edilişlerini, çektirilen eziyetleri hatırlıyorlar bugün. Wampanoag kabilesinden olan tarihçi ve bağımsız araştırmacı Linda Coombos Şükran Günü etrafında oluşturulan mitin gerçekleri gizlediğini, tahrif ettiğini düşünüyor. 1621 yılında hasat sonu etkinliğinde bir araya gelen İngiliz Hacılarla Wampanoaglar’ın etkinlikten sonra hiçbir şey olmamış gibi ‘sonsuza dek mutlu ve kardeşçe yaşadıkları’ söyleminin gerçeklerle bağdaşmadığını söylüyor. Tarihçi Linda Coombos’la yapılan söyleşinin bağlantısı:  https://www.youtube.com/watch?v=2bs1WDDcMWQ&t=373s

Bazı Amerikalılar Şükran Günü oruç tutmayı yeğliyor. Oruç tutarak 1620’de Amerika kıtasına ayak basan İngiliz Hacıların çektiği zorlukları bu yolla hatırlamayı tercih ediyorlar. Başka bazı insanlarsa Şükran Gününü dünyadaki aç insanlar, özellikle aç çocukları hatırlamanın ve onlar için bir şeyler yapmanın fırsatı olarak görülmesini istiyor. Amerikan Yerlilerinin perspektifine benzer şekilde, bu insanlar da Şükran Günü’nün ‘karanlık bir tarihi’ olduğu savında: ttps://www.youtube.com/watch?v=n74hFmOc1yo

Black Friday Shopping (Kara Cuma Alışverişi)

Amerika’daki bayramlar aynı zamanda alışverişin canlandığı, canlandırıldığı günler. Şükran Günü’nden sonraki Cuma günü Noel alışverişinin ‘resmi’ başlangıcı kabul ediliyor. Ve bu Cuma gününe nedense Kara Cuma deniyor. Bugün insanlar alışveriş merkezlerine, dükkânlara hücum ediyor. Sözüm ona şeylerin fiyatları inanılmaz ölçüde indiriliyormuş. Kara Cuma alışverişlerine katılıp fiyatları karşılaştırılanlardan söyledikleri, bu derece indirimin olmadığını, bunun aslında bir şehir efsanesi olduğu yönünde. Efsane ya da gerçek ama geçen Cuma günü ABD’de tüketicilerin 9.12 milyar dolarlık, evet, yazıyla dokuz milyarlık internet alışverişi yaptıklarını, bunun bir rekor olduğunu okudum ve radyodan duydum.  Konuyla daha fazla bilgi için şu bağlantıya bakabilir.

https://www.npr.org/2022/11/26/1139274449/black-friday-sales-inflation-online-shopping

Abbas Karakaya – 29-30 Kasim 2022, Bloomington

 

Okumaya devam et

Abbas Karakaya

ABBAS KARAKAYA yazdı: ÇOCUKLARIN GÜVENLİĞİ İÇİN

Yayınlanma:

|

Basketbol antrenmanı saat 18:30’da. Ulaş’ı götürüyorum. Hava eksi beş derece. Yer bulamayınca, uzakça bir yere arabayı park ettim. 18.20’de spor salonunun olduğu binanın önündeyiz. Spor salonun da olduğu binaya girmek için üç kapıdan geçiyorsunuz. Birinciyle ikinci, ikinciyle üçüncü (asıl) kapı arasında lobi diye tabir edilen iki korunaklı alan var. Hava soğuk olduğundan binaya girişiyle ortadaki kapı arasındaki lobide (daha geniş ve daha sıcak) giriş çıkışı engellemeyecek şekilde konuşlanıyoruz. Girişteki görevli bizi görür görmez “burada beklemeyin” diye uyarıyor. Nerede bekleyelim? Dışarıda spor salonuna doğrudan açılan kapının önünde, çünkü salona oradan gireceksiniz. Tamam da hava çok soğuk. Yok, olmaz, dışarı çıkın. Valla, çıkmıyorum hava çok soğuk. Genç görevli söylediğinde ısrarlı. Ben de kendi cevabımda. Bunun üzerine amirini çağırıyor. Onunla başlıyor bir konuşma. On dakika durup çıkacakken tartışma 7-8 dakikayı buluyor.

“Kurallarımız var” diyor amir. “Olabilir, siz şu an en yetkili siziniz binada, kuralı uygulayan sizsiniz, kuralları koyanları temsil ediyorsunuz, esnek olabilirsiniz; hava çok soğuk, çocuğum hastalanırsa ne yaparım, doktor parasını verecek misiniz” diyorum. “Bakın” diyor, “bu kuralları ben koymuyorum, ben aracıyım”. Olabilir, ama şu an binanın amiri sizsiniz, havanın soğuk olduğunu görüyorsunuz, robot olmadığınıza göre soğuğu hissediyorsunuz, ona göre karar verebilirsiniz. Hem bakın ben giriş çıkış trafiğini engellemiyorum, bozmuyorum. (Bulunduğum süre içinde binaya kimse girmedi ya da çıkmadı) Giriş çıkış artarsa, söz size, burayı hemen terk edeceğim. Söylediklerim bir işe yaramıyor. Amirin söyledikleri de.

Bu arada, yalnız olmadığımı görüyorum: ilk korunaklı alanda bir babayla kızı da bekliyor, onlar da bizim gibi üşüyenlerden. Yani kuralı ihlal eden iki kişiyiz. Bunu kendime bir destek olarak yorumluyor, görevlinin polis çağırması durumunda durumu (lobide bekleme ısrarımı) açıklayabileceğimi sanıyorum ve ikinci, sıcak lobide beklemeye devam ediyorum. İlk lobideki Amerikalı adam, bizim beklediğimiz sıcak alana geçmek için kapıyı kendine doğru çekiyor ki görevli ‘çok az kaldı, spor salonunun kapısını şimdi açıyoruz’ diyor. Bunun üzerine adamla kızı bulunduğu yerde kalıyor. Ben de artık çıkma zamanımız geldi diyerek Ulaş’a “hadi” deyip dışarı çıkıyoruz, spor salonun önündeki kapıda üşüyen, kurallara aşırı sadık kalabalığa katılıyoruz. Bir, iki dakika geçmeden bir görevli binadan gelip ‘I am sorry‘ diyerek kapıyı açıyor ve spor salonuna giriyoruz. Madem ‘I am sorry diyecektiniz’ milleti neden dışarıda bekletiyorsunuz soğukta!

Ulaş’ı geçen yıl İstanbul’da da antrenmanlara götürdüm. Orada, velilere, saat kaçta gelirse gelsinler, bekleyebilecekleri kapalı bir gösterilmişti. Burada neden yok? Bunu neden ben ve ilk lobiye sığınan Amerikalı dolaylı yoldan spor salonu işletenlere hatırlatmış oluyoruz? Çoğunluk neden soğukta beklemeyi tercih ediyor, bu aptalca kurala ses çıkarmıyor, itiraz etmiyor? Burada öğretmenlik yapan İspanyol bir arkadaşım bu toplumun kuralların kölesi olduğunu söylüyor. Kurallara tabii ki uyulsun. Kuralsızlık, kurallara uymamak toplumsal yaşamda karışıklıklara, kazalara yol açar. Ama önce kurallara uymayı sağlayacak altyapının olması gerekir. Bu örnekte, velilere, çocuklara bekleyecekleri alan gösterilmesi gerekmez mi? Ya da madem insanları spor salonuna doğrudan açılan kapılardan girmesini istiyorsunuz, o zaman antrenman başlamadan, mesela 10-15 dakika önceden kapıları açın, değil mi? O da yok. Bu söylediğim iki şeyden biri yapılsa insanlar soğukta beklemek zorunda kalmayacak, soğuk havada üşüyenlerin lobiye sığınmasına gerek kalmayacak.

O akşam tartıştığım amir söyleyeceği bitince, lobide neden insanların beklemesine müsaade etmediğini de açıkladı. Efendim, sebebi ‘child safety’ imiş. Yani çocukların güvenliği. Karşılığı olmayan, ama “çocuk” ve “güvenlik” gibi iki hassas kavramı yan yana getirince insanların itiraz etmesini zorlaştıracak bir buluş. İtirazı zor, çünkü okulların basılıp çocukların, öldürülmesi Amerika’da nadir rastlanılan bir olay değil. Ama bu durum lobide insan bekletmemekle çözülecek bir durum değil ki. Olayımızın yaşandığı yere dönersek, elinde silahla gelip zarar vermek isteyecek biri için spor salonunun kapısının önünde, soğukta bekleyen veli ve çocuklar daha savunmasız değil mi? Ayrıca, binaya girmek için üç kapıdan geçiyorsunuz. Binaya erişimi sağlayan üçüncü kapıysa kilitli, başındaki görevli uygun bulursa sizi içeri alıyor. Bu durumda, çocukların güvenliği gerekçesinin inandırıcılığı çok zayıflıyor. Kaldı ki ne ben, ne de Amerikalı babayla kızı binanın içine girelim, dedik. Ya da çocuklar dâhil spor salonundakilerin güvenlikleri ne olacak?

Antrenman bitti, eve döndük. Çocuklarını 18:30-19:30 antrenmanına getirenlere hemen ertesi gün toplu bir hatırlatma mesajı geldi. Mesajda, spor salonuna açılan kapılar kullanılmalıymış (ona kimse itiraz etmedi, etmiyor zaten) ve lobilerde beklenemezmiş. Çünkü bu konu çocuk güvenliğiyle ilgili olup herkes buna saygı duymalıymış.

Abbas KARAKAYA – 4 Şubat 2023, Bloomington

Okumaya devam et

Abbas Karakaya

ABD’DE MARTİN LUTHER KİNG (MLK) J. GÜNÜ

Yayınlanma:

|

Nasıl bir MLK portresi?

Her yıl Ocak ayının üçüncü Pazartesi ABD’de Martin Luther King J. günü olarak idrak ediliyor. 1986 yılından beri. O gün tüm ülkede resmi tatil ilan ediliyor; resmi daireler, okullar, üniversiteler kapalı. Okullarda King’den konuşuluyor, hayatı, yaptıkları (ama hepsi değil) hatırlanıyor. Değişik yaş günü çocukları için yazılmış kitaplar okunup animasyonlar izleniyor. Mesela, çalıştığım okulda değişik sınıfların hazırladığı MLK konulu posterler koridorlarda sergileniyor, koridorlarda sergilenen birçok şeyle beraber.  Yaşadığımız şehrin halk kütüphanesinde de o gün bir dizi etkinlik vardı. Kısaca, MLK’nin günümüz Amerikan popüler kültüründe görünür bir yeri olduğu söylenebilir.

Martin Luther King Afrika kökenli Amerikalıların yüzyıllara yayılan eşit yurttaşlık mücadelesinde 1950’li, 1960’lı yıllara damgasını vuran çok önemli bir insan hakları eylemcisidir. King ve arkadaşlarının ve başka grupların 1950’lerde başlattıkları eşit yurttaşlık mücadelesi tutuklamalar, polis şiddeti, linçler, tehditler, cinayetler içinde geçmiştir. King de bu yıllar içinde 29 kere tutuklanmış, tehdit edilmiş, FBI’ca izlenmiş, evi bir kez bombalanmıştır. King, bu on yıllardaki Zencilerin Eşit Yurttaşlık mücadelesinin kıvılcımı sayılabilecek Montgomery Otobüs boykotuna (1955) dâhil olmuş. İnatla 381 gün sürdürülen boykot başarı getirmiş. Bu boykota yol açan hareketse, eşit yurttaşlık mücadelesinden gelen, Rosa Parks adlı Zenci bir kadının otobüslerde Beyazlara tahsis edilen bir koltukta oturmakta ısrar etmesi ve bunun sonucunda tutuklanmasıdır. Tutuklanma boykot fikrini ortaya çıkarmış. Sonunda, otobüslerdeki oturma planlarındaki ırkçı uygulama kaldırılmış ve bu sonuç alıcı, başarılı boykotla başlayan, çeşitlenen ve kitleselleşen hak arama mücadelesi özellikle güneydeki Zencilerin içleri acısı durumunu, uğradıkları haksızlıkları, ırk ayrımını, polis şiddetini tüm Amerika’nın ve dünyanın gündemine taşımıştır.

ABD’de o yıllarda yaşanan ayrımcılığın boyutları korkunçtur. Hayatın her alanında Zenciler ikinci sınıf vatandaştır ve bütün yaşam alanları ayrılmıştır. Yani Beyazlarla Zencilerin oturduğu semtlerde gittikleri okullara, bindikleri otobüslerden/koltuklardan yemek yedikleri lokantalara, alışveriş ettikleri dükkânlara kadar her yer ayrıdır. Deyim yerindeyse Zencilere vebalı muamelesi yapılır. Öyle ki bindikleri asansör, kamusal alanlardaki su sebilleri bile ayrılmıştır. Dahası, 20. yüzyılda Zencilerin oy verme hakkı bile yoktur. Böyle bir ortamda 1929 yılında, üst orta sınıf bir aileye doğan King ömrünün sonuna kadar bu eşitsizlikleri, sivil itaatsizlik diyebileceğimiz şiddeti dışlayan metotlarla değiştirmeyi, Afrikalı Amerikalılar için cehennem olan yaşamı değiştirmeye, iyileştirmeye adamıştır. King ve arkadaşlarının ve aynı amaç için çalışan başka grupların yürüyüşler, protestoları polisin ve paramiliter güçlerin saldırılarına, linçlerine rağmen sürmüş, on yıllık mücadele 1964 ve 1965’de hukuki kazanımlar getirmiştir. Dönemin Amerikan hükümeti, 1964 yılında eşit yurttaşlık kanununu, 1965’de Zencilere oy kullanma hakkı veren kanunları çıkarmak zorunda kalmıştır. MLK’ye barışçıl hak arama eylemlerinden dolayı 1964 yılında Nobel Barış Ödülü verilir.

Ancak, kısa hayatının son dört, beş yıllarında kazanılan hukuki başarıların Zenci toplumunun hayatını (iş, aş, barınma, toplumsal konum) pek de değiştirmediğini görür. Amerikan devletinin yayılmacı politikalarına, savaşa, militarizme ayırdığı bütçeyi açıkça eleştirmeye başlar. Savaşa, bombaya harcanan milyarlarca doların toplum için, toplumun yoksullukla savaşa harcanmasının. Beyazlardan büyük tepkiler alır. Zamanın New York Times gazetesi Vietnam savaşını karşı çıktığı için MLK’yi ‘vatan haini’ ilan eder.  Radikalleşen, ırkçılıkla yoksulluk arasında ilişkiler kuran, devrimci bir yönsemeye giren King’ten kendi Zenci toplumundan da rahatsız olanlar çıkar. King’teki bu değişimde, aynı on yılların eşit yurttaşlık mücadelesinde en başından beri daha radikal ve sözünü sakınmaz olan Malkom X’in 1965 yılında suikasta kurban gitmesinin de payı vardır. Ne yazık ki, Martin Luther King de üç yıl sonra, 1968 yılında, temizlik işçilerinin grevine destek vermek için gittiği Memphis, Tennessee’de, Malom X gibi bir başka suikasta hayatını kaybeder. O sırada kaldığı motelin balkonunda dışarıyı seyrederken keskin bir nişancı tarafından boğazına isabet ettirilen kurşunla öldürülür.

Şimdi, yazımızın başındaki soruya dönersek, popüler kültürde, okullardaki anmalarda, videolarda, kitaplarda gösterilen MLK portresi soyut bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren imrenilecek biridir. Bu sunumlarda MLK’nin ikinci dönemi diyebileceğimiz devrimci dönemine yer yoktur, görmezden gelinir. Özellikle de MLK’in kapitalizme, ABD’nin silahlanmaya ayırdığı bütçe, çok daha spesifik olarak Vietnam savaşına karşı çıktığına değinilmez. Unutturulmaya çalışılır. Her ne kadar bu Ocak ayında Boston’da bir başka MLK anıtı açılmış olsa da ana akım medyada, okullarda vs.’de karşımıza ehlileştirilmiş bir MLK çıkarılır.

Dr. Abbas Karakaya-29 Ocak 2021

 

Okumaya devam et

Abbas Karakaya

ABBAS KARAKAYA yazdı: W 3 OTOBÜSÜ

Yayınlanma:

|

Bu sabah da gördüm. Anneyle kızını. Babası olduğunu düşündüğüm kalın gövdeli (anne daha kilolu), kirli sakallı, gamsız görünen adam yoktu. W3 otobüsünün müdavimlerinden bir aile. Üzerindeki kalın, uzunca hırkanın önü açık, acelesiz adımlarla otobüse yaklaşıyordu anne. Soğuk havada annenin yavaş adımlar atması kilosundan olabileceği kadar, önünde yürüyen, sırt çantalı kızıyla da alakalıydı. Kabanının kapişonu kafasında, sırt çantalı kızını önüne katmış anne. Amerikalılar genelde bize göre soğuğa daha dayanıklı. Terminalde otobüs bekleyenlerin soğuk havaya (eksi iki) tepkileri daha sakinceydi. Onlara göre ben abartıyordum: Annenin tam tersine, yakasına kadar bütün düğmeleri iliklenmiş, kulaklarını örtecek şekilde bere takmış, boynunda atkısıyla bir adam. Soğuğa karşı tepkilerimiz aynı olmasa da anne, kızı, ben ve duraktaki öbür yüzler, hepimiz W3 numaralı belediye otobüsünün yolcularıydık.

Buradaki belediye otobüsleri geldiğim yerdeki kardeşlerine pek benzemiyor. Bir kere, burada asıl ulaşım aracı araba, otobüs değil. İstanbul’da genelde belediye otobüslerinde oturacak yer bulmak mutluluk sebebiyse de burada işe gidiş, işten dönüş saatlerinde bile oturabiliyorsunuz. Ayakta yolculuk eden yok. Yaptığım bu karşılaştırma belki de yersiz. Neticede İstanbul dev bir kazan, Bloomington bir minik cezve. Ama iki şehirde de (araç) trafik sıkışıklığı oluyor. Bu açıdan cezve şehir, kazan şehre benzemeye başlamış.

Anne kadın tekli koltuğa oturduğunda vücudu koltuğa sığmıyor. Kolu ve bacağının bir kısmı koltuktan taşıyor. Yalnız, onu ilk gördüğüm sabah, kilosu değil, beni şaşırtan, dikkatimi çeken elindeki kola şişesi oldu. Bir insanın güne kola içerek başlaması garibime gitmişti.

Kadın o sabah da, bu sabah yaptığı gibi, akıllı telefonunu kızına verip (kız daha otobüse yürürken telefondan bir şeyler izliyordu) otobüsümüzün bir diğer müdavimi olan genç bir kadınla sohbete başladı. Otobüste kendilerinden başkası yokmuş gibi yüksek bir sesle sohbet ederken bir yandan kola şişesinden yudumlar alıyordu. Sabahın sekizinde kola içen bir insan! Amerika’da insanların ne kadar çok kola, kola benzeri gazlı içecekler içtiklerini, hatta bu yüzden dişlerini erken yaşta kaybettiklerini, fast food denilen, ‘ye ve kaybol’ tipi yiyecek fabrikalarında kolalı içeceklere ne kadar çok buz karıştırarak içtiklerini falan filan (en azından her dünyalı gibi Amerikan filmlerinden) biliyordum. Ama sabahın sekizinde (8.10 otobüsü) kola içildiğini ilk kez görüyordum.

Şaşkınlığım şekerin vücuda verdiği tahribat ve zararla ilgili. Amerika obezitenin en yüksek olduğu ülke. Ve bunun sebebinin aşırı şeker, tatlandırıcı, şekerli gıda tüketmekten kaynaklı. Bir kutu kola (330 ml) kola içtiğimizde 9 küp şeker yemiş oluyoruz ki Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği, ortalama günlük şeker tüketimine kabaca eşit. DSÖ yetişkinler için tavsiye ettiği günlük şeker miktarı kadınlar için 6, erkekler içinse 9 küp şekerken, günlük tüketimin 12’yi geçmemesi tavsiye ediliyor. Amerika’daki yetişkinlerin ortalama günlük şeker tüketimiyse 22-24 küp şeker. Ve bu kadar çok zehir metabolizmayı bozarak obeziteye geniş otoyollar açıyor.

Şaşkınlığım o gün otobüste gördüğümle sınırlı kalmadı. Çalıştığım okulda da insanların sabah saatlerinde kola içmeye başladıklarını, daha fazla öğretmenin öğle yemeklerini kola eşliğinde yediklerini gördüm, görüyorum. Çocuğunu çalıştığım okula arabayla değil, otobüsle getiren anne-babanın kuvvetle muhtemel fakir olduğu, fakirlik sınırının altında bir gelirle yaşamak zorunda kaldıklarını düşünebiliriz. Bu durumda, bu ailenin kolanın zararlarını öğrenecek zamanı ve bilinçleri olmadığını; bilinç bir yana, ucuz, kötü, şişmanlatıcı gıdalara mahkûm edildiklerini düşünebiliriz. Ama okullardaki eğitimli insanların kola düşkünlüğü kafa karıştırıcı.

W3 numaralı otobüsündeki W harfi İngilizcedeki batı (West) sözcüğünün ilk harfi. Benim sabah ve akşamları işe gidiş ve gelişlerimde kullandığım bu hattın güzergâhı şehrin batı tarafı. Alışveriş mabetlerinin, aradığınız, aramadığımız her şeyi bulabileceğiniz hangar market zincirlerinin, büyük işyerlerinin, depoların bulunduğu taraf. Şehrin bu tarafı aynı zamanda, geliri en düşük insanların yaşadığı yer. Bloomington bir üniversite şehri olsa da Bloominton’un içinde başka (öteki) Bloomington. W3 otobüsü böyle bir güzergâhtan geçiyor. Bu hattın yolcularını (kıyafetleri, yüzleri, hayatları, sağlıkları yorgun; TV reklamlarındaki insanlara benzemeyen) söz etmeyi sürdüreceğim.

Abbas Karakaya – 21 Ocak 2023, Bloomington

Okumaya devam et

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.