Connect with us

GÜNDEM

İstanbul Sözleşmesi sonlandırıldı

Türkiye, ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ayrıldı!

Yayınlanma:

|

İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı olan Türkiye, Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle sözleşmeden çekilme kararı aldı. Toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine dayanan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girmişti.

Resmi Gazete’de yayımlanan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzaladığı kararnamede, “3718 sayılı kararda “Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3 üncü maddesi gereğince karar verilmiştir.” ifadeleri yer aldı.

11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılıyordu.

Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan ve kamuoyunda bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslararası insan hakları sözleşmesidir.

Sözleşme, Temmuz 2020 itibarıyla 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmış, imzacı ülkelerin 34’ünde onaylanmıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin amacı nedir?

Kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak,

Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadın ile erkek arasındaki temel eşitliği teşvik etmek;

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek;

Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek;

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak üzere bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliğini sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamaktır.

İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamı

İşbu Sözleşme aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları aşırı biçimde etkileyen kadınlara yönelik her türlü şiddet biçimi için geçerlidir.

Taraflar işbu Sözleşmeyi tüm aile içi şiddet mağdurlarına uygulamaya teşvik edilirler. Taraflar işbu Sözleşmenin hükümlerini uygularken, cinsiyete dayalı şiddet mağduru kadınlara özel önem atfedilmelidir.

İşbu Sözleşme barış zamanlarında ve silahlı çatışma durumlarında uygulanır.

Sözleşme kapsamındaki suçlar

Sözleşme taraf devletlere, aşağıda belirtilen davranışlara yönelik cezai veya başka bir hukuki yaptırım öngörmeyi zorunlu kιlmaktadιr:

– Ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik)
– Taciz amaçlı takip;
– Tecavüz dahil, cinsel şiddet;
– Cinsel taciz;
– Zorla evlendirme;
– Kadınların sünnet edilmesi;
– Kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama.

Burada açıkça verilmek istenen mesaj, kadınlara yönelik şiddetin ve ev içi şiddetin özel hayatta saklı kalacak konular olmadığıdır. Aksine, mağdur olan kimse failin eşi, hayat arkadaşı yada ailenin bir ferdi ise, aile içinde işlenen suçların özellikle travma yaratıcı etkisini vurgulamak üzere bu kişinin cezası daha da ağırlaştırılabilir.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Elektrikte zam beklentisi serbest tüketici hakkını gündeme getirdi

Elektrikte 2024 için 950 kilovatsaat olarak belirlenen serbest tüketici limiti, elektrik tedarikçisini seçme özgürlüğünü daha çok tüketici için erişilebilir kıldı. Güncel veriler, serbest tüketici hakkını kullananların sayısının bir ayda %15 arttığını gösterdi.

Yayınlanma:

|

Yazan:

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından 2024 için 950 kilovatsaat olarak belirlenen serbest tüketici (ST) limiti, daha çok tüketicinin elektrik tedarikçisini seçme özgürlüğünü beraberinde getirdi. Bu durum, güncel verilere de yansıdı. Enerji Piyasaları İşletme A.Ş.’nin (EPİAŞ) Şeffaflık Platformu’ndan edinilen veriler, serbest tüketici hakkını kullanan tüketici sayısının şubat ayında %15,65 arttığını gösterdi. Ocak 2023 – Ocak 2024 arasındaki değişim oranı ise %22,32 artış olarak kayıtlara geçti.

Konuyla ilgili değerlendirmelerini paylaşan Reges Elektrik Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Ünal, “Tüketicilere elektrik tedarikçilerini seçme özgürlüğü veren serbest tüketici limiti, düzenli olarak düşürülüyor. Bu da elektrik piyasasını daha rekabetçi hale getiriyor. Bu rekabet, tüketiciler için daha iyi deneyim ve daha maliyet etkin tarifeler anlamına geliyor. Aylık değişimin %15 olması, limitin daha da aşağı çekilmesinin açık göstergelerinden biri” dedi.

Serbest tüketicilerin çoğu İstanbul’un Avrupa Yakası’nda

EPİAŞ Şeffaflık Platformu’nun verilerine göre, serbest tüketici hakkından yararlanan abone gruplarında ilk sırayı ticarethaneler ve sanayi kuruluşları aldı. ST hakkının en çok hizmet sektöründeki işletmelerin ve ticarethanelerin yoğunlukta olduğu İstanbul’un Avrupa Yakası’nda kullanıldığı görüldü. Ocak 2024 itibarıyla Avcılar, Beyoğlu, Küçükçekmece, Bayrampaşa, Fatih ve Kağıthane, İstanbul’da serbest tüketici hakkının en çok kullanıldığı ilçeler oldu.

