Connect with us

Erden Armağan Er

Para sistemi göçecek mi

Uzun yıllar bankaların Hazine bölümünde çalışan Erden Armağan Er yaklaşıp bir yıl önce Dünyadaki mevcut Para Sisteminin çökeceği öngörüsünde bulunmuştu. Klasik makaleler içine giren yazıyı hatırlamakta fayda var.

Yayınlanma:

|

Uzun yıllar bankaların Hazine bölümünde çalışan Erden Armağan Er yaklaşıp bir yıl önce 2020 Ocak ayında “Dünyadaki mevcut Para Sisteminin çökeceği” öngörüsünde bulunmuştu. Klasik makaleler içine giren yazıyı hatırlamakta fayda var.

Bu yazımızda Uluslararası Para Sistemindeki gelişmelerden ve taşıdığı risklerden söz etmek istiyoruz. Zira bilindiği üzere son yıllarda dünya ekonomisinde ortaya çıkan dalgalanmalar ve etkileri git gide daha sarsıcı ve daha uzun süreli krizlerin yaşanmasına neden olmaya başladı.
Bu bağlamda, belki de önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde uluslararası para sisteminde ortaya çıkacak  gelişmeler, dünyada ve ülkemizde çok büyük sermaye değişimlerine sebep olabilecek potansiyeller ve fırsatlar taşımaktadır. Eğer “USD – EURO ne olacak” diye merak ediyorsanız, altın-gümüş fiyatlarının hangi seviyeye çıkabileceği konusunda fikriniz yoksa yazımıza çok uzun demeden bir göz atmanızı tavsiye ederiz.
Altına Dayalı Para Sistemi Neden İşlemedi?
 İkinci Dünya Savaşını müteakip,1944 yılının Temmuz ayında A.B.D.’nin Bretton Woods kasabasında Birleşmiş Milletler Para ve Maliye Konferansı (United Nations Monetary and Financial Conference) bünyesinde 44 ülke temsilcisi bir araya gelerek savaş sonrası dünyanın uluslararası mali, parasal ve mali düzenin nasıl sağlanacağı konularını tartıştılar ve tarihte Bretton Woods olarak bilinen anlaşmayı imzaladılar. Sistem bir bakıma iki dünya savaşı arasındaki dönemde çeşitli ülkelerce uygulanmasına son verilen Altın Sistemine geri dönüş anlamına gelmekteydi. Sistem temelde rezerv para sistemi olarak altına yeniden dönüşü sağladı. Anlaşma ile A.B.D. para birimi Doları altının değerine sabitlenmesini ve bu sabit pariteden yabancı ülke hükümetleri ve Merkez Bankalarınca serbestçe konvertibilitesini taahhüt etti.
Aslında sistem A.B.D. Doları ile altın arasında bir sabit çıpa oluşturdu. 1 ons altının değeri 35 A.B.D. Doları olarak belirlendi . Ancak bu sistem dış ticaretin serbestleştirilmesini de öngörüyordu ve yıllar geçtikçe ABD’nin dış ticaret açıkları artmaktaydı. Soğuk Savaş yıllarında yaşanan silahlanma yarışı, Kore ve  Vietnam Savaşı gibi askeri harekatlar da ABD Harcamalarını arttırıyordu. Yaşanan bu gelişmeler ABD Dolarını zayıflatıyor ve devalüasyon baskıları artıyordu. Sonunda 1971 yılında A.B.D. sisteme üye diğer ülkelere danışmadan ve onların onayını almadan  A.B.D. Doları’ndan altına dönme imkanı sağlayan sabit kur uygulamasına olan taahhüdünü tek taraflı iptal etti ve para birimini serbest dalgalanmaya bıraktığını açıkladı. Bu tarihte ABD’nin altın rezervi 8,134 ton, piyasadaki ABD Doları miktarı ise 105 Milyar Dolardı.1971 Tarihi itibariyle 1 ons altın, 12 ons gümüşe denk gelmekteydi.
FED Sürekli Para Basmaya Devam Ederse
Dünyada Kapitalist Sistem, 1971’deki altına dayalı sistemden çıktıktan sonra 10-20 yılda bir krizden krize savruldu. Bunun sebebi, rezerv para olan Amerikan dolarının artık sınırsızca basılıyor olmasıydı. Durgunluğa giren ekonomiyi canlandırmak için bulunan tek yol para miktarını arttırmak oldu. Ancak bir sorun vardı ki, basılan para, küreselleşme ve ticaretin serbestleşmesi ile birlikte, ulusal ülke paralarının da konvertibiliteye geçmesi sayesinde, ABD ve Gelişmiş ülkelerden hızla yüksek faiz uygulayan ülkelere gitmesine ve zaten sorunlu olan bu ekonomilerin de krize girmeye aday hale gelmesine sebep oluyordu. 2008 krizi ile birlikte bu eğilim başta FED olmak üzere, daha da arttı.2008-2013 arasında FED Bilançosunu neredeyse 4 kat arttırdı. Diğer Gelişmiş ülke Merkez Bankaları da aynı yolu izleyince, zaten ödenemez hale gelen devlet borçlarına, bir de “özel şirket borçları” eklenmeye başladı. FED, 2013 Haziran ayından sonra QE programlarına son verip para arzını azaltmaya başladıysa da, dünyada resesyon endişeleri baş gösterince tekrar faiz indirmeye başladı. Anlaşılan o ki, FED ve diğer gelişmiş ülke merkez bankaları para basmaya devam edecekler ve artan para arzı uluslararası para sistemine duyulan güveni iyice azaltacak. Asya-Pasifik ve Ortadoğu Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gerginliklerin de katkısıyla, kıymetli metallere olan ilgi yükselecek. Zira halihazırda Çin, kısmen de olsa para birimini altına endekslemiş durumda ve bu durum her geçen gün ABD Dolarının aleyhine gelişmekte.

Dünya Merkez Bankaları Altın Rezervlerini arttırıyor  
  Alttaki grafikten de anlaşılacağı üzere, 2008 Yılından bu yana Merkez Bankaları, rezerv para ekonomilerinde meydana gelen dalgalanmalar ve artan belirsizlikler nedeniyle tuttukları rezervleri artırırken altının rezervler içindeki payı da yükselmeye devam etti.   Öte yandan, Merkez Bankalarının yüzde 54’ü, gelecek 12 ay içerisinde dünya genelinde merkez bankalarının altın rezervlerinin artacağını öngörüyor. Dünya Altın Konseyi (WGC) rakamlarına göre 2019 Ağustos ayı itibariyle rezervlerini en çok artıran ülkenin Türkiye olduğu gözlemleniyor. WGC ‘nin üçüncü çeyrek altın talebi raporuna göre, dünya genelinde altına olan talep artmaya devam ederken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), dünya merkez bankaları arasında 3’üncü çeyrekte en fazla altın alan merkez bankası oldu. Merkez Bankası’nın toplam altın rezervleri 385,5 tona çıktı. Rusya ve Çin de altın rezervlerini artırıyor. Gelişmekte Olan Ülke Merkez Bankalarının altın talebi haliyle altın fiyatlarında da yukarı yönlü baskıya neden olmaktadır.

Amerikalı bankacılık devi JP Morgan, tarihte bir özel kuruluşun biriktirdiği en büyük fiziki gümüş varlığını topluyor.
Daha önce hiç fiziksel gümüş varlığı tutmayan banka, 2011 yılından itibaren gerçek gümüş stoklarını hızla artırmaya başladı. 22 Haziran 2018 tarihinde JP Morgan´ın fiziki gümüş varlığı 140 milyon ons´a (yaklaşık 4354 ton) yükseldi. JP Morgan, ABD vadeli işlemler piyasalarında en çok gümüş işlemi gerçekleştiren kuruluş durumunda. 2010-2011 yıllarında ABD´de 43 yatırımcı JP Morgan´ı gümüş fiyatlarını manipüle ettiği iddiasıyla mahkemeye verdi. Amerikan internet medyası JP Morgan´ın Dolar Sisteminde bir sorun beklediğini ve bu nedenle Gümüş fiyatlarını türev piyasasında düşürerek çok yüksek miktarda gerçek gümüş topladığını iddia ediyor. Bu teoriye göre, dolar sisteminde yaşanacak ciddi bir sorun, doların alternatifi olan altın ve gümüşe çok yüksek bir talep meydana getirecek. Gümüş analisti Ted Butler, silverseek.com adlı haber sitesindeki 12 Nisan 2018 tarihinde yayınlanan yazısında, JP Morgan´ın bağlı kuruluşları ve müşterileri yoluyla fiilen kontrol ettiği fiziki gümüş varlığının aslında 700 milyon ons´un da üzerinde olduğunu belirtmişti.
  Alman Vatandaşları Bankalara Güvenmiyor Mu?
Almanya’da “yastık altı” birikim eğilimi giderek artıyor. Ülkede evlerde tutulan nakit para tasarruf miktarının 10 sene öncesine oranla yaklaşık iki katına çıktığı açıklandı.

Alman Bild gazetesi, 2009 yılında 102 milyar EURO olan yastık altı nakit para miktarının günümüzde 235 milyar EURO’yu bulduğunu bildirmişti. Bu rakam ülke nüfusu 83 milyon olarak kabul edildiğinde, kişi başına ortalama 2.800 EURO nakit birikim anlamına geliyor
Alman Merkez Bankası’ndan bir sözcü de gazetenin açıkladığı söz konusu rakamları teyit etti. Birikimler için ceza faizi uygulamasına ilişkin tartışmalar Avrupa Merkez Bankası’nın (EZB) para politikalarında esnekliğe gitmesi üzerine arttı. Merkez Bankasının eski verilerine göre bankaların yüzde 23’ü cari hesap veya tasarruf hesapları için negatif faiz uygulamasına gittiklerini beyan etti.
Bütün Bu Gelişmeler Neye İşaret Ediyor?

Başta ABD olmak üzere, gelişmiş ekonomilerin sınırsız borçlanma, faiz indirimi ve para arzını artırmayı sürdürmeleri ve ekonomilerinde meydana gelen durgunluğu aşmak için başka yollar arama ihtiyacı hissetmemeleri, JP Morgan gibi büyük finans kuruluşları başta olmak üzere, finans dünyasının büyük aktörlerini değerli metal biriktirmeye yöneltmiştir. Aynı şekilde Başta Çin, Rusya ve Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülke Merkez Bankaları Altın Rezervlerini arttırmaya başlamışlardır. Çin, petrol ödemeleri için “Yuan” önermeye ve bu yuanların Şanghay Borsası’na ibrazı durumunda karşılığını altın olarak ödeyeceğine ilişkin taahhütte bulunmuştur. Alman bankalarının mevduatlara negatif nominal faiz uygulaması, Alman Halkını paralarını bankalardan çekerek “Kiralık Kasa”larda ya da “yastık altı”nda saklamaya yöneltmiştir. Uluslararası ödeme sistemi “ABD Doları”na  güvenini her geçen gün yitirmektedir. ABD’nin son dönemde ortaya çıkan hırçınlığının arkasında “dolar”ın dünya parası olmaktan çıkışı yatmaktadır.

Sonuç olarak, uluslararası bankacılık sistemine güven azalırken, alternatif olarak değerli metaller talebi artmakta, üstelik “fiziki biriktirme” ön plana çıkmaktadır. Yurt dışında yaşanan tüm bu gelişmelerin Türkiye’ye de yansıması kaçınılmazdır. Başta TL’deki istikrarsızlık nedeniyle ilk anda Döviz Mevduatlarına yönelen tasarrufların, açıklamaya çalıştığımız nedenlerle “altın ve gümüş”e dönmesi, akabinde de sistemle ilgili endişelerin daha da artmasını müteakip yastık altına yönelmesi kuvvetle muhtemeldir. Üstelik Jeo-Politik risklerin de gitgide artıyor oluşu, bu eğilimi güçlendirmeye katalizör olacak gibi de durmaktadır. .

JP Morgan bankasının kurucusu John Pierpont Morgan 18 Aralık 1912´de ABD Kongresi´ne ifade verirken daha sonra çok ünlenecek olan şu sözü söylemişti:

“Sadece altın (ve gümüş) paradır, başka hiçbir şey değil”

Erden Armağan ER
[email protected]

Ocak / 2020

Erden Armağan Er

GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?

Yayınlanma:

|

Son günlerde özellikle de yaz boyunca tartışılan en önemli husus, gıda ve tarımsal ürün fiyatlarında yaşanan TÜİK’e göre %30, vatandaşa göre ise %50-80 oranında yaşanan “hızlı fiyat artışları” idi. Ticaret Bakanlığı’na bağlı ekiplerin yaş sebze meyve hallerinde gerçekleştirdiği “FAHİŞ FİYAT” denetimleri, hükümetin gıda ve tarım ürünlerinde yaşanan artışlara karşı alabildiği tek önlem olarak dikkat çekti.

Nedir Bu Fahiş Fiyat?

Fahiş; Arapça bir kelime olup, TDK Sözlüğündeki tanımına göre, “aşırı, çok fazla” anlamına gelmektedir. Bu takdirde “fahiş fiyat” aşırı yüksek fiyat ya da çok fazla fiyat olarak tanımlanabilir. Ekonomi literatüründe ise teknik olarak her hangi bir tanımı bulunmamakla beraber, yüksek enflasyon dönemlerinde yaşanan hızlı fiyat artışları olarak değerlendirebiliriz. Kapitalist serbest piyasa ekonomilerinde mal ve hizmet fiyatları, hiçbir müdahale olmadan arz-talep eşitliğine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla “fahiş” olarak değerlendirilebilecek hızlı fiyat artışları arzda ya da talepte ortaya çıkan dengesizlikler olması durumunda yaşanabilmektedir. Eğer bir mal ve hizmetin arzında küresel ya da yerel ölçekte tedarik sıkıntısı yaşanıyorsa talep sabit kalsa dahi fiyat yükselir. Ya da, üretim maliyetlerinde yaşanan bir artış da, talep sabitken fiyat artışına yol açabilir. Esasen fiyatların yükselişi bir sonuçtur. Fiyatlar Genel Seviyesi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz “Enflasyonun”  hızlı yükselişi, uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığının bir sonucudur. Dolayısıyla gıdada ya da diğer mal ve hizmet fiyatlarında  “Fahiş Fiyat” manşetleri atılması, yanlış “Ekonomi Politikalarından” dolayı sorumlu olan hükümetlerin, tabiri caizse hızla artan fiyatların müsebbibi olarak “Günah Keçisi” arama çabasından başka bir şey değildir.

Gıda Fiyatlarındaki Hızlı Yükselişin Nedenleri

  1. Gelir Dağılımı Eşitsizliği: Hepimizin bizzat yaşayarak gördüğü gibi, dünyada yer alan Gelişmekte Olan Ülkeler arasında %19,25 (TÜİK: %19,25, ENAG: 8 aylık enflasyon %30,39 ) ile en yüksek enflasyona sahip Türkiye’de, gıda fiyatlarının bu denli tartışılmasının en büyük nedeni hiç kuşkusuz Gelir Dağılımındaki bozulmadır. TÜİK tarafından açıklanan son büyüme rakamlarına baktığımızda ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 2019 yılında  %36,7 iken, 2021 yılı 2. Çeyreği itibariyle %32,9’a gerilediğini gözlemliyoruz. Engel Yasası’na göre daha yoksul aileler, zengin ailelere göre gelirinin daha büyük bir kısmını gıda harcamalarına ayırmaktadır. Blanciforti ve Green’in 1988 Yılında ABD’de Hackman Yöntemini kullanılarak yaptıkları araştırma sonuçlarına göre; Yoksulluk Sınırı altında gelir sahibi olanların Gıda Harcamaları payının, toplam harcamalarının %33-48’i kadar olduğu, üstünde gelire sahip bireylerin gıda harcamasının ise toplam harcamalarının %16-31’i kadar olduğu tespit edilmiştir. Görülüyor ki, hem Milli Gelirden aldığı payın gerilemesi, hem de Dünya ortalaması üzerinde yaşadığımız gıda fiyatları artışı, ücretlilerin ülkemizde söz konusu artışlardan daha olumsuz etkilenmesine yol açmıştır.
  2. Hatalı Fiyat Aktarım Mekanizmaları: 2001 Krizi ardından alınan önlemlerle, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla, devletin Tarım ve Hayvancılık alanında uyguladığı destekleme alımları ve piyasa düzenleyici rolünden çıkmasının ardından bahis konusu sektörler piyasanın insafına bırakılmıştır. ABD ve AB’de hükümetlerin birincil öncelikli desteklerle koruduğu Tarım ve Hayvancılık ülkemizde kendi haline bırakılmıştır. Hemen her türlü girdisi (gübre, ilaç, mazot, fide, ambalaj ) ithal olan tarım sektöründe bir de destekleme alımlarının bir çok üründe yapılmaması ve fiyatların piyasa mekanizmasına bırakılması, iklim ve doğal afetlerin etkisi ile arz şoklarına açık tarım sektöründe fiyatların üreticide çok düşük ( maliyetlerin dahi altında), tüketicide ise çok yüksek belirlenmesine yol açmıştır. Devletin ne alıcı, ne düzenleyici ne de denetleyici olmadığı sektör tamamen gıda sanayici, tüccar ve zincir marketlerin insafına terkedilmiştir. Örneğin üreticide 3,20 TL olan 1 lt inek sütü, market raflarında 8-9 TL arasında fiyatlanmaktadır. Aynı şekilde tarlada kg fiyatı 50 krş olan domates Pazar ve marketlerde 4-5 TL arasında fiyatlanmaktadır.

Gıda Fiyatları Nasıl Düşer?

Dünyada da yaşanan gıda fiyat artışlarını düşürmek belki mümkün olmayabilir ancak, fiyat yükselişlerinin makul seviyelerde gerçekleşmesi pekala sağlanabilir. Öncelikle yapılması gereken iş devletin piyasayı regüle etmesi, çiftçi ve üreticileri anlamlı desteklerle daha çok üretmeye teşvik edici önlemleri alması olacaktır. Üretim artışı beraberinde kabul edilebilir fiyatları getirecektir. Yılladır ihmal ettiğimiz Tarım Kooperatiflerinin tekrar canlandırılması ve piyasa belirleyici aktif roller üstlenme zamanı gelmiştir. İzmir Tire Süt Kooperatifi örneğinde olduğu gibi yerel yönetimler bu konuda daha çok inisiyatif almalı ve teşvik edilmeli. Boş Tarla ve Meraların Yerel Yönetimler tarafından tarım amaçlı kullanımının önü açılmalı. Trakya, Bursa, Adapazarı ovaları gibi sanayinin tahribine açılan alanlara rağmen elimizde yeterli tarım arazisi mevcut, sorun organize olup atıl alanların tarım ve hayvancılığa kazandırılmasıdır.  Tüketici kısmında ise, ücretlilerin ve yoksul kesimlerin Milli Gelirden aldığı payın artmasını sağlayacak politikaları uygulamaya geçmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, “Fahiş Fiyat” bir algı yönetimi çalışmasıdır. Bu söylemle asıl sorumlu ve suçlu olması gerekenlerin rolü gölgelenmeye çalışılmakta, soyut bir “günah keçisi” yaratılmaya çalışılmaktadır.

Erden Armağan ER – Ekonomist [email protected]

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

TÜRKİYE’DE HAYAT NEDEN PAHALI ve HAYATLAR NEDEN BU KADAR UCUZ?

Yayınlanma:

|

Enflasyon Rakamları Gerçeği Yansıtıyor Mu?

Başlık ilk bakışta biraz kafa karışıklığı yaratsa da, aslında hemen herkesin hem fikir olduğu bir durumdan bahsediyorum. Dün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Haziran ayı enflasyon oranının bir önceki aya göre TÜFE’de %1,94 , Yİ-ÜFE’de ise %4,01 arttığını açıkladı. Bu rakamlarla yıllık enflasyon TÜFE’de %17,53, Yİ-ÜFE’de de %42,89 olarak gerçekleşmiş oldu.

   TÜFE Yıllık ( Kaynak: TÜİK )

Haber, her ne kadar gazete başlıklarına “enflasyon beklentilerin üzerinde gerçekleşti” diye yansıdıysa da kimlerin beklentilerinin dikkate alındığı meçhul kaldı. Zira ENAG ( Enflasyon Araştırma Grubu)’nun yaptığı çalışmaya göre Haziran Ayı Enflasyon Oranı %3,28, 6 aylık enflasyon da %19,16 olarak gerçekleşti diyor.

 Mayıs ayında  %0,89’luk aylık rakam açıklandığında taraflı tarafsız bir çok kesimden rakamların “gerçekliği” konusunda çok fazla itirazlar yükselmişti. Zira çarşıda pazarda neredeyse haftada bir değişen etiketlerden söz edilirken Mayıs enflasyonunun üstelik akaryakıt  zammı da yapılmışken %0,89 çıkması şüphe yaratmıştı. Üzerine bir de TÜİK önce bir %1,44’lük artışı sitesine koyup, sonra yanlışlık oldu açıklaması yapınca kızılca kıyamet koptu. Haliyle böylesine önemli bir kurumda 3 yılda 4 tane başkan değiştirilince, haliyle kurumun güvenilirliği sorgulanacaktır. Gerçekte ise, Mayıs ayında 17 günlük kapanma sebebiyle bir çok mal ve hizmette güncel fiyatlar tespit edilemediği için enflasyon artışının düşük çıkması gayet normaldi ama yaşanan ‘güven kaybı’ kamuoyunda algının olumsuz yönde gelişmesine sebep oldu. Tartışmaların bir diğer odak noktası da Haziran Ayı enflasyonu ile birlikte, memur, işçi ve emekli aylıklarında “enflasyon farkı zammının”  belirlenecek olmasıydı. Genel kanı ücret zamlarını düşük tutmak için rakamlarla oynandığı şeklindeydi. Bu kanıyı güçlendiren iki diğer gelişme de; iki TÜİK Başkan Yardımcısının görevden alınması, yeni 3 başkan yardımcısının görevlendirilmesi, görevde olan iki Başkan Yardımcısının görev ve sorumluluklarının yeni atanan yardımcılara verilmesi ile 1 Temmuz tarihinde elektriğe %15, doğalgaza %12’lik zam yapılması olmuştur. Halbuki bu iki zam bir gün önce yapılsa, memur, işçi, emekli ücretlerine yapılacak artışlar en azından bu zamların bir kısmını (hesaplama tekniği sebebiyle) da içerecekti ve hayatın git gide pahalandığı bu süreçte dar gelirli kesimleri bir ölçüde rahatlatabilecekti, ancak tercih bu yönde kullanılmadı. Bu sebeple ücret ve maaşlara yapılacak artış %8,45’le sınırlı kalmış oldu. Hal bu ki elektrik ve doğalgaz zamları Haziran enflasyonuna yansımış olsaydı maaş ve ücret artışları tahminen %10 ve üzerinde gerçekleşecekti. Açıkçası hükümetin, uzun yıllardan bu yana ekonomik sınıflar arasındaki tercihlerini ( gelir, hukuk, vergi her türlü teşvikler sermaye lehine kullandığını ) bildiğimizden, böyle bir adım  biz çalışanlar  tarafından sürpriz olmadı.

                     Yİ-ÜFE’deki artış Enflasyonun Yükseleceğine İşaret Ediyor

     Yİ-ÜFE YILLIK ( Kaynak TÜİK )

Geçmiş yazıları takip eden okurlarımız bilirler, bir çok yerli ve yabancı kurum ekonomisti  enflasyonun yılın ilk çeyreğinde yükseleceğini, ikinci ve üçüncü çeyrek itibariyle inişe geçeceğini ve yıl sonunda %14-15 bandında kalacağını öngörürken, benim tahminlerim %20-25 bandında olacağı şeklindeydi ve hala da öyle. Muhtemelen önümüzdeki günlerde bahsedilen kurumlar enflasyon tahminlerinde revizyona gideceklerdir diye düşünüyorum. Çünkü TÜİK rakamlarına göre Yİ-ÜFE  yıllık olarak %42,89 gibi son yılların en yüksek düzeyine çıkmış durumda. Bunun anlamı, tüketicinin satın alma gücünün düşmesi nedeniyle, maliyetlerinde yaşanan artışları fiyatlarına yansıtamayan üretici ve satıcıların, önümüzdeki süreçte bu maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtmakta tereddüt etmeyecek olmalarıdır. Nitekim çeşitli sektörlerde yer alan üretici ve satıcıların sözcülerinin, şimdiden önümüzdeki aylarda %15-20 oranında fiyat artışlarına gideceklerine dair görüşleri haberlere yansımaktadır. Petrol fiyatlarında yaşanan yüksek seyir ve bununla ilgili Cumhurbaşkanının, akaryakıtla ilgili vergileri minimum düzeyde tuttuklarına dair açıklamaları dikkate alındığında, yıl sonu TÜFE’nin %20’ler  düzeyinde gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

30 Haziran tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı ile FİK (Fiyat İstikrar Komisyonu)’nun kurulmuş olmasının  fiyatların genel seyrinde nasıl bir işlev göreceğini 70’li yılların sonlarından az çok hatırlıyoruz. İktidarın “Eski Türkiye” uygulamalarına (1979’da benzin, şeker, yağ v.b. ürünlerde tavan fiyat uygulanmış ve bu ürünlerde hem tedarik sıkıntısı, hem de karaborsa fiyatları oluşmuştur) yönelmesi Serbest Piyasa uygulamalarından hızla uzaklaşıldığının işaretleri gibi görünüyor. Turizm Gelirlerinin düşeceğinin bariz olduğu 2021 yılında, Cari Açığın daha da büyümesinin önüne geçmek için BDDK’nın kredi kartları ile bazı ürünlerin taksitli alış-verişlerinde sınırlamalara gitmesinden de görüleceği üzere, hükümetin ekonomide atabileceği adımların “Refah Arttırıcı” olamayacağı iyiden iyiye anlaşılmaktadır.

 TCMB Faiz İndirir mi? Arttırır Mı?

Enflasyondaki yükseliş trendinin devam edeceğinin iyiden iyiye ortaya çıktığı bir ortamda TCMB’nın, Kısa Vadeli Gösterge Faizlerinde her hangi bir indirim yapması, döviz kurlarının ani bir sıçrama göstermesinden ve zaten tarihi düşük seviyelerinde ( Reel Efektif Döviz Kuru Endeksi Haziran’da 59,77 olarak açıklandı. Endeksin hesaplanmaya başlandığı 1994’ten bu yana TL’nin  gördüğü en düşük seviyedir) seyreden TL’nin daha da değer kaybetmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Mevcut faiz seviyeleri, zaten reel  olarak ne iç ne de yabancı yatırımcıya herhangi bