Connect with us

EKONOMİ

İzzettin Önder : Türkiye nereye sürükleniyor

Yayınlanma:

|

Geçen gün bir siyasetçi kimsenin şimdiye dek düşünemediği bir gerçeği, adeta tüm topluma ışık saçarcasına açıklamış; denetim mekanizması olan her sistem demokratik olabiliyormuş. Hayret, doğrusu! Bundan çıkarılabilecek anlam şu ki, icra edilen siyasi sistem fevkalde imiş, ama sadece ufak bir eksiği varmış, o da denetim mekanizmasının olmayışı imiş. Daha ne olsun ki! Bu zat-ı muhterem halen hâkimiyeti sürdürülen ülkeyi emperyalizme teslim siyasetinin içinde daima üst kademelerde bulunmuş, her hafta kubbe altı toplantılarında toplumun en üst düzey sorunlarına kurmay mevkide karar oluşturma meclis üyeleri arasında yer almış ve almaktadır. Zekânın bu düzeyi de doğrusu akla durgunluk veriyor olmalı ki, bizler bu konuları anlamada güçlük çekiyoruz.

Bir siyasi anlayış ki, ülkenin en üst düzey siyasetçisinin bir emperyalist ülkenin Ortadoğu’daki işlerinin yürütülmesine ve emellerinin sağlanmasına memur edilirken halkın temsilcisi meclisten izin alınmasına gerek duymuyor. Üstelik de bu anlayıştaki siyaset daima seçilmişleri atanmışların fevkinde görürken bu kez atanmışlığı terfi olarak algılamış olmalı! Siyasi anlayış bu olduktan sonra, Meclise başvurulsa ne olur ki; denetim altında şeklen alınmış kararın icra gücü olur mu? Amaç zaten kararların üst düzeye çekilerek, parlamento denen kalabalığın gürültüsüne maruz bırakılmadan, el çabukluğu ile geçirilmesi değil mi? İş parlamentoya kalınca ne olduğunu görmedik mi! Şöyle ki, Körfez savaşında parlamentonun son anda verdiği kararla müttefikimiz ABD’yi Irak’a güneyden girmeye zorlayarak, gereğinden fazla zayiat vermesine neden olmadık mı? İyi ki stratejik ortaklığımız fazla zarar görmedi de, büyük yıkıma uğramadık, sadece el altından anlaşılmış şarta bağlı bağıştan mahrum kaldık. Hal bu ki, ilk bomba Irak’a düştüğü anda epey bir dolara boğulacaktık. Heyhat, olmadı işte, siyasi sistemin hantallığı ile uğranılan zarar!

Bunun aksi örneği, siyasi tarihimizde altın harflerle(!) yazılmış olan, stratejik ortağımızın Irak boru hattının hiçbir uluslararası kurulun kararı olmadan kesilmesi ricasının, parlamento kalabalığından geçirilmeden uygulamış olmamızdır.

BU SİSTEMİ KİM İSTEDİ

Ters yönde verdiğim bu örnekler dururken, bir süredir ruhumuz dahi duymadan olağanüstü kararlar alınıp uygulanırken, şimdi kalkıp da siyasi işleyişi denetleyecek bir sistemin olmadığı, bazı çevreleri de fazla üzmeden yarım ağız ifade etmek biraz ayıp olmuyor mu? Bu zat-u muhterem bilmiyor mu ya da düşünemiyor mu ki, bu koşullarda hukuk fakültelerinde anayasa hukuku hocaları acaba öğrencilere hangi konuları vicdanına sığdırarak ve içine sindirerek, bunun da ötesinde talebelerinin inanacağına güvenerek anlatabilmektedirler! Böylesi siyasetle işbirliği içinde bu talkımı siyasete verenler ve servetine servet katan bilim düşmanı sözde hukukçular bilmiyorlar mı ki, denetimsiz tek adam rejiminin başına peygamberi koysanız, o da şaşırabilir!