Tüketicilerin tedarikçi seçme eğilimindeki artışın bir sebebinin de 31 Mart yerel seçimlerinden sonra enerji fiyatlarında görülebilecek fiyat düzenlemeleri olabileceğine dikkat çeken Mustafa Ünal, “Elektrik, işletmeler için önemli bir gider kalemi. Elektrik tedarikçileri, müşterilerine ulusal piyasadan daha iyi tarifeler sunabiliyor. Ticaret işletmeler ve sanayi kuruluşları da, en esnek elektrik abonelik modellerini ve en avantajlı elektrik tedarik hizmetini sunan elektrik tedarikçisini seçmeye yöneliyor. İstanbul’un yanı sıra Ankara’da Çankaya ve Gaziantep’te Şehitkamil ilçeleri de ST hakkından yararlanılması açısından dikkat çekiyor” ifadelerini kullandı.

4 milyonu aşkın hak sahibi, serbest tüketici hakkını kullanmıyor

Serbest tüketici hakkına yönelik bilinirliğin zaman içinde arttığını belirten Reges Elektrik Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Ünal, “Elektrik tedariği pazarı, henüz doygunluktan çok uzak. Şubat 2024 itibarıyla serbest tüketici hakkını kullanmayan hak sahiplerinin sayısı 4 milyonun üzerinde. Kullananların toplama oranı ise %3,38 seviyesinde. Yalnızca ticarethane profil abone grubunda bu oran %7,35 olarak ölçülüyor.

Reges Elektrik olarak, ulusal ve uluslararası pazarda faaliyet gösteren saygın bir şirketiz. Elektrik tedarik lisansımızı Şubat 2022’de aldık. Geçtiğimiz yılın başında saatlik 3,5 megavat seviyesindeki portföyümüzü, bir yılda 10 katına, ciromuzu ise 1 milyar TL’nin üzerine çıkardık. 2024 itibarıyla bini aşkın ticari işletmeye hizmet veriyoruz. Müşteri odaklı yaklaşımımızla, 2024’ün ilk çeyreğinde, bu potansiyeli yüksek pazarda %52 büyümeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

“Güvenilir bir tedarikçi ve stratejik iş ortağıyız”

Ticari işletmelerin elektrik maliyetlerini iyileştirmeyi amaç edindiklerini vurgulayan Mustafa Ünal, değerlendirmelerini şu ifadelerle sonlandırdı: “Reges Elektrik olarak, maliyetlerin giderek arttığı, işletmeler için her gider kaleminin kritik önem arz ettiği bir dönemde, stratejik iş ortağı olarak konumlanıyoruz. Özgürleşen ve serbestleşen enerji piyasasında saatlik, dönemlik ve piyasa fiyatlarına uyarlanmış hesaplı elektrik tarifelerimizle, müşterilerimizin maliyetlerini dengelemelerini kolaylaştırıyoruz. Güvenli, güvenilir, çevre dostu ve kesintisiz elektrik tedariğine öncülük ediyor; daha yeşil, temiz, serbest ve teknolojiden yararlanan bir elektrik piyasası için çalışıyoruz. Nitelikli ve dinamik ekibimiz, enerji piyasasının yapısal sorunlarını %100 müşteri memnuniyeti yaklaşımıyla çözüyor. %60’ı bulan kadın istihdamımız ve yenilenebilir enerjiye yönelik yatırımlarımızla da müşterilerimizin güven ve gururla tercih ettiği elektrik tedarikçisi olarak konumlanıyoruz.”

Okumaya devam et

GÜNDEM

Lisans Öğrencilerine Neoklasik İktisat Öğretmeli miyiz?

Yayınlanma:

|

Yazan:

Neoklasik iktisatı öğretmek zorundayız ancak sadece onun ne olduğunu ayyuka çıkarıp gözden düşürmek, öğrencilerin neyin yanlış olduğunu ve piyasaların gerçekte nasıl işlediğiyle bağlantısı olmadığını fark etmelerini sağlamak için. Dolayısıyla, piyasaların neoklasik iktisat yasalarını izlememesi ile dünyanın bu iktisatın uygulamalarıyla domine edildiği arasındaki ayrım net bir şekilde ortaya koyulmalı: politika uzmanları, siyasetçiler, bankacılar ve profesörler bu çizgiye dokunmak için eleştirel olmalı. Bu bilgelik ve bu ayrım öğrencilere öğretmek zorunda olduğumuz şeydir.”

Neoklasik iktisatı eleştiren ve onun pek çok başarısızlığını detaylı bir şekilde ortaya koyan birçok makale, blok yazısı ve kitaplar mevcuttur. Bunların tüm detaylarına girmek mümkün olmasa da post-Keynesyen ve Heterodoks literatürün panteonunda kolaylıkla bulunabilirler. Paul Davidson gibi yazarlar, Neoklasik iktisat varsayımlarının, bir bakıma gerçek dünyayı yeterince açıklamadığını, defalarca sorgulamışlardır. Diğer yandan Vicky Chick gibileri ise neoklasik iktisata yönelik metodolojik kusurları ve atomistic bireycilik, dengeye yakınsama, otomatik kendinden düzelme mekanizması gibi özelliklerine olan dayanaklarını eleştirmişlerdir.

Bazıları için, Maryland Üniversitesinden Steven Klees’in dile getirdiği gibi, neoklasik iktisat ölüdür. Fakat neredeyse tüm iktisat dergilerine ve departmanlarına şöyle kısaca bir göz atmamız, neoklasik iktisatın ölmediğini ve ölmekten de epey uzak olduğunu doğrulayacaktır. Modern Para Teorisi gibi alternatif görüşlerin yükselişi veya heterodoks fikirlerin ana akım yaklaşımlara yavaşça sızmış olmasına rağmen neoklasik iktisat üniversite bölümlerinde halen canlı ve alanında rakipsiz olduğu kabul edilmektedir.

Belki de daha doğru bir tanım, John King’in şu açıklaması olabilir:

“Anaakım makroekonomi teorisi yanlış ve iktisat politikasının temeli olarak kullanıldığında zararlı sonuçlar ortaya çıkarıyor.”

Tabii ki, bu Keynes’in kendi ifadesini pekiştirmektedir, Genel Teori’nin açılış paragrafında yazıldığı üzere:

“Klasik teorinin varsaydığı özel durumun nitelikleri, gerçekte yaşadığımız iktisadi toplumun özellikleriyle bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, öğretilmesi yanıltıcı ve pratiğe uygulandığında ise felaketi doğurur.” 

Gerçekten de felaket. Sonuç, Keynes’in 1930’da yazdığı bir makalede bize hatırlattığı gibi oldukça açıktır. Kabusu işaret ederek Keynes şöyle der:

“Kendimizi, anlamadığımız hassas bir makinenin kontrolünde hata yaparak, devasa bir karışıklığa dahil ettik. Sonuç olarak, zenginlik olanaklarımız bir süre- belki de uzun bir süre- heba olabilir.”

Ve günümüzde böyle hataların kanıtını bulmak için uzaklara bakmamıza gerek yok. Tabii ki, Keynes’in bahsettiği depresyonlar var, ancak daha yakın tarihli olarak, “ikinci bir yol yok!” yanlış varsayımınının rehberliğinde işçilere ne denli acı veren mali ve parasal kemer sıkma politikalarını düşünün. Çeşitli hükümetlerin, çeşitli ülkelerde ve çeşitli zamanlarda, bu kemer sıkma önlemleri (ve hatta parasal genişleme iştahının doruk noktasına örnek olarak miktarsal genişleme müdahaleleri, ki bunlar özellikle ve kasıtlı olarak birçok kişiyi zengin etti) özellikle 1980’lerden bu yana neoliberal politikaların yükselişine denk gelerek 2007-2008 global finansal krizinde doruk noktasına ulaştı. Bu bakımdan, 2008 küresel finansal krizi beklenmekteydi ve kaçınılmazdı; sistem çökmek üzereydi, bizim iddiamız odur ki bir sonraki krizde de aynısı olacak.

Bu elbette piyasanın ekonominin ideal yönlendiricisi olarak vurgulandığı neoklasik teoriden elde edilen iktisat politikalarının, özelleştirme, liberalizasyon, regülasyonsuzlaştırma ile beraber, kamu politikasına dönüşmesi tartışmasını gündeme getiriyor. Tabii ki, bütün politikalar, ve hatta post-Keynesyen fikirlere dayananlar da ekonomide bir grubu memnun ederken diğer grubu etmeyecektir; kazanan ve kaybeden yaratacaktır. Ancak, post-Keynesyen politikalar en azından geliri, serveti ve gücü yeniden dağıtmayı amaçlarken, neoliberal politikalar bunları mümkün olduğunca az sayıda kişinin elinde toplamak istiyor.

Elbette, neoklasik iktisatın tarikat üyeleri, bu tür kemer sıkma politikalarının enflasyonla mücadele etmek için gerekli olduğunu savunuyorlar. Enflasyonu, ekonomik ve toplumsal bir canavar olarak görüyorlar. Düşük ve istikrarlı enflasyonu, bunun en gerekli şey olduğu varsayımı ile garanti etmek zorunda olduğumuzu söylüyorlar. Joan Robinson’ı alıntılamamak mümkün mü?

“Geleneksel anaakım iktisatın amaçlarından biri, ayrıcalıklı sınıfa, pozisyonlarının ahlaki açıdan doğru olduğunu ve toplumun refahı için gerekli olduğunu açıklamaktır (1937, s.176).

Ancak 1974 yılında New York Times’ta yayımlanan parlak bir yazısında James Tobin’in bizi uyardığı üzere, “enflasyon hakkındaki histeri, iktisadi ilerlemeyi potansiyelinin oldukça altında tutan politikalara yol açabilir.

Diğer bir deyişle, Keynes’e göre kemer sıkma, “hastalığı hastayı öldürerek tedavi eden ilaç türüne aittir.” Bütün maliyetiyle, muhtemelen bedeli işçilere ödeterek, enflasyonla mücadele etmek, zengin elitler için kabul edilebilir bir slogan haline gelmiştir, çünkü enflasyon işçilerin servetinin gerçek değerini azaltır.

Bu yüzden enflasyona karşı verilen mücadele, açık olalım, rantçıların servetini artırırken, aynı zamanda işsizlik yaratarak işçilerin geçimini zorlaştırır. 18. Yüzyıl Fransa’sında Madam Roland’ın devrimci sözlerini pekiştirerek ve onu doğru bir ifadeyle yeniden dile getirerek: “Enflasyon, adına ne suçlar işleniyor! (Inflation, que de crimes on commet en ton nom!).

Tüm bunları göz önünde bulundurarak, post-Keynesyenlerin ve Heterodoks iktisatçıların neoklasik teori ve politikarını eleştirdiklerini, ancak en önemli ve bir o kadar açık soruyu sormaktan kaçındıklarını düşünüyoruz:

“Lisans öğrencilerine neoklasik ekonomiyi öğretmeye katlanmalı mıyız? Onu tamamen öğretmeyi bırakmalı mıyız?

Sonuç olarak, fizikçiler üniversite dergilerinde düz dünya teorisini öğretmezler, evrenin dünya merkezli modellerini öğretmezler, biyologlar yaratılışçılığı öğretmez. Bu teoriler yanlıştır ve lisans düzeyinde öğretiminin yeri yoktur, eğer ki kötü bir şaka malzemesi değillerse. Peki heterodoks iktisatçılar neden hala neoklasik ekonomiyi öğretiyorlar? Boston Üniversitesi’nden Tim Thornton 2020 yılında yazdığı bir blog yazısında bu soruya şu cevabı vererek bunun önemli olduğunu belirtiyor:

“Bu gereklidir çünkü ekonominin öğretim şeklinin üniversite duvarlarının çok ötesinde sonuçları vardır: gelecek neslin politika yapıcılarının, seçmenlerin ve vatandaşların zihinlerini şekillendirir.”

Neoklasik İktisatın Ahlakı

Biz, neoklasik teorinin yanlış olduğu, gerçek dünyayı yansıtmadığı ve bu teoriye dayanan politikaların uygulandığı takdirde yıkıcı etkiler doğuracağı konusunda aynı fikri paylaşıyoruz. Bu nedenler tek başına, bizi bu iktisat anlayışını lisans öğrencilerine öğretmeyi bırakmaya ikna etmektedir. Çoğumuz kariyerimizin belli bir noktasında bazı meslektaşlarımızla bu konuyu tartışmışızdır. Gerçekten de öğrencilerimize yanlış bir şey öğretmekle onlara bir iyilik mi yapıyoruz?

