Erden Armağan Er
Para sistemi göçecek mi
Uzun yıllar bankaların Hazine bölümünde çalışan Erden Armağan Er yaklaşıp bir yıl önce Dünyadaki mevcut Para Sisteminin çökeceği öngörüsünde bulunmuştu. Klasik makaleler içine giren yazıyı hatırlamakta fayda var.
Yayınlanma:
7 yıl önce|
Yazan:
Erden Armağan Er
Uzun yıllar bankaların Hazine bölümünde çalışan Erden Armağan Er yaklaşıp bir yıl önce 2020 Ocak ayında “Dünyadaki mevcut Para Sisteminin çökeceği” öngörüsünde bulunmuştu. Klasik makaleler içine giren yazıyı hatırlamakta fayda var.
Bu yazımızda Uluslararası Para Sistemindeki gelişmelerden ve taşıdığı risklerden söz etmek istiyoruz. Zira bilindiği üzere son yıllarda dünya ekonomisinde ortaya çıkan dalgalanmalar ve etkileri git gide daha sarsıcı ve daha uzun süreli krizlerin yaşanmasına neden olmaya başladı.
Bu bağlamda, belki de önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde uluslararası para sisteminde ortaya çıkacak gelişmeler, dünyada ve ülkemizde çok büyük sermaye değişimlerine sebep olabilecek potansiyeller ve fırsatlar taşımaktadır. Eğer “USD – EURO ne olacak” diye merak ediyorsanız, altın-gümüş fiyatlarının hangi seviyeye çıkabileceği konusunda fikriniz yoksa yazımıza çok uzun demeden bir göz atmanızı tavsiye ederiz.
Altına Dayalı Para Sistemi Neden İşlemedi?
İkinci Dünya Savaşını müteakip,1944 yılının Temmuz ayında A.B.D.’nin Bretton Woods kasabasında Birleşmiş Milletler Para ve Maliye Konferansı (United Nations Monetary and Financial Conference) bünyesinde 44 ülke temsilcisi bir araya gelerek savaş sonrası dünyanın uluslararası mali, parasal ve mali düzenin nasıl sağlanacağı konularını tartıştılar ve tarihte Bretton Woods olarak bilinen anlaşmayı imzaladılar. Sistem bir bakıma iki dünya savaşı arasındaki dönemde çeşitli ülkelerce uygulanmasına son verilen Altın Sistemine geri dönüş anlamına gelmekteydi. Sistem temelde rezerv para sistemi olarak altına yeniden dönüşü sağladı. Anlaşma ile A.B.D. para birimi Doları altının değerine sabitlenmesini ve bu sabit pariteden yabancı ülke hükümetleri ve Merkez Bankalarınca serbestçe konvertibilitesini taahhüt etti.
Aslında sistem A.B.D. Doları ile altın arasında bir sabit çıpa oluşturdu. 1 ons altının değeri 35 A.B.D. Doları olarak belirlendi . Ancak bu sistem dış ticaretin serbestleştirilmesini de öngörüyordu ve yıllar geçtikçe ABD’nin dış ticaret açıkları artmaktaydı. Soğuk Savaş yıllarında yaşanan silahlanma yarışı, Kore ve Vietnam Savaşı gibi askeri harekatlar da ABD Harcamalarını arttırıyordu. Yaşanan bu gelişmeler ABD Dolarını zayıflatıyor ve devalüasyon baskıları artıyordu. Sonunda 1971 yılında A.B.D. sisteme üye diğer ülkelere danışmadan ve onların onayını almadan A.B.D. Doları’ndan altına dönme imkanı sağlayan sabit kur uygulamasına olan taahhüdünü tek taraflı iptal etti ve para birimini serbest dalgalanmaya bıraktığını açıkladı. Bu tarihte ABD’nin altın rezervi 8,134 ton, piyasadaki ABD Doları miktarı ise 105 Milyar Dolardı.1971 Tarihi itibariyle 1 ons altın, 12 ons gümüşe denk gelmekteydi.
FED Sürekli Para Basmaya Devam Ederse
Dünyada Kapitalist Sistem, 1971’deki altına dayalı sistemden çıktıktan sonra 10-20 yılda bir krizden krize savruldu. Bunun sebebi, rezerv para olan Amerikan dolarının artık sınırsızca basılıyor olmasıydı. Durgunluğa giren ekonomiyi canlandırmak için bulunan tek yol para miktarını arttırmak oldu. Ancak bir sorun vardı ki, basılan para, küreselleşme ve ticaretin serbestleşmesi ile birlikte, ulusal ülke paralarının da konvertibiliteye geçmesi sayesinde, ABD ve Gelişmiş ülkelerden hızla yüksek faiz uygulayan ülkelere gitmesine ve zaten sorunlu olan bu ekonomilerin de krize girmeye aday hale gelmesine sebep oluyordu. 2008 krizi ile birlikte bu eğilim başta FED olmak üzere, daha da arttı.2008-2013 arasında FED Bilançosunu neredeyse 4 kat arttırdı. Diğer Gelişmiş ülke Merkez Bankaları da aynı yolu izleyince, zaten ödenemez hale gelen devlet borçlarına, bir de “özel şirket borçları” eklenmeye başladı. FED, 2013 Haziran ayından sonra QE programlarına son verip para arzını azaltmaya başladıysa da, dünyada resesyon endişeleri baş gösterince tekrar faiz indirmeye başladı. Anlaşılan o ki, FED ve diğer gelişmiş ülke merkez bankaları para basmaya devam edecekler ve artan para arzı uluslararası para sistemine duyulan güveni iyice azaltacak. Asya-Pasifik ve Ortadoğu Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gerginliklerin de katkısıyla, kıymetli metallere olan ilgi yükselecek. Zira halihazırda Çin, kısmen de olsa para birimini altına endekslemiş durumda ve bu durum her geçen gün ABD Dolarının aleyhine gelişmekte.
Dünya Merkez Bankaları Altın Rezervlerini arttırıyor
Alttaki grafikten de anlaşılacağı üzere, 2008 Yılından bu yana Merkez Bankaları, rezerv para ekonomilerinde meydana gelen dalgalanmalar ve artan belirsizlikler nedeniyle tuttukları rezervleri artırırken altının rezervler içindeki payı da yükselmeye devam etti. Öte yandan, Merkez Bankalarının yüzde 54’ü, gelecek 12 ay içerisinde dünya genelinde merkez bankalarının altın rezervlerinin artacağını öngörüyor. Dünya Altın Konseyi (WGC) rakamlarına göre 2019 Ağustos ayı itibariyle rezervlerini en çok artıran ülkenin Türkiye olduğu gözlemleniyor. WGC ‘nin üçüncü çeyrek altın talebi raporuna göre, dünya genelinde altına olan talep artmaya devam ederken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), dünya merkez bankaları arasında 3’üncü çeyrekte en fazla altın alan merkez bankası oldu. Merkez Bankası’nın toplam altın rezervleri 385,5 tona çıktı. Rusya ve Çin de altın rezervlerini artırıyor. Gelişmekte Olan Ülke Merkez Bankalarının altın talebi haliyle altın fiyatlarında da yukarı yönlü baskıya neden olmaktadır.

Amerikalı bankacılık devi JP Morgan, tarihte bir özel kuruluşun biriktirdiği en büyük fiziki gümüş varlığını topluyor.
Daha önce hiç fiziksel gümüş varlığı tutmayan banka, 2011 yılından itibaren gerçek gümüş stoklarını hızla artırmaya başladı. 22 Haziran 2018 tarihinde JP Morgan´ın fiziki gümüş varlığı 140 milyon ons´a (yaklaşık 4354 ton) yükseldi. JP Morgan, ABD vadeli işlemler piyasalarında en çok gümüş işlemi gerçekleştiren kuruluş durumunda. 2010-2011 yıllarında ABD´de 43 yatırımcı JP Morgan´ı gümüş fiyatlarını manipüle ettiği iddiasıyla mahkemeye verdi. Amerikan internet medyası JP Morgan´ın Dolar Sisteminde bir sorun beklediğini ve bu nedenle Gümüş fiyatlarını türev piyasasında düşürerek çok yüksek miktarda gerçek gümüş topladığını iddia ediyor. Bu teoriye göre, dolar sisteminde yaşanacak ciddi bir sorun, doların alternatifi olan altın ve gümüşe çok yüksek bir talep meydana getirecek. Gümüş analisti Ted Butler, silverseek.com adlı haber sitesindeki 12 Nisan 2018 tarihinde yayınlanan yazısında, JP Morgan´ın bağlı kuruluşları ve müşterileri yoluyla fiilen kontrol ettiği fiziki gümüş varlığının aslında 700 milyon ons´un da üzerinde olduğunu belirtmişti.
Alman Vatandaşları Bankalara Güvenmiyor Mu?
Almanya’da “yastık altı” birikim eğilimi giderek artıyor. Ülkede evlerde tutulan nakit para tasarruf miktarının 10 sene öncesine oranla yaklaşık iki katına çıktığı açıklandı.
Alman Bild gazetesi, 2009 yılında 102 milyar EURO olan yastık altı nakit para miktarının günümüzde 235 milyar EURO’yu bulduğunu bildirmişti. Bu rakam ülke nüfusu 83 milyon olarak kabul edildiğinde, kişi başına ortalama 2.800 EURO nakit birikim anlamına geliyor
Alman Merkez Bankası’ndan bir sözcü de gazetenin açıkladığı söz konusu rakamları teyit etti. Birikimler için ceza faizi uygulamasına ilişkin tartışmalar Avrupa Merkez Bankası’nın (EZB) para politikalarında esnekliğe gitmesi üzerine arttı. Merkez Bankasının eski verilerine göre bankaların yüzde 23’ü cari hesap veya tasarruf hesapları için negatif faiz uygulamasına gittiklerini beyan etti.
Bütün Bu Gelişmeler Neye İşaret Ediyor?
Başta ABD olmak üzere, gelişmiş ekonomilerin sınırsız borçlanma, faiz indirimi ve para arzını artırmayı sürdürmeleri ve ekonomilerinde meydana gelen durgunluğu aşmak için başka yollar arama ihtiyacı hissetmemeleri, JP Morgan gibi büyük finans kuruluşları başta olmak üzere, finans dünyasının büyük aktörlerini değerli metal biriktirmeye yöneltmiştir. Aynı şekilde Başta Çin, Rusya ve Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülke Merkez Bankaları Altın Rezervlerini arttırmaya başlamışlardır. Çin, petrol ödemeleri için “Yuan” önermeye ve bu yuanların Şanghay Borsası’na ibrazı durumunda karşılığını altın olarak ödeyeceğine ilişkin taahhütte bulunmuştur. Alman bankalarının mevduatlara negatif nominal faiz uygulaması, Alman Halkını paralarını bankalardan çekerek “Kiralık Kasa”larda ya da “yastık altı”nda saklamaya yöneltmiştir. Uluslararası ödeme sistemi “ABD Doları”na güvenini her geçen gün yitirmektedir. ABD’nin son dönemde ortaya çıkan hırçınlığının arkasında “dolar”ın dünya parası olmaktan çıkışı yatmaktadır.
Sonuç olarak, uluslararası bankacılık sistemine güven azalırken, alternatif olarak değerli metaller talebi artmakta, üstelik “fiziki biriktirme” ön plana çıkmaktadır. Yurt dışında yaşanan tüm bu gelişmelerin Türkiye’ye de yansıması kaçınılmazdır. Başta TL’deki istikrarsızlık nedeniyle ilk anda Döviz Mevduatlarına yönelen tasarrufların, açıklamaya çalıştığımız nedenlerle “altın ve gümüş”e dönmesi, akabinde de sistemle ilgili endişelerin daha da artmasını müteakip yastık altına yönelmesi kuvvetle muhtemeldir. Üstelik Jeo-Politik risklerin de gitgide artıyor oluşu, bu eğilimi güçlendirmeye katalizör olacak gibi de durmaktadır. .
JP Morgan bankasının kurucusu John Pierpont Morgan 18 Aralık 1912´de ABD Kongresi´ne ifade verirken daha sonra çok ünlenecek olan şu sözü söylemişti:
“Sadece altın (ve gümüş) paradır, başka hiçbir şey değil”
Erden Armağan ER
[email protected]
Ocak / 2020
İlginizi Çekebilir
-
ABD Kamu Borçlarını Nasıl Ödeyecek?
-
FED temkinli, ECB indirime gidiyor! Teknoloji devleri sarsıldı, Apple bekleniyor
-
Coşkulu piyasaya FED’den ince ayar: Mart faiz indirim beklentisi ‘prematüre’
-
TİCARİ YASAKLAR FİRMALARI ‘ŞAK’ DİYE DURDURABİLİR
-
FED 75 BAZ PUAN FAİZ ARTIRDI
-
GÜNDEM : Döviz, Faiz, Hisse Senedi, Emtia
ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA
Altın ve Gümüşte Vadeli Piyasa Gerilimi: Bir Short Squeeze mi Yaşıyoruz?
Yayınlanma:
6 ay önce|
30/01/2026Yazan:
Erden Armağan Er
Küresel piyasalarda zaman zaman fiyat hareketlerinden daha önemli olan şey, fiyatın arkasındaki piyasa yapısıdır. Son günlerde altın ve gümüşte yaşanan sert dalgalanmalar klasik bir volatilite hikâyesinden ziyade, vadeli piyasa mekanizmasının gerilmesine işaret ediyor.
Bu durum yalnızca bir fiyat düzeltmesi değil; fiziki metal ile kağıt kontratlar arasındaki ilişkinin sınandığı bir eşik olabilir.
Teminat Artışları: Piyasanın Acil Fren Mekanizması
COMEX tarafından kısa aralıklarla yapılan teminat artışları sıradan bir idari karar değildir. Vadeli piyasalarda teminat oranları, riskin sistemik seviyeye yaklaştığını gösteren erken uyarı göstergeleridir.
Teminat artışı şu zinciri tetikler:
-
Kaldıraçlı pozisyonlar pahalı hale gelir
-
Yatırımcı ya teminat tamamlar ya pozisyon kapatır
-
Zorunlu satışlar başlar
-
Volatilite artar
-
Likidite sıkışır
Bu mekanizma, teoride sistemi korur. Ancak pratikte büyük kaldıraçlı pozisyonların bulunduğu dönemlerde mini bir likidite krizi yaratabilir. Tarihsel olarak bu tür teminat artışları genellikle bir şeylerin “fazla ısındığı” anlarda görülür.
Backwardation: Kağıt Piyasadan Fiziki Talebe Kaçış
Gümüş piyasasında gözlenen backwardation (spot fiyatın vadeli fiyatı aşması), klasik bir emtia sinyalidir: Fiziki metal kağıt kontrattan daha değerli hale gelmiştir.
Bu durum şunlara işaret eder:
✔ Fiziki arz daralıyor
✔ Teslimat talebi artıyor
✔ Vadeli piyasa sıkışıyor
✔ Güven kağıt kontrattan metale kayıyor
Backwardation uzun sürerse, bu yalnızca fiyat hareketi değil, piyasa güveninin yön değiştirmesi anlamına gelir.
Londra–New York–Şanghay Fiyat Ayrışması
London Metal Exchange ile Shanghai Futures Exchange arasındaki fiyat farkları, coğrafi arbitrajın ötesinde bir hikâye anlatıyor.
-
Asya’da fiziki talebin daha güçlü olduğunu
-
Batı vadeli piyasasında teslim baskısı oluştuğunu
-
Metalin finansal üründen jeopolitik varlığa dönüştüğünü
gösteriyor.
Bu ayrışma sürdürülebilir değildir. Arbitraj mekanizması bir noktada fiyatları eşitler. Ancak o ana kadar yaşanan süreç, piyasa stresinin büyüklüğünü ölçmek için önemlidir.
Bankalar ve Short Pozisyon Tartışması
Piyasa yorumlarında sıkça dile getirilen iddia şu: Büyük kurumlar short pozisyonda yakalandı ve teminat artışları onları kurtarmaya yönelik.
Gerçek daha karmaşıktır.
Bankalar çoğunlukla spekülatif short değil, hedge short taşır. Yani fiziki metal akışına karşı finansal korunma yaparlar. Ancak hedge mekanizması bile aşırı volatilite dönemlerinde sıkışabilir.
Bu durumda olan şey bir “kurtarma operasyonu” değil, sistemin: risk dağıtım mekanizmasının zorlanmasıdır.
Eğer Sistem Gerçekten Kırılırsa Ne Olur?
Finans tarihinde gerçek kırılmalar şu belirtilerle gelir:
-
Fiziki teslimat askıya alınır
-
Kontratlar zorunlu nakit uzlaşmaya döner
-
Takas kurumları temerrüde düşer
-
Spreadler kontrolsüz açılır
-
Likidite donar
Şu an yaşananlar bu aşama değildir.
Ama bu tür gerilimler, sistemin sınırlarının test edildiği anlardır.
Ve finansal tarih bize şunu öğretir: Büyük kırılmalar öncesinde piyasa her zaman “gerilmiş” görünür.
Bir Uyarı mı, Yoksa Yeni Bir Dönemin Başlangıcı mı?
Altın ve gümüşteki hareket yalnızca fiyat hikâyesi değil. Bu, modern finansın temel gerilimlerinden birinin sahneye çıkmasıdır:
Fiziki varlık vs finansal türev.
Eğer fiziki talep vadeli piyasayı sürekli baskılarsa:
-
fiyat keşfi mekanizması değişir
-
arbitraj zinciri kırılır
-
metal finansal üründen stratejik varlığa dönüşür
Bu henüz bir çöküş değil.
Ama kesinlikle sıradan bir piyasa günü de değil.
Erden Armağan Er
Erden Armağan ER yazdı: GIDA SEKTÖRÜ-Zeytinyağı örneği
Yayınlanma:
2 yıl önce|
19/08/2024Yazan:
Erden Armağan Er
50’li yaşların üzerinde olan hemen herkesin bildiği ve yaşadığı bir efsanedir; “Türkiye Dünyada gıda alanında kendi kendine yeten 7 ülkeden biridir.” Zira, hepimiz ilkokul ortaokul çağlarında “Yerli Malı” haftalarında etkinliklere katılmış ve yerli olarak ülkemizde üretilen ürün olarak portakalından üzümüne, incirinden Ayçiçek çekirdeğine o günlerde ütebildiğimiz yerli ürünlerin tadına doya doya bakmışızdır. Ancak günümüzde çocuklarımız ve gençlerimizin, bizim şimdi şans olarak gördüğümüz bu tarım ürünü gıdaların bir çoğunun menşeinin hangi ülke olduğu konusunda bile fikirleri mevcut değil. Zira ülkemizde son 40 yıldır uygulanan Neoliberal Siyaset ve ekonomi politikaları nedeniyle hızla kendimize yeterli olmak statüsünden uzaklaştık ve şimdi bir çok tarım ürününü yurtdışından ithal eder duruma geldik. Bahis konusu politikalar nedeniyle ekilebilir tarım arazilerimizin önemli bir kısmını ekmekten vaz geçtik, bir kısmını da inşaat ve ranta kurban verdik.
Gıda Güvenliği ve Temiz Gıda’ya erişimin engelleri neler?
Giriş kısmında bahsettiğim hususlar bu yazının ana konusunu teşkil etmekle birlikte, spesifik olarak irdelemek istediğim konunun dağılmasına neden olacağını düşündüğüm için çok da rakamlara girmek istemiyorum. Asıl dikkat çekmek istediğim konu “Gıda Güvenliği ve Temiz Gıda’ya erişim”. Her ne kadar son 20-30 yıldır tarımsal ürün çeşitliliğimiz ve miktarımız azalsa da, hala ekilebilir tarım arazilerimiz bakımından dünyanın en büyük 12. ülkesi olduğumuz bir gerçektir. Lakin bu zenginliğimizi geçmiş on yıllar boyunca ve günümüzde de hovardaca harcamaya devam ediyoruz ve ulusumuzun gıda güvenliği ve temiz gıdaya erişimi fırsatını kaçırmayı sürdürüyoruz. Elbette bu söylediklerimizden genelde hükümet özelde de Tarım Bakanlığı ve çiftçilerimiz sorumludur. Bilindiği üzere tüm dünyada “gıda endüstrisi” diye bir endüstri mevcuttur. Bu kavramın içine tarım ilacı üreticilerinden tutun, kimyasal gübre üreticilerine, un fabrikalarından bisküvi üreticilerine kadar (örnekleri yüzlere binlere kadar arttırmak olası) çeşitli aktörleri eklemek mümkündür. Ama elbette en önemli aktörler hükümet ve sermaye çevreleridir. Çiftçiler bu zincirde yer alan belki de en masum sayılabilecek, çaresiz ve mahkum figüranlar olarak yer almakla birlikte, sorumluluklarını (her ne kadar diğerlerine oranla daha az olsa da) göz ardı etmek elbette mümkün değildir.
Denetimde sorumluluk kimde, yeterli mi?
Açmaya çalışayım, gelişmiş batı ülkelerinde büyük tarım arazilerinde devasa bitkisel ve hayvansal üretimler yapıldığı herkesin malumudur. Bu ürünlerin doğal olarak saklama süreleri ve raf ömürleri kısadır ve üretimden pazara ulaşana kadar geçen sürede bozulmamaları için çeşitli yöntemler uygulanmaktadır. Bu yöntemlerin neler olacağına dair kurallar ve diğer hususlar Tarım Bakanlığı ve ABD de FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ), AB’de ise EFA tarafından denetlenmektedir. Türkiye’de ise bu denetim görevi Tarım ve Orman Bakanlığı’ndadır. Her ne kadar ABD ve AB de ilgili kurumlar üzerlerine düşen denetim görevini layıkıyla yapsalar da Gıda ve Tarım Endüstrisi’nin lobi faaliyetleri Gıda Mevzuatının belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Ülkemizde de Gıda Endüstrisinin hem mevzuatın oluşumunda hem de ABD ve AB den farklı olarak denetim mekanizmaları üzerinde çok önemli bir gücü olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Bu güç öylesine yozlaşmış bir hale gelmiştir ki, Tarım Bakanlığı gelişmiş batı ülkelerinde kullanımı yasaklanmış tarım ilacı, gıda katkı maddesi vb.lerinin tarımsal üretimde ve Türk Gıda Kodeksinde yer almasına göz yummuş ya da yummakta, üstüne üstlük denetim görevini de savsaklamaktadır. Öyle ki bazı gıda firmalarının kapısından içeri denetim elemanlarının girmediğine dair önemli şüpheler ve şayialar mevcuttur. Özetlemek gerekirse, dünyada ve ülkemizde sağlıklı ve temiz gıdaya erişim açısından çok önemli sorunlar ve engeller yer almaktadır. Bu durum istisnasız tüm tarım hayvancılık ve işlenmiş gıda ürünlerinde vardır ve önüne geçmek hususunda devletlerin kısa, orta ve uzun vadede harekete geçmeleri hususunda her hangi bir emare bulunmamaktadır.
Temiz ve Güvenilir Gıdaya Erişmek Mümkün Değil mi?
Her ne kadar yukarıda bahsettiğim olumsuz tablo mevcut ve hakim durumdaysa da, Temiz ve Güvenli Gıda üreticileri de hiç yok değildir. Gıda konusunda her ne kadar büyük oranda “Gıda Endüstrisinin” hegemonyası olsa da, hammaddeden (bitkisel ve hayvansal) işlenmiş gıdaya kadar titiz ve sağlıklı gıda üretimi yapan üreticiler de mevcuttur. Bu tip üreticilere ve ürünlerine erişmek ise ülkemizde maalesef tüketicilerin araştırmasına ve bilinçli olmasına bağlı durumdadır. Zira bu üreticiler genellikle yerel ölçekte ve sınırlı miktarda sermayeye ve üretim kapasitesine sahip üreticilerdir. Pazarlama ve reklama ayıracak bütçeleri çok fazla olmadığı için tanıtım konusunda elleri büyük sermaye gruplarına karşı oldukça zayıftır. Bu sebeple onlara ulaşmak biraz da tüketicinin çabasına bağlıdır.
Yol üstünde alınan ürünler ne kadar güvenli?
Temiz ve Güvenli gıdaya erişmek konusunda yapılan en büyük hatalardan birisi de markasız ve yol üstünde bulunan üreticilerden yapılan ürün alışverişleridir. Toplumumuzda genellikle seyahatlerde yol üstünde bulunan “yerel çiftçi, köylü” vb satıcılardan alınan ürünlerin güvenilir olduğuna dair yanlış bir kanaat mevcuttur. Bu ürünler her ne kadar yöresel ve geleneksel adı altında satılsalar da, işin iç yüzü hiç de düşündüğünüz gibi olmayabilir. Bu ürünler ve üretici satıcılar yetersizliğini eleştirdiğimiz denetim sisteminin dahi dışında olup hiçbir kontrole tabi değillerdir. Aslında konumuzun dışında yer alan ve ülkemiz gıda güvenliği sorunlarının başında gelen “TAĞŞİŞ”in en fazla görülme riski taşıyan ürünler de bu ürünlerdir. Zira üzerlerinde ne marka, ne işletme ruhsatı, ne de ürün içeriğine ait hiçbir bilgi bulunmadığı gibi, nerede ve hangi şartlarda üretildiği de belli değildir. Satın aldığınız bir üründen memnun kalmadığınızda ya da ürünü iade etmek istediğinizde karşınızda muhatap bulamayacağınız bulsanız da sonuç alamayacağınız bir durumla karşılaşmanız çok olası bir durumdur. Bu yol üstü köylü satıcıları ile ilgili şahit olunan bazı durumlardan bahsetmek gerekirse; zeytinyağlarının içine genellikle Ayçiçek ya da pamuk yağı karıştırıldığı, marketten satın alınan yumurtaların pisliğe bulaştırılarak köy yumurtası izleniminin verildiği, fabrikasyon salçaların kavanozlara doldurularak köy salçası diye satıldığı, gıda boyası ve aroma verici maddeler katılarak soğuk içeceklerin doğal ürünlermiş gibi satıldığı oldukça yaygın bir olgudur.

Temiz Gıda üretimi yapanlara idealist üreticilere ulaşmak zor değil!
Temiz Gıda üretimi yapan yerel ölçekte ve kısıtlı sermaye ile kısıtlı miktarda kapasitesi olan üreticilerden kastımız, tescilli markası olan, kalite üretim standartlarına uyan, genellikle kendi sahip oldukları bitkisel ve hayvansal üretimlerini kendileri işleyip ambalajlayıp satan firmalardır. Söz konusu bu firmalar yasal prosedürlerin yanı sıra kendi üretim geleneklerini geliştirmiş titiz üreticilerdir. Genellikle ekolojik olmayan ya da konvansiyonel olarak da tabir edebileceğimiz bu üreticilerin dışında bir diğer Çiftçi-Üretici Grubu da Ekolojik-Organik üretim yapan üreticilerdir. Bu tür üreticilerin sayısı ülkemizde oldukça az olmakla birlikte, sayıları yavaş da olsa artış eğilimindedir. Kendi ürününü yetiştiren, işleyip satan bu üreticiler, tarımsal üretimlerinde tarım ilacı ve kimyasal gübre kullanmadan ve hatta “ATA TOHUMU” kullanarak hammadde üretmekte ve bu hammaddeleri hiçbir katkı ve koruyucu zararlı madde kullanmadan işlemekte, ambalajlamakta ve satışa sunmaktadırlar. Çocuklarının ve kendi sağlıklarının öneminin farkında olan tüketiciler, günümüzde daha da gelişen internet ve uzaktan satış kanalları ile bu üreticilere belki biraz daha fazla ücret ödeyerek ama gönül rahatlığı içinde ulaşabileceklerdir.
Yanlış Ekonomi Politika Gıdayı da vurdu
Genellikle Para ve Sermaye Piyasaları ile Makro Ekonomik Analizler içeren yazılar yazdığım hepinizin malumudur. 2 yılı aşkın zamandır bu konularda da yazmadığım aşikardır. Ne oldu da bunca zaman sonra üstelik hiç de uzmanı sayılmayacağım gıda konusunda bir yazı kaleme aldım. (Hoş ülkemizde bırakın herhangi bir uzmanlığa sahip olmayı, hiçbir vasfı olmaksızın her konuda fikir serdeden öyle çok şahıs var ki, sanırım benim naçizane gıda konusunda birkaç satır yazı yazmamın kimseye bir zararı dokunmayacaktır diye düşünerek şimdiden affınıza sığınıyorum.) Ayrıca her ne kadar eski bir bankacı olsam da son 7 yılını zeytin yetiştiriciliği ve kaliteli zeytinyağı üretmek için didinen taze çiftçi olarak geçirmiş biri olarak, gıdada yaşanan ve bazı yayın organlarında abartılı olarak algılanabilecek “Terör” tanımına uyan bizzat şahidi olduğum olayları da gözümün önüne getirdiğimde edindiğim bilgileri paylaşmanın doğru olacağına inanmaktayım. Geçmiş yazılarımı okuyanlar hatırlayacaklardır, hükümetin izlediği politikaların ülkemizi getireceği noktanın Orta Gelir Tuzağına düşmüş, yüksek enflasyona sahip, gelir dağılımı bozuk ve vatandaşların fakirleşeceği bir nokta olacağına bundan epeyce zaman önce dikkat çeken yazılardı ve maalesef ekonominin şu an geldiği yer tam da burası. Peki bu hususların zeytinyağı ile ilişkisini merak edenler için lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim. Enflasyonun hızla yükseldiği ama ücret ve maaşlarla geçinenlerin satın alma gücünün aynı oranda artmadığı bizim gibi ülkelerde olan ve olacak ilk şey ahlaki çöküntü ya da ahlaki zafiyettir. Buna İngilizce’de “Moral Hazard” denir. Fiyatların hızla artması durumunda üreticiler ilk olarak ürettikleri malların kalitesini ve miktarını düşürme eğilimine girerler. Sayın Mahfi Eğilmez bu eğilimlere bir yazısında değinmişti. Shrinkflasyon ve skimflasyon terimlerini yazarsam hatırlayacaksınız. Yüksek enflasyonla birlikte ortaya çıkan bu eğilimlerin hayatımızdaki yansımalarının en önemlisi ise tükettiğimiz gıdalarda yaşanmaktadır. Özellikle hammadde ve ara mamul temininde oluşan maliyet artışları üreticileri hızla (gelirlerini muhafaza altına almak için) düşük kaliteli ve düşük miktarlı ürünleri aynı fiyata ve ya daha yüksek fiyata satmaya yöneltir. Daha önce Gıda Endüstrisinin lobi gücünden bahsettiğimizi hatırlarsınız. Böyle zamanlarda bu Gıda Lobisi hem büyümesini sürdürmek hem de karlılığını devam ettirebilmek adına mevcut ekonomik ortamı fırsata çevirmek üzere daha düşük kaliteli hammaddelere yönelerek nihai ürünlerinde de kaliteyi aşağı çeker.

Sofralık Zeytin ve Zeytinyağı Üretiminde Temiz ve Kaliteli Ürün Nasıl Elde Edilir?
Sözü geçen davranışlara en uygun temel gıda maddesi de benim de içinde son 7 yıldır yer aldığım Zeytin Yetiştiriciliği ve Zeytinyağı üretiminde rastlanmaktadır. Bilindiği gibi zeytinyağı zeytinden elde edilir. Kaliteli bir zeytinyağı üretimi için öncelikle kaliteli zeytinler yetiştirilmelidir. Elbette kaliteli zeytinyağı üretmenin tek koşulu iyi hammadde yetiştirmek değildir. Zeytinyağı üretimi ülkemizde artık Kontinü Sistem denilen üretim kapasitesi yüksek makinelerle yapılmaktadır. Türkiye’de kurulu zeytinyağı fabrikalarının sayısı Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi verilerine göre 1,200 adettir. Günde 60 ton zeytin sıkılabilen makinelerle büyük ölçekli üretimler yapılabilmektedir. Bildiğimiz bir çok zeytinyağı markasının binlerce tonluk üretimleri de sadece kendi tesislerinde yapılmamaktadır. Söz konusu markalar da zeytin yetiştiricilerinin başka sıkım tesislerinde sıkılan zeytinyağlarını satın alarak kendi markaları altında satmaktadırlar Türkiye’de zeytin üretiminin yaklaşık % 10’u zeytinyağı üretiminin ise %1’i organik olarak gerçekleşmektedir. Zeytin üretiminin %6’sı iyi tarım uygulamaları kapsamında üretilmektedir. Bu istatistikten de anlaşılacağı üzere zeytinyağında gerçekleşen üretimin %95’lik kısmı “TEMİZ GIDA” sınıfına girmemektedir. Dolayısıyla “Yetişkinlerin anne sütü” olarak değerlendirilen ve ancak üretimde yapılan yanlışlar nedeniyle, zeytin ve zeytinyağının insan sağlığına faydalı olmasının önünde çok önemli engeller mevcuttur. Zeytin meyvesinin üretiminde kullanılan zararlılarla mücadele ilaçları ve topraklarımızın tuzlanması ve organik madde miktarının azalmasına sebep olan verim arttırıcı kimyasal gübrelerin kullanımı ile başlayan, zeytinin yağ fabrikalarında uygun olmayan koşullarla sıkılmasına kadar varan bu hatalı üretim zinciri bu temel besin kaynağının güvenilirliğini tehdit etmektedir. Hem çiftçilikte hem de sanayii bacağındaki üretim yanlışları sebebiyle, Temiz ve Güvenli sayılabilecek nitelikteki sofralık zeytin miktarı 120 bin ton (2022 yılı verilerine göre zeytin üretimi 1,200 bin ton/yıl), zeytinyağı üretimi ise 6,500 ton (2022 yılı verilerine göre zeytinyağı üretimi 650 bin ton/yıl.)

Sonuç olarak, zeytinde güvenilir temiz gıda sınıfına giren kısım toplam üretimin %10’u kadar, zeytinyağında ise daha da kötü olarak %1 kadardır. Spesifik olarak zeytin ve zeytinyağı üretiminde yaşanan bu karamsar tabloyu üç aşağı beş yukarı bütün tarımsal üretime endekslemek mümkündür. Dolayısıyla dediğim gibi iş dönüp dolaşıp ödediği ücretin karşılığını almak isteyen tüketicinin maharetine ve üreticinin vicdanına sıkışıp kalmış durumdadır.
Ülkemizde her alanda yaşanan sorunlar yumağı ve çözümsüzlüklerin en önemli sebebi olarak başta ekonomide yaşanan sorunlar gösterilmektedir. Halbuki ekonomide yaşanan sorunlar kanımca bir sonuçtur. Sorunlarımızın temel kaynağı “Yönetim ve Zihniyet Zafiyetidir”. Ülke iyi yönetilmedikçe ki yönetilmediği aşikardır, bunun sebebi de zihniyet sorunudur. Zihniyet değişmedikçe ne sağlıklı gıdaya ulaşabiliriz ne de sağlıklı nesiller yetiştirebiliriz. Elbette umutsuz olmamak gereklidir, zira hala daha ülkesini ve insanını seven önemli bir kesim vardır ve olacaktır, önemli olan şey bu insanlarımızın fırsat bulabilmesindedir.
Erden Armağan ER 19.08.2024-Ayvalık-Balıkesir
e-posta: [email protected]
www.bankavitrini.com
*************
EK OKUMALAR:
GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?
ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA
DÜNYA EKONOMİSİ TÜRBÜLANSA MI GİRİYOR? YA TÜRKİYE EKONOMİSİ NE DURUMDA?
Yayınlanma:
3 yıl önce|
09/10/2023Yazan:
Erden Armağan Er
Saygı değer bankavitrini.com okurları, her ne kadar uzun aralıklarla sizlerle buluşuyor olsak da, aslına bakarsanız bu aralarda Dünya ve Türkiye Ekonomisi ana trendlerde çok da fazla bir değişiklik gözlenmediğinden çok fazla da fırsat kaçırıldığını düşünmenizi arzu etmeyiz.
Zira, neredeyse seçimden bu yana 4 aya yakın bir süre geçse de, manşetler değişse de, konu başlıkları pek değişmiyor. Seçim öncesi ve sonrasında da ‘enflasyon, cari açık, Merkez Bankası döviz rezervleri‘ konuşuyorduk; şimdi de ‘Dünyada da FED faizi arttıracak mı, arttıracaksa bu son artış mı değil minin’ ötesine geçmeyen ve herhangi bir trend değişimine yol açmayan minör tartışmalar etrafında döndük durduk. Esasında Türkiye Ekonomisi için de son yazımızdan bu yana değişen pek bir şey olmadı. Neticede hızla bir Dış Ödemeler Dengesi Krizi ve Dış Borçların Ödenememesi demek olan “Moratoryum”a doğru hızı yavaşlatılmaya çalışılan bir süreç içinde yuvarlanıp duruyoruz.
Dünya Ekonomisi Ne Durumda?
ABD ve AB ülkelerinde faiz arttırımları ile birlikte her ne kadar enflasyonda bir yavaşlama gözlense de, özellikle petrol fiyatlarında yaşanan hızlı yükselişle birlikte enflasyonun yavaşlamasının da bittiği bir sürece girmiş durumdayız. FED’in hedef enflasyonu olan %2’nin oldukça uzağında bir patikada seyrediyoruz. Ha keza FED de bunun farkında ki bir türlü faiz arttırımlarının sonuna yaklaşıldığını ifade edecek cümleler kuramıyor. Çok sert bir resesyonun içine girilmesinin arefesinde olunmasına karşın bunu itiraf etmekten imtina ediyor. AB ve İngiltere Merkez Bankaları da aynı durumda. Her ne kadar Çin’de de bir takım kriz emareleri ortaya çıksa da en azından batı ekonomilerinden farklı sorunlar yaşadığından Çin, kendi sert önlemlerini almaktan çekinmiyor. Dev emlak firmalarının ödeme güçlüğü içine girmesine karşın en azından bu firmaların iç piyasadaki yükümlülüklerini telafi edecek adımlar atmaya muktedir görünüyor. Ancak birbirine entegre olmuş dünya finans piyasalarında iç problemlerine deva önlemleri almaktan kaçınmayan Çin Yönetimi, aynı hassasiyeti sözkonusu firmaların dış yükümlülükleri için göstermekten oldukça uzak. Bu durum, özellikle başta Batı olmak üzere dünyanın geri kalan finans piyasaları için de ekstra bir risk olarak karşımıza çıkıyor.
Başta ABD olmak üzere (her ne kadar iç borçlanma tavanı 45 günlüğüne uzatılmış olsa da), gelişmiş batı ekonomileri hızla sert bir resesyona doğru doludizgin kanat açmış durumda. Olası bu krizlerin bir başka emaresi de dün itibarıyla ortaya çıkan jeopolitik gelişmeler. 30 Yıla yaklaşan ekonomi ve piyasa tecrübemiz, bu ikisinin birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğine ilişkin önemli veri biriktirmiş durumda hafızamızda. Dolayısıyla, popülist ve beceriksiz siyasetçilerin sıkça başvurduğu “bölgesel savaşlar” stratejisinin bir başka ayağı İsrail-Filistin gerilimiyle ortaya çıkmış durumda. Nereye evrileceğini kestiremediğimiz bu gerginliğin, diğer başka bir bacağının neresi olacağı ise meçhul olmakla birlikte, olacağından neredeyse emin gibiyiz. Popülist politikaların gelişmiş batı ülkelerini getirdiği nokta maalesef burası. Beceriksizliklerini perdelemek için de bildikleri tek yol jeopolitik ayak oyunları. Bir sonraki adım da herhalde 3.Dünya Savaşı olsa gerek. Ancak bu savaş topyekün kitlesel ölümlere mi yol açar yoksa başka bir şekle mi evrilir orası muamma. Fakat bundan sonrasının ABD’nin hegamon güç olduğu “Tek Kutuplu Dünya Düzeni” olmayacağı, Dünya Ticaretinde kullanılan tek rezerv paranın ABD Doları olmayacağı da neredeyse kesin. Bu yargımızın doğruluğu ya da yanlışlığını teyit edebilecek tek somut delil de, aslında kendisi soyut bir kavram olan “ZAMAN”. Hep birlikte izleyip göreceğiz.
Tekrar konumuza dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz olayların tek bir sebebi var; içinden çıkılmaz devasa ülke ve şirket borçları ve bu borçların alacaklılarının nasıl davranacağı? “BİG RESET” kavramını duymuşsunuzdur. Türkçe’ye “Yeni Bir Beyaz Sayfa Açmak” olarak uyarlayabiliriz sanırım. Dünya ekonomisinde ortaya çıkan bu ödenemeyecek büyüklükteki borçların alacaklıları ile nasıl uzlaşacağı çözümün kilit noktası. ABD GSYİH’nın %100’ünden, Japonya %130’undan, İsviçre %120’sinden fazla borçlu durumda. Diğer devletlerin de az çok bunlardan fakı yok. Şimdi bazı ekonomistlerin “ama Türkiye’nin Borcu 450 milyar dolar ve GSYİH’nın %50’si düzeyinde” dediğini duyar gibiyim. Ancak şu var ki, bizim borcumuz ABD Doları cinsinden ve bahsettiğimiz ülkelerin borcu kendi para birimleri üzerinden. Bu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek. Ayrıca bu uyanık arkadaşlara da sormak lazım madem sizin dediğiniz gibi, neden Türkiye’nin enflasyon rakamları bahis konusu ülkelerinkinden 10-20 kat daha yüksek? Yanıt basit elbette, TCMB’nın basmakla yetkili olduğu para birimi TL, dolar basabilseydi, ülkedeki fiyatların genel düzeyi elbette o zaman adı geçen ülkeler düzeyinde olabilirdi.
Dış Alem Kriz Eşiğindeyken Türk Ekonomisi
Elbette ki berbat durumda. Aksini söyleyenlerin akıl sağlıklarının yerindeliği test edilmelidir. Cumhuriyet tarihinin en yüksek enflasyon rakamlarına ulaşıldığı (TÜİK hariç), TCMB Rezervlerinin, 70 Cent’e muhtaç olunan zamanların da ötesine geçtiği, sığınmacı göçmen sorununun kontrolsüz biçimde genişlediği, eğitimli kalifiye genç nüfusun ülkeyi terk etmeye çalıştığı, insanların bırakın yoksulluk sınırının altında açlık sınırın dahi altında ücretlerle hayatta kalmaya çalıştığı, barınma krizinin gitgide büyüdüğü, eğitim, sağlık, adalet hizmetlerinin aksadığı, gelir dağılımının sermaye lehine hızla değiştiği bir Türkiye Ekonomisi’nin, -hele de Dünya bir durgunluk arefesindeyken- iyi olacağını ummak, zikretmek, varsaymak mümkün müdür? Yaklaşan durgunluğun Türkiye’yi pas geçeceğini, şirketlerin istihdam arttıracağını varsaymak mümkün müdür?
Faizler, Bist-100- Dolar-Altın-Gümüş
Hatırlarsanız Temmuz-Ağustos-Eylül aylarının toplam enflasyonu yaklaşık (TÜİK’E göre) %25 civarında geldi. Peki TCMB bu aylarda % kaç faiz arttırdı? 12,5 puan yani enflasyonun yarısı kadar bir faiz arttırımı oldu. Peki döviz kurları düştü mü? El cevap: hayır! KKM azaldı mı? El cevap:Hayır, Mevduat Faizleri yükseldi mi: Evet, Peki Bist-100? Yükseldi. Halbu ki faizlerin arttığı bir ortamda şirket hisselerinin karlılıkları azalacağı var sayılır ve satış gelmesi beklenirdi değil mi? Ama hayır öyle olmadı, neden ? Çünkü malları yüksek fiyattan devredebilecekleri yeni 7,5-8 milyon yatırımcı geldi.
Hatırlıyoruz 1994, 1998, 2001, 2008 krizlerinde de benzer süreçler yaşanmıştı. Elbette piyasaya yeni giren bir çok yatırımcının yaşı bu krizleri bilmeye yetmez. Ama sadece yaşları değil finansal okur yazarlıkları da yetmez, belli ki onlar da hayata birkaç sıfır yenik başlayacaklar. Biz hiç olmazsa 0-0 berabere başlamıştık. Kimi zaman gol yeyip geriye düştüğümüz de oldu, ama yediğimiz gollerden ders çıkartmayı hep öğendik. Şimdikilerden epey şüpheliyiz.
Özetlemek gerekirse, dünya tek egemen güç ve tek geçerli para biriminden hızla çift kutba ve olası yeni bir rezerv paraya evriliyorken, yaşanan ve yaşanacak belirsizliklerden korunabilmenin en garanti yolu değerli metallerdir. Tarih boyunca bu bu şekilde ola gelmiştir. Buna sadece ilave olarak, teknolojinin de gelişmiş olması sebebiyle “kripto varlıklar”ı ekleyebiliriz. Hala tereddütler taşımakla birlikte sadece sınırlı sayıda üretilmeleri sebebiyle bu varlıkların da “güvenli liman” olarak algılanabileceği bir sürecin kıyısında olduğumuzu ifade etmek isteriz. Elbette altın-gümüş fiziki, kripto varlıklar da “soğuk cüzdan”larda olmak kaydıyla.
Esen Kalın….
Erden Armağan ER, 08.10.2023
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.038)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.521)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Dünya Kupası'nda devlerin savaşında muazzam ekonomik başarı 19/07/2026
- Merz'den kapsamlı kabine değişikliği mesajı 19/07/2026
- Dr. Can Fuat Gürlesel hayatını kaybetti 19/07/2026
- MÜSİAD Başkanı Özdemir, yılın ikinci yarısına ilişkin beklentilerini açıkladı 19/07/2026
- Trump'tan İran'ın mutabakat açıklamasına yanıt 19/07/2026
- Engelli araç ithal işlemlerinde randevu sistemi geliyor 19/07/2026
- Elektrikli araç şarj hizmetlerinde büyük artış 19/07/2026
- İran'dan Kuveyt'teki ABD hedeflerine saldırı 19/07/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi - 19 Temmuz 2026 19/07/2026
- ABD'den ölen askerleri için misilleme saldırısı 19/07/2026
SON YAZILAR
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
- Yurt Dışı Eğitim mağdurları: Chargeback ile Para İadesi Alabilir 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