O zaman bu sistemi kim istedi; böyle bir proje siyasi yapıyı kim istedi de, bir partinin karnından cenin hâlinde çekilip ortaya çıkartılıp, alây-ı valâkademesinde görevlendirerek iktidara taşındı. İktidara taşınmakla kalmadı, muazzam bir emperyalist ekonomi programı da emrine verildi, hatta ilk anlarda yaşanan ufak çöküşler dahi program dışı ilavelerle takviye edildi? İsrail meselesinin uygun zeminde götürülmesi de görevler arasına, tabana ters de olsa, sıkıştırıldı. Zira gerek İsrail gerek Ortadoğu ve onun içinde yedirilen Kürt meselesi halkın direnişi ile karşılaşınca projenin o boyutları bir süre askıya alındı.

Bu iki meseleyi toplum nezdinde dengeleyebileceği düşünülen bir konu da, Yeşil Kuşak projesinin günümüz koşullarında farklı biçimlendirilişi olan malum ılımlı İslam meselesi idi. Bu konuda Türkiye uygun ajan, var olan siyasiler de uygun araç olabilirdi. Sanki görevlendirilen partiden önce insanımız dinsizdi ya da İslam dışı inançlara sahipti de, görevlendirilen yeni iktidar sayesinde Elhamdülillah halkımız hem İslam’a kavuştu hem de kapitalizmin tüketim çılgınlığına. Müthiş birliktelik! Öyle ki, hanım modaları da milyonluk Fransız modacılarının kıyafet ya da çantaları veya ayakkabılarıyla sakil şekilde modalaştırılmaya başladı. Samimi Anadolu insanımızın inancı doğrultusunda asil ve terbiyeli kıyafeti, ne olduğu belirsiz, örgüt simgesini andırırcasına tek tip zevksizlik görüntüsüne dönüştü. Fakat bu bir başarı idi; şöyle ki, İslâm kendi anlam ve felsefesiyle ayağa kalkacak olursa, Sovyet ve Çin belasından kurtulmuş olan Batı’nın başına belki de daha güçlü ve gözünü kırpmadan canlı bomba dahi olabilen kamikaze belası açılacaktı. Üstelik de, böylesi potansiyel, giderek çöken ve çevreden başlayarak yoksullaşan kapitalizme karşı hızla yayılabilecek bir yeni yapılanma oluşabilir. Müslüman ve kapitalizmle bütünleşmiş Türkiye bu potansiyel volkanı massedebilecek en fedakâr toplum-ekonomi olabilirdi. Ne var ki, bu proje gereği, kendi sükûneti ile seyreden Türkiye’nin ibresinin ters döndürülmesi ve kültürüyle, ibadet biçimi ile daha bir güney komşularına sempatik gözükecek bir konuma oturtulması gerekiyordu. Usul böyledir; bir toplumun arasına casusu sokmak istenirse, bizzat o toplum içinden seçilen elemanlar eğitilir ve bu işe koşulurlar, yoksa casus zeytinyağı gibi su yüzüne çıkar.

SUÇ VE GÜNAH

Son yoz siyasi oluşum böylesi kaba hatlarla yazılabiliyorsa, bizzat oluşumun içindeki zevat bu sürece cefalı olarak hizmet verdikten sonra bugün kendi vicdanı ile mi hesaplaşıyor, yoksa yarını düşünerek bir hesap anında “ben söylemiştim” kolaylığına mı kaçmaya çalışmaktadır? Her iki durum da yapılan ve hâlâ da devam edilen günahları kapatmaya yeterli görülemez.

Bugünkü şanssız siyasi oluşumu sürdüren siyasi yapı çok büyük suç ve günah işlemektedir. Hem de bu günah salt ülkenin geleceğine yönelik değil, aynı zamanda bizzat işbaşındaki siyasi kadronun ve kendilerinin de muhtemel geleceğine karşı işlenmiş suç ve günahtır.

Siyasi iktidarlar devlet değildir. AKP ise devlet olduğunu düşünerek icraatını sürdürmektedir. Devlet olmak başka şeydir, devlet çatısı ve kuralları altında politika yapmak başka şeydir. Devlet olmak siyasi partilerin gücünü de haddini de aşar. Zira devlet olmak değişim değil, ciddi dönüşümdür, yani bir tür metamorfozdur. Devlet olmak bir ekonomik ya da siyasi sistem değişimidir. AKP’nin tüm muhalefeti dağıtma çabası, salt siyasi çatışmanın ötesinde, siyasi kademeden devlet kademesine çıkma merdivenlerini döşeme eylemidir ki, bu bir anayasa suçudur. Ondan dolayıdır ki, bu meşum ve etkili denetim sistemi olmayan, topal ördek misali sistem amaca uygun bir anayasa ile getirildi. Bu anayasayı yapanlar da, kabul edenler de bu yıkılışın mimarıdır, ne çare ki, yıkıntının altında hepimiz kalmaktayız.

NE RASTLANTI NE DE BİR YANLIŞLIK!

Şimdi gelelim baştaki noktalara ve meseleyi daha düzgün tartışalım. Türkiye bir tek adam rejiminde sürüklenmektedir. Çünkü istenen budur; tek adam rejimi ve Türkiye’nin sürüklenmesi! Bunun için iktidarlar projelendirilir, emrine paralar da verilir, hatta örtülü ya da açık destekler de. Bu arada en dost bilinen ülkelerle çatışma da yaşanır ya da yaşatılır, zira senaryonun bir boyutu da budur. Hal böyle olunca, içinde debelendiğimiz sistem ne rastlantıdır, ne de düzeltilebilecek bir yanlışlık! Bu sistem oluşturulmuştur ve maalesef, oldukça başarılı bir şekilde kendi yolunda ilerletilmektedir de. Parlamento işlevsizleştirilmiş, adalet çökertilmiş, medya teslim alınmış, eğitim kasıtlı olarak çökertilmekte ve en acısı toplum bölünmektedir. Güdümlü götürülen sistemde parlamentonun da, parlamentoda muhalefetin de niçin hâlâ var olduğu meselesi meçhuldür; bir perdeleme midir ya da danışıklı dövüş müdür!

Hal böyle iken, ekonomi, pandemi, ya da anlık dış veya iç siyaset işleri ikinci derecede kalır. Zira sorun memleket meselesi olunca, gerisi teferruattır. Siyasetin işletilmesinde bir yanlışlık yoktur; yanlışlık ülke ve halkımız aleyhine kurgulanmış siyasettir. Bu siyaset halkımıza hizmet etmemektedir, mantığı ve kurgusu doğrultusunda edemez de, zaten amaç da bu değildir. Halen var olan ülke serveti, onu da aşarcasına gelecek potansiyel servetler günlük parıltılar yaratılarak emperyalizme peşkeş çekilirken, sorunlar halkımıza arızı olduğu şeklinde yansıtılırken, bu yağmadan üst düzey atamalarla gününü kurtaranlar siyasi ve toplumsal çatlaklara yama vurarak işleri götürmeye çalışırken toplum kayıyor ve savruluyor. Bu yürüyüşün sonunu görmeliyiz, projenin alt detayları ile değil, bizzat emperyalist etki ve yönlendirme ile mücadele etmeliyiz. Bu bağlamda, sermayenin ulusalı da olmaz, siyasetin yerli ve millisi de! Güdülenmiş ve siyasileri görevlendirilmiş bir sistemde denetim mekanizmasının olmaması doğaldır, olması amaca terstir; anlamamız gereken bu noktadır!

Prof. Dr. İzzettin Önder

Okumaya devam et

EKONOMİ

Prof. Dr. BORATAV: Yerel seçim sonuçlarını değerlendirdi

Prof. Dr. Korkut BORATAV, BİRGÜN gazetesine 31 Mart yerel seçimlerini değelendiren bri röportaj yaptı: Mevcut reçete durgunlaşma ve küçülme içeriyor. Erdoğan’ın temsil ettiği Saray iktidarı, bu reçeteyi içeren dört yıl boyunca sabretmeyi becerebilecek mi?

Yayınlanma:

|

Yazan:

AKP’nin yenilgisinde yüksek enflasyon nedeniyle toplumdaki yoksullaşma etkili oldu mu? Olduysa uzun süredir artan yoksulluk ve hayat pahalılığı ülkenin gündemindeyken sizce neden 14 Mayıs seçimlerinde değil de şimdi etkili oldu?

Mayıs 2023 ve Mart 2024 seçimlerinin sınıfsal dökümünün karşılaştırılması henüz yapılmadı. Ama, on aylık süre içinde AKP galibiyetinin yenilgiye dönüşmesinde halk sınıflarında yoksullaşmayı sürdüren ekonomik etkenlerin belirleyici olduğu söylenebilir. Temel farkın yoksullaşma olgusunda değil, bu olgunun algılanmasında olduğunu düşünüyorum.

Oyların dağılımındaki değişimlerle ilgili bazı genel tespitler yapmakla başlayalım. Trakya’dan Adana’ya uzanan kıyı şeridinde, Güney-Doğu Anadolu’da, ayrıca Eskişehir ve Ankara’da Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan azınlıkta kalmıştı. Yerel seçimlerde Saray iktidarının azınlığa düştüğü coğrafyaya Karadeniz’den, İç-Ege’den ve Orta Anadolu’dan iller de eklendi.

On ay içinde yapılan iki seçime katılım oranı 5,7 puan geriledi. Bu gerilemenin partilere yansıması büyük ölçüde Saray’a dönük seçmen desteğinin erimesi biçiminde gerçekleşti. Bu tespit, 2019 ve 2024 yerel seçimleri karşılaştırıldığında somut olarak ortaya çıkıyor. Beş yılda AKP oyları 4,3 milyon azalmıştır. Kısmen 2024 seçimine katılmayarak; dörtte üçü de CHP’ye yönelerek…

Mayıs 2023 seçimi yapıldığında Türkiye’nin tüm emekçi katmanları, son yıllara damgasını vuran, enflasyonun hızlandırdığı ağır bir bölüşüm şokundan geçmekteydi. Bu şok, kentli nüfusun örgütsüz emekçi katmanlarında gelir düzeylerinin de erimesine yol açmış; mutlak yoksullaşma boyutuna ulaşmıştı. Bu vahim olgunun sorumluluğu açıkça iktidara düşmekteydi.

Bu olgu ve iktidarın sorumluluğu algılanmadıkça oylara yansıyamaz. Yoksullaşma ekonomi büyürken, istihdam artarken gerçekleşti; algılanması da bu yüzden güçleşti. Ama, algılanmayı frenleyen temel etken, bence, toplumun en yoksul katmanlarında tutucu-İslamcı ideolojinin hegemonyası olmuştur. Bu hegemonya başta eğitim sistemi olmak üzere devlet aygıtlarının, kamu kaynaklarınca beslenen İslamcı sermayenin, medyanın, cemaat-tarikat, AKP örgütlerinin 20 yıllık birikimli etkileri ile sağlanmıştı.

Mayıs 2023 ile Mart 2024 arasında değişen nedir? Olgular (özellikle enflasyon) ideolojik yanılsamayı aşındıracak boyuta ulaşmış olabilir. Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu gibi karizmatik yerel liderler önem kazandı; öne çıktı; “sahte, içi boş ideolojik söylemlerin kullanım tarihinin geçtiğini” açığa çıkardılar. CHP’de yönetim kadrosunun yenilenmesi de ayrıca etkili oldu.

4 yıllık seçimsiz dönemde AKP iktidarının ekonomide ve siyasal anlamda atacağı adımlar bekliyor. Anayasa tartışmaları yeniden gündeme gelir mi? Bu anlamda iktidarın alanı daraldı mı?

SHP’yi ilk parti konumuna getiren 1989 yerel seçim sonuçları, Turgut Özal dönemine son veren kritik aşamayı başlatmıştı. 2024 seçim sonuçları, Erdoğan dönemi için de benzer bir dönüm noktası olabilir.

Ekonomide ve siyasette iktidarın hareket alanı daralmıştır. İktidar, kısa vadeli iktisat politikalarında Mehmet Şimşek’in temsil ettiği reçeteye mahkûmdur. Bu yenilgi ortamında Saray’ın (özellikle Erdoğan’ın adaylığını mümkün kılan) bir anayasa değişikliği için siyasal enerji toparlaması mümkün görülmüyor.

Seçimsiz geçireceği dönemde gelir dağılımındaki bozulmaya ilişkin beklentileriniz nedir?

Mehmet Şimşek geleneksel neoliberal reçeteyi uyguluyor; enflasyona daraltıcı politikalarla son vermeyi öngörüyor. Temel araçlardan biri, emek gelirlerinin bastırılmasıdır. Şimşek de ekonomi yönetimini devraldığı günden bugüne “gelirler politikasını” ısrarla vurgulamaktadır.

Bugünkü ekonomik ortam, 1990’lı yılların yüksek enflasyonuna benzemektedir. 1998 sonrasında kapsamlı bir IMF programı o enflasyona son verdi. Ekonomiyi iki yıl (1990 ve 2001’de) küçülterek ve AKP’yi iktidara getiren bir toplumsal bunalım yaratarak…

Şimşek’in programı da benzer bir senaryoyu içeriyor: Ücretler, emekli gelirleri enflasyonun gerisinde seyredecek; parasal daralma ve eşitsizlikleri artıran bir malî disiplin iç talebi çökertecek; ekonomi küçülecektir. Emek payının gerilemesine istihdam kayıplarının yaratacağı ilave yoksullaşma eklenecektir. 2002’de IMF programları içinde iktidar değişikliğine yol açan ekonomik, toplumsal ortamın bir benzeri tekrar oluşacaktır.

Seçim sonrası ekonomi yönetiminden gelen ilk açıklamalarda mevcut ekonomik reçetenin uygulanmasına devam edileceği yönünde. Büyük yenilgi yaşamış iktidar durgunluk ve ekonomide küçülmeyi göze alabilir mi?

Mevcut reçete durgunlaşma ve küçülme içeriyor. Erdoğan’ın temsil ettiği Saray iktidarı, bu reçeteyi içeren dört yıl boyunca sabretmeyi becerebilecek mi? Yerel seçim sonuçlarının yarattığı ortam, yeniden aday olmasına imkân veren bir anayasa değişikliğini gündem-dışına taşımıştır.

2015 sonrasında Saray, “ne pahasına olursa olsun büyümeye” öncelik verdi; şirketlere dönük bir kredi pompalaması ile neoliberal istikrar ilkelerini çiğnedi. Uluslararası finans kapital bu sapkınlığı “cezalandırmadı”; dış kredi akımlarını sürdürdü. Ekonomi bu sayede büyüdü; ama ağır bir bölüşüm şoku yaratarak… Önceki politikalara dönüşe izin verilmeyeceğini uluslararası finans çevreleri bugün açıkça vurgulamaktadır. Dış kaynak akımlarının tıkanması onların elindedir; bir ödemeler dengesi ve dış borç krizi anlamına gelir.

Bu uyarılar nasıl bir gelecek öneriyor? Şimşek programı sonunda enflasyon son bulacaktır; ama 2002’deki Ecevit koalisyonunu iktidardan uzaklaştıran ekonomik ortamın (toplumsal bunalımın) bir benzerini yeniden yaratarak…

En geç 2028’de “yeni”, yani AKP’yi içermeyen bir iktidar, ekonomiyi onarmaya başlayacaktır. Bu tür bir “onarma”nın ekonomik çerçevesi IMF’nin Türkiye için orta dönemli öngörülerinde yer alıyor: “Ilımlı” (yüzde 3 civarına yerleşen) bir büyüme temposunun sağlayacağı istikrar senaryosu tasarlanıyor… İşsizlik, cari işlem açıkları, enflasyon oranları da istikrar içinde (“ılımlı”) seyredecek; dış kaynak girişleri bu ortamın sürdürülmesini mümkün kılacaktır. Şimşek programının bitiminde oluşan toplumsal bunalım ortamını sürekli kılan bir durgunlaşma… Türkiye’nin 2028 ve sonrası için bu ekonomik ortam önerilmektedir…

Büyük bir zafer elde eden muhalefetin en büyük vaadi sosyal yardımlar oldu. Türkiye artık sosyal yardıma bağımlı bir ülke mi oluyor? Bu durumun bir tehlikesi var mıdır?

İktidarın makro-ekonomik politikalarının sistematik olarak emek-karşıtı olduğu bir ortamda muhalif yerel yönetimler telafi edici sosyal yardımlara öncelik vermek zorundadır. Sorudaki tespit, bu zorunluluktan kaynaklanıyor.

Öte yandan, bugünkü ortamı yaratmakta olan neoliberal/Şimşek programına karşı iktidara adaylığı üstlenmiş olan CHP’nin, yerel yönetimlerin dışında tüm Türkiye için tasarlayacağı alternatif önem taşıyor. Yukarıda betimlediğim neoliberal durgunlaşma modeline teslimiyet olasılığı gündemdedir. Bu yönelişin dış siyasette ABD yörüngesine sürüklenmeyi içeren bir seçenekle bütünleşmesi söz konusu olabilir.

Sol, sosyalist, devrimci, Cumhuriyetçi iktisatçılar, sosyal bilimciler, uzmanlar, emekli diplomat ve subaylar Türkiye’nin bu ikili teslimiyet cenderesine sürüklenmesine karşı dinamik alternatifleri tartışmak, oluşturmak durumundadır. İktidara aday olan CHP tabanında, örgütlerinde, bugünkü yönetimi içinde de aynı arayış vardır. Bunların eşgüdümü, mümkünse birleştirilmesi önemlidir.

Türkiye, çeyrek yüzyıla yaklaşan gri/karanlık bir dönemden geçti. Karanlığa kökten itiraz, Haziran 2013’te Gezi kalkışması ile ortaya çıktı; güncel siyasete taşınamadı. Sahipsiz kaldı.

2019 ve Mart 2024 yerel seçimleri, bu itirazın canlı devamıdır; hayatiyetinin sürdüğünü göstermiştir. Bir anlamda “geçici bir adres olarak, adeta kendiliğinden” CHP’ye yönelmiştir. CHP’nin bu yönelişi hak etmesi, özümsemesi büyük önem taşıyor. Sadece CHP’nin değil, tüm Cumhuriyetçi Sol’un sorunudur. Elbirliğiyle katkılar gereklidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Mart ayı bütçe görünümü

Bütçe gelir ve giderlerinin her kalemi incelenmeyi hak ediyor ama gelen son verilerden biri, bir dönem bütçe giderleri arasında yer alan oldukça tartışmalı KKM kur farklarını hatırlattı. İşte o veri TCMB 2023 zararı ile ilgili.

Yayınlanma:

|

Mart ayı merkezi yönetim bütçe gerçekleşmeleri açıklandı. Genel görünüm, bütçe gelir ve giderlerinde uyumdan uzaklaşıldığına, mali disiplinin sağlanabilmesindeki zorluklara işaret ediyor.

Öncelikle mali disiplin açısından iki temel göstergeye bakalım: İlki bütçe açığı. Mart ayı bütçe açığı şubat ayına göre yüzde 36 oranında artarak 209 milyar TL’ye ulaştı. Üç aylık kümülatif bütçe açığı ise 513,5 milyar TL oldu. Oysa 2023’ün aynı ayında bütçe açığı 47,2 milyar TL idi.

Mali disiplinin diğer göstergesi de faiz dışı denge. Bütçe açığından iç ve dış borç faiz giderleri düşüldüğünde denge ya da fazla elde ediliyorsa, borçluluğun yarattığı faiz ödemeleri bütçe üzerinde baskı yaratmıyor demektir. Tersi durumda, yani faiz dışı açık varsa borç düzeyine ve faiz yüküne bakmak gerekir.

En son 2017 yılında faiz dışı fazla elde edilmişti. Faiz dışı açık geçen yıl 1,3 trilyon TL’yi aşmış ve bütçe tahmininin iki katı olarak gerçekleşmişti. 2024 yılı bütçe tahmininde de faiz dışı açık 1,4 trilyon TL.

Ama sadece bir ayda bütçedeki borç faiz giderleri yüzde 37 oranında artış gösterdi. Öte yandan brüt dış borç stoku 500 milyar dolara ulaşırken, iç borç stoku son bir yılda 1 trilyon TL daha artarak 4 trilyon TL’yi aştı.

2024 mart ayından itibaren iç ve dış borç faiz ödeme projeksiyonunu gösteren aşağıdaki grafikleri incelerseniz, bu yılki bütçe tahmininin oldukça üzerinde bir faiz dışı açıkla karşılaşmak şaşırtıcı olmayacaktır.

Bütçe gelir ve giderlerinin her kalemi incelenmeyi hak ediyor ama gelen son verilerden biri, bir dönem bütçe giderleri arasında yer alan oldukça tartışmalı KKM kur farklarını hatırlattı.

İşte o veri TCMB 2023 zararı ile ilgili. 2021’de 57,5, 2022’de 72 milyar TL kâr açıklayan TCMB, 2023 yılını 818,2 milyar TL zararla kapattı.

2023 ağustos ayına kadar TL’den KKM’ye dönenlerin kur farkları bütçeden ödenirken, dövizden KKM’ye dönenlerinki TCMB tarafından karşılandı. TL’den dönen mevduata 2022 mart-2023 temmuz arasında kur farkları bütçeden ödendi, en son temmuz 2023 itibariyle bütçeden 34,5 milyar TL’lik ödeme yapıldı.

Sonra Ağustos 2023’te TL’den dönen KKM’nin ödemelerini TCMB üstlendi. Çünkü genel seçimler bitmiş ve TL’de değer kaybı başlamıştı. Dolar/TL genel seçimler öncesinde (13 mayıs) 15,5 TL’den, iki ay sonra (13 temmuz) 26 TL’nin üzerine çıkmıştı.

OVP’ye göre bütçe açığının GSYH’ye oranı zaten deprem harcamaları öngörülerek yüzde 6,4 olarak yüksek programlanmıştı. Ancak bütçe bu kur artışı karşısında KKM’nin yükünü daha fazla taşıyamayacaktı.

TCMB de o esnada genel seçimler sonrasında artık sıkı para politikasına geçmişti. Politika faizini kademeli olarak arttırıyor, ardından mevduat faizi de arttıkça TL’ye güven tesis edilmesini bekliyordu. Bu ortamda KKM hesapları hızla çözülecekti. Para ikamesi son bulacaktı.

Ancak 2021 aralık ayı sonunda kur riskine karşı kendisine güvence arayanlar için bir finansal araç olan KKM, ulaştığı hacimle ve çözülme sürecindeki zorluklarla gündemde kaldı. Enflasyon da düşmedi, para ikamesi devam etti. Ekonomiye güven oluşmadıkça döviz KKM’ler varlığını devam ettirdi. Şimdi izlerini en son TCMB zararında görebiliriz. Bu zararda KKM kur farkının kaç milyar TL olduğu kadar, ekonomiye olan güvensizlik ve gelir dağılımında adaletsizliğin boyutu ve izleri de önem taşıyor.

Mart ayı bütçe açığını görünce insanın aklına geliyor. Peki TL’den ya da dövizden dönen KKM kur farkları bütçeden ödenseydi ne olurdu?

MB, Kamu Borç Yönetimi Raporu, Mart, 2024

Prof.Dr. Binhan Elif YILMAZ-T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

DİSK-AR: Geniş Tanımlı İşsizlikte Artış Sürüyor

TÜİK’in Şubat 2024 işsizlik verilerini değerlendiren DİSK-AR, geniş tanımlı işsiz sayısının son bir yılda 811 bin, zamana bağlı eksik istihdamın da 611 kişi arttığını; geniş tanımlı işsizlik oranının yüzde 24,5, geniş tanımlı kadın işsizliğinin yüzde 32,9 oranlarına dayandığını belirtti.

Yayınlanma:

|

Yazan:

TÜİK’in bugün yayınlanan Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) araştırma sonuçlarına göre mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsizlik oranının yüzde 8,7, mevsim etkisinden arındırılmış geniş tanımlı işsizlik oranının (âtıl işgücü) ise yüzde 24,5 seviyesinde gerçekleştiği belirtilmişti. TÜİK’e göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde dar tanımlı işsiz sayısı (mevsim etkisinden arındırılmış) 2024 Şubat ayında 3 milyon 78 bin oldu.

1 yılda geniş tanımlı işsiz sayısı 811 bin kişi arttı

DİSK-AR tarafından TÜİK verilerinden yararlanarak yapılan hesaplamaya göre mevsim etkisinden arındırılmış geniş tanımlı işsiz sayısı ise Şubat 2024’te 9 milyon 634 bin kişi olarak gerçekleşti. TÜİK’e göre pandemi öncesinde, 2020 Şubat’ta yüzde 12,6 olan dar tanımlı işsizlik Şubat 2024’te yüzde 8,7 olarak gerçekleşti. Ancak aynı dönemde geniş tanımlı işsizlik yüzde 20,6’dan yüzde 24,5’e yükseldi. Son 1 yılda geniş tanımlı işsiz sayısı 811 bin artarak 8,8 milyondan 9,6 milyona yükseldi. Covid-19 salgını sonrası geniş tanımlı işsizlik oranı 3,9 puan, geniş tanımlı işsiz sayısı ise 2 milyon 553 bin kişi arttı.

Geniş tanımlı işsizlikte patlama yaşandı!

TÜİK tarafından yayımlanan HİA verilerine göre Şubat 2024’te geniş tanımlı işsizlikte (âtıl işgücü) patlama yaşandı. Geniş tanımlı işsiz sayısı son bir yılda 811 bin, son 10 yılda (2014-2024 arası) ise 4 milyon 80 bin kişi arttı. Böylece son 10 yılda geniş tanımlı işsiz sayısı 1,7 katına çıktı. Şubat 2014’te 5,6 milyon olan geniş tanımlı işsiz sayısı Şubat 2023’te 8,8 milyon ve Şubat 2024’te ise 9,6 milyon olarak gerçekleşti. Geniş tanımlı işsiz sayısındaki artışın sebebi zamana bağlı eksik istihdam ve ümitsiz işsizler ile iş aramayıp çalışmaya hazır olanları, iş arayan ancak hemen çalışmaya başlayamayacak olanları kapsayan potansiyel işgücü sayısındaki artıştır. Âtıl işgücündeki yükselişin temel sebebi ise zamana bağlı eksik istihdam edilenlerin sayısında devasa artıştır.

Okumaya devam et

KATEGORİ

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

ALTIN – DÖVİZ

Altın Fiyatları

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www bankavitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.