Ancak, daha fazla düşünülmesi gereken şeyler var. Bunlar neoklasik iktisatın etik ve ahlak anlayışıyla ilgilidir (Heterodox ekonomide giderek artan bir retorik, örneğin, Negru, Duckworth ve Meyenburg, 2023 s.1). Kitabın editörleri, neoklasik iktisatta etik denilen şeyin yeri olmadığını açıkladıkları gibi, Joan Robinson’ın 1978’de ulaştığı “neoklasik iktisatta ahlaki sorunun ortadan kaldırıldığı” sonucunu vurgulamaktadırlar.

Bize göre, belki de neoklasik iktisatı öğretmeyi durdurmanın en büyük nedeni budur: neoklasik iktisat empatiden yoksundur. Bu durumun herhangi bir şekilde önemli olup olmadığı, verilen cevaplardan fazlasını ortaya çıkarır.

Bu bağlamda, neoklasik iktisata dayanarak öğrencilere tam olarak ne öğretiyoruz? Gerçekçi olmayan varsayımlarla ilgili yapılan alışılagelmiş eleştirilerin ötesinde, öğrencilere hangi değerleri aşılamaktayız? Mikro veya makroekonomiyi öğretirken, öğrencilere Homo Economicus’un kendi çıkarlarına göre hareket ettiğini, önemli olanın da kendi faydamızın peşinde koşmak olduğunu söylüyoruz; toplumun, kendimizden başka herkesi yok saydığımızda daha iyi bir noktada olduğunu söylüyoruz. Bunu yaparken tabii ki de toplumsal sınıfları gerçekdışı ilan edip görmezden geliyoruz. Başkalarına güvenmek veya onları önemsemek, Margaret Thatcher’ın bir zamanlar ilan ettiği gibi “sıradan ve bürokratik baskı araçları, mala çökmeye yönelik vergiler, millileştirme ve baskıcı düzenlemeler” ile sonuçlanır[1].

Diğer bir ifadeyle, kendi çıkarının peşinde koşmanın ekonomik büyüme için en uygun strateji olduğunu ve kendisinden başkasına duyduğu empatinin aslında toplumun refahı için zararlı olduğunu öğretiyoruz.

“Homo Economicus merkezli neoklasik iktisatın etik paradigması, bireyin kendi çıkarını ençoklaştırmak için öznel maddi tercihlerini en üst düzeye çıkarma arayışına dayanır; ki bunun, rekabetçi piyasalar tarafından (oldukça kısıtlı varsayımlar altında) gerçekleştirilebilir olduğu gösterilmiştir” (Annett, 2018).

Dolayısıyla, Morris Altman’ın (2021, s.1) ifade ettiği gibi:

“Geleneksel veya neoklasik iktisatta temel ve bir o kadar da önemli bir varsayım, etik anlayışına sahip olmanın ekonomiye olsa olsa zarar vereceğidir.”

Ünlü bir Amerikalı sosyolog olan Amitai Etzioni, neoklasik iktisatı öğrencilere öğretmenin onlar üzerinde yarattığı etkiyi ele alan “The Moral Effect of Economic Teaching (2015)” adlı bir çalışma yaptı. Etzioni, aşağılanmış öğrencilerin ekonomiye bir tür öznel seçim süreci aracılığıyla mı dahil edildiği, yoksa neoklasik iktisatı öğretmenin bu aşağılanmaya katkıda bulunup bulunmadığını merak eder. Aynı kitapta şu sonuca ulaşır: “Çalışmalar, iktisatçıların ve iktisat öğrencilerinin çeşitli aşağılanmış ahlaki davranış ve tutumları sergileme olasılığının daha yüksek olduğunu bulmaktadır… İktisatı neoklasik bir anlayış altında öğrenmek, insanları daha az ahlaki hale getirebileceği gibi halihazırda mevcut olan bu tür bir duruşa yönelik önceden var olan eğilimleri de pekiştirebilir.”

Finansın ve hatta açgözlülüğün giderek daha fazla bir şekilde nüfus ettiği bir dünyada, sonuçlar son derece endişe vericidir. Julie Nelson’ın (2012) dile getirdiği gibi:

“Ulaştığımız nokta açgözlülüğü kabul etmek midir?”

“İktisadi yaşamın temelde bencil çıkarlar, fayda ve kar maksimizasyonu ve mekanik kontrol edilebilirlikle karakterize olduğu görüntüsü, birçok iş insanını, yargıçları, sosyologları,  filozofları, politika yapıcılarını, ekonomi eleştirmenlerini ve genel halkı açgözlülüğü ve fırsatçılığı hoş görmeye, hatta böyle bir durum kollamaya veya teşvik etmeye sevk etmiştir.”

Bu, Gintis ve Khurana (2016) tarafından dile getirilen neoklasik teorinin mesleği ve toplumu bozduğu şeklindeki görüşle aynıdır. William Black’in gündeme getirdiği uzun dua listesinden bahsetmiyoruz bile.

Alain Parguez bir zamanlar neoklasik iktisatı “üst düzey devlet bürokrasisine benzer, toplam karlardan aldığı büyük bir payın keyfini çıkaran egemen sınıfın entelektüel yedek ordusu” olarak tanımlamıştır.

Günümüzde neoklasik iktisat, matematiksel modellere ve sofistike tekniklere daha fazla güvenmesi nedeniyle genellikle kendi içinde etiği barındırmakta daha az başarılıdır. Sonuç olarak, matematiksel bir denklem, etik bir davranış için ne ifade eder ki?

İktisatın Dili

Bitirmeden önce, lisans öğrencilerine neoklasik iktisatı öğretmeye devam etmenin iyi bir nedeninden bahsedelim. Neoklasik iktisat öğretilmeden, öğrencilerin iş bulamayacağı geçmişte bize çoğu defa söylendi. Yaşadığımız dünya neoklasik iktisat anlayışı tarafından domine edildiği için öğrencilerin de iş bulabilmesinin yolu bu iktisadın dilini konuşmasından geçmektedir.

Bu fikre karşıt olanlar ise, düz dünya teorisi, dünya merkezli evren modelleri ve yaratılışçılığın, bilimde hakim düşünceler olmadığını dile getirirler. Bu nedenle, neoklasik iktisatı öğretmemek öğrencileri dezavantajlı duruma düşürmez. Ancak ekonomide, pratik olmalı ve neoklasik iktisatı öğretmeliyiz.

Joan Robinson’ın iktisatı öğrenme hakkında söylediklerine sadık kalarak “iktisatçılar tarafından kandırılmamak için” gerçek dünyanın doğru ya da yanlış olsa da neoklasik iktisatla çevrelendiğini, Keynes’in deyişiyle “hayatımızın her köşesine nüfus ettiğini” kabul etme sorumluluğumuz da var. Bu nedenle, onu öğretmeliyiz, ancak sadece onu itibarsızlaştırmak için ve öğrencilerin yanlış olanın ne olduğunu ve piyasaların gerçekteki işleyişinden nasıl da kopuk olduğunu fark etmeleri için. Dolayısıyla, piyasaların neoklasik iktisat yasalarını izlemediği ve dünyanın bu iktisatın uygulamalarıyla domine edildiği arasındaki ayrım net bir şekilde ortaya koyulmalı: politika uzmanları, siyasetçiler, bankacılar ve profesörler bu çizgiye dokunmak için eleştirel olmalı. Bu bilgelik ve bu ayrım öğrencilere öğretmek zorunda olduğumuz şeydir.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, Neoklasik itkisatın yanılgılarına ne pahasına olursa olsun işaret etme fikrini savunmalı ve desteklemeliyiz. Dürüst olmak gerekirse, öğrencilere bencil düşünmeyi ve sadece kendi çıkarlarını düşünerek dünyanın nasıl daha iyi hale geldiğini öğreterek onlara iyilik yapmıyoruz. John King’in yazdığı gibi, neoklasik teori kelimenin en yalın haliyle yanlıştır. Yaşadığımız dünyayı domine ettiğinden, bunu ne pahasına olursa olsun itibarsızlaştırmalıyız; ve ardından öğrencilere, birbirimizi, gezegenimizi, Keynes’in bize anlattığı gibi “torunlarımızın ekonomik olanaklarını” göz önünde bulurdurmayı öğretmeliyiz.

Keynes ayrıca şunu dile getirir:

“Uzman bir iktisatçı, nadir bir yetenek kombinasyonuna sahip olmalıdır… O bir matematikçi, tarihçi, devlet adamı, filozof olmalıdır; tabi bir dereceye kadar. O sembolleri anlamalı ve kelimelerle konuşmalıdır. O özel olana, genel terimlerle kafa yormalıdır ve soyut ile somut olana aynı düşünce akışında dokunmalıdır. O şimdiyi, gelecekteki amaçları için geçmişin ışığında incelemelidir. İnsan doğasının veya kurumlarının hiçbir kısmı tamamen göz ardı edilmemelidir. O aynı anda bir amaca sahip olup kayıtsız olabilmeli, bir sanatçı kadar uzak ve el değmemiş olabilmeli, bazen de bir politikacı kadar yeryüzüne yakın olmalıdır.”

Bu, çoklu krizlerin yaşandığı bir dönemde daha da acil hale geliyor: iklim değişikliği/ekolojik sorunlar, sosyal ve ekonomik eşitsizlik/yoksulluk, finansal istikrarsızlık, cinsiyet eşitsizliği, hanehalkı borç krizi, sosyal konut krizi, gıda güvensizliği krizi, savaşlar ve jeopolitik çatışmalar, etik sorunlar ve daha fazlası. Neoklasik teoriden türetilmiş politikaları kullanarak refah sağlayamıyorsak, onu öğreterek söz konusu krizlere ortak oluyoruz.

Şimdi, ekonominin alanlarının ötesine geçmeli ve krizler hakkında düşünme biçimlerinde yeni yollar önermeliyiz. Bunu da yalnızca toplumu ve bireyleri dikkate alarak yapabiliriz. Bunu başarmanın (belki de bir büyücünün çırağı olarak kalabilecek) en iyi kabiliyete sahip neoklasik iktisat eğitimi almış ekonomistlerin yeteneklerinin çok ötesinde olduğuna inanıyoruz.

Not: Bu yazının orijinal metni için bakınız:

https://medium.com/@monetarypolicyinstitute/should-we-be-teaching-neoclassical-economics-to-undergraduates-77b15fd298c5

Louis-Philippe Rochon
Profesör, Laurentian University, Canada
Baş Editör, Review of Political Economy
Editör, Elgar Series on Central Banking and Monetary Policy

&

Sergio Rossi
Profesör, Department of Economics
University of Fribourg, Switzerland

Çeviren: Oktay Özden


[1]https://www.washingtonpost.com/opinions/michael-gerson-margaret-thatcher-the-moral-capitalist/2013/04/11/92e2a994-a1fd-11e2-9c03-6952ff305f35_story.html

 

Okumaya devam et

GÜNDEM

Kira vergisi ödemeyen 1 milyon ev sahibinin olduğu tespit edildi

Maliye kira vergisi ödeme dönemi yaklaşırken kira vergisini ödemeyenleri tespit etmek için şimdiye kadar denenmeyen bir yola başvurdu. Tapu kayıtları elinde olan Maliye bu kez Nüfus Müdürlüğü’nden ikamet adreslerini aldı. Yaklaşık 5 milyon dairede bu iki veriyi karşılaştıran müfettişler önce tapu kaydı olmadan ikamet eden vatandaşları tespit etti. Ardından bu evler için vergi ödenip ödenmediğini araştırdı. Araştırma sonucu yaklaşık 1.4 milyon evin vergisinin ödenmediği tespit edildi. Bu evlerden yaklaşık 400 bininin ev sahiplerinin çocuklarının veya anne babalarının ikamet etmesi gibi vergiden muaf durumlar olabileceği tahmin ediliyor. 1 milyon ev sahibinin ise ödemesi gerektiği halde kira vergisini ödemediği düşünülüyor. Bu nedenle Maliye bu evlere giderek kira tutarına da tespit ediyor. Vergi ödemeyen ev sahipleri 4 ayrı ceza ödeyecek.

Yayınlanma:

|

Yazan:

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın vergi gelirlerinden sorumlu olan Gelir İdaresi Başkanlığı kira vergisinin tam olarak ödenmesi, vergi kaybının olmaması için teknolojinin tüm olanaklarını kullanmaya başladı. İdare bunun için tüm devlet birimlerinin verilerini de elde ederek kullanıyor. Edindiğimiz bilgilere göre bu yıl Maliye’nin bu teknolojik denetimi kira vergisi için çalıştı. Maliye kira vergisi ödeme dönemi yaklaşırken bu vergiyi ödemeyenleri tespit etmek için şimdiye kadar denenmeyen bir yola başvurdu. Tapu kayıtları zaten elinde olan Maliye bu kez Nüfus Müdürlüğü’nden ikamet adreslerini aldı. Yaklaşık 5 milyon dairede bu iki veriyi karşılaştıran müfettişler önce tapu kaydı olmadan ikamet eden vatandaşları tespit etti. Ardından bu evler için vergi ödenip ödenmediğini araştırdı. Bu veriler de tabii ki Maliye de bulunuyor.

1.4 MİLYON EV İÇİN VERGİ ÖDENMİYOR AMA

Araştırma sonucu yaklaşık 1.4 milyon evin vergisinin ödenmediğinin tespit edildiği konuşuluyor. Bu evlerden yaklaşık 400 bininin ev sahiplerinin çocuklarının veya anne babalarının ikamet etmesi gibi vergiden muaf durumlar olabileceği tahmin ediliyor. Yasa gereği (usul ve furuğ) anne babalar veya çocuklar hariç evinizde diğer akrabalarınız veya çok yakın arkadaşlarınız oturmuş olsa ve siz onlardan kira almasınız bile emsal kira bedeli üzerinden verginizi ödemek zorundasınız. İşte şu anki verilen böyle 1 milyon ev sahibinin ödemesi gerektiği halde kira vergisini ödemediğine işaret ediyor.

NİHAİ TUTAR DA TESPİT EDİLİYOR

Bu nedenle şu anda Maliye ekipleri tespit edilen ve potansiyel olarak vergi ödenmediği düşünülen bu 1.4 milyon eve giderek bir yandan ikamet edenlerin çocuk veya anne ve baba gibi kira vergisi ödenmemesi gereken kişiler olup olmadığını diğer yandan eğer değillerse kira bedelini de sorarak kira tutarına da tespit ediyor. Böylece ne kadarlık bir vergi kaybı olduğu da nihai olarak belirleniyor. Maliye’nin vergi kayıp kaçağını önlemek için vatandaşları vergi dairesine davet etmek dahil sorgulama ve araştırma yapmaya yasal yetkisi bulunuyor. Vergi ödemeyenleri ise doğal olarak cezalar bekliyor.

4 AYRI CEZA ÖDENECEK

Kira vergisini ödemeyenler tespit edilirlerse ödenmeyen verginin kendisi ve bir misli de vergi ziyaı cezası ile birlikte ödenmesi gerekiyor. Ayrıca 2023 gelirini beyan etmeyen ev sahipleri 21 bin liralık kira vergisi istisnası hakkını kaybedecek. Zamanında ödenmeyen vergi için aylık yüzde 3.5 gecikme faizi ödeyecek. Ayrıca beyanname verilmemesi nedeniyle 2 kat birinci derece usulsüzlük cezası kesilecek.

DİJİTAL VERGİ DAİRESİ ÜZERİNDEN KİRACIYA ÇAĞRI

Diğer yandan Gelir İdaresi Başkanlığı, kayıt dışı ekonomiyle mücadele için, vatandaşların Dijital Vergi Dairesi üzerinden Kira Bildirim Formu’nu doldurması çağrısında bulundu.

Söz konusu uygulamayla mülk sahiplerinin beyan ettiği kira gelirleriyle kiracıların beyanatları karşılaştırılabilecek. Eksik veya düşük beyan durumunda oluşabilecek vergi kaybının önüne geçilecek.

Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan yapılan duyuruda şöyle denildi: “Kayıt dışı ekonomi ile mücadele kapsamında kira gelirlerinin tespiti ve doğru beyan edilmesini sağlamaya yönelik çalışmalar kapsamında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü verileri ve TÜİK istatistiklerinden de faydalanılarak potansiyel kiracılara ait adresler tespit edilmektedir. Buna göre mükelleflerimizi gönüllü uyuma davet etmek üzere bilgilendirme mektupları gönderilmekte ve/veya kiracı yoklama yapılmaktadır.

EV SAHİPLERİNE MESAJ GİDİYOR

Gelir İdaresi Başkanlığı kira geliri olan ev sahiplerine de mesaj göndermeye başladı.Söz konusu mesajda şu ifadeler yer alıyor:

“Değerli Mükellefimiz,

Başkanlığımız verilerine göre 2023 yılında gelir vergisine tabi konut kira geliri elde ettiğiniz tespit edilmiştir.

2023 yılına ilişkin gelir vergisi beyannameleri 1 Mart-1 Nisan 2024 tarihleri arasında verilecektir.

Kira gelirine ilişkin yıllık gelir vergisi beyannamenizi, Dijital Vergi Dairesi (dijital.gib.gov.tr) veya Hazır Beyan Sistemi (hazirbeyan.gib.gov.tr) üzerinden hızlı, kolay ve güvenilir bir şekilde beyan edip ödeyebilirsiniz.

Okumaya devam et

KATEGORİ

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

ALTIN – DÖVİZ

Altın Fiyatları

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www bankavitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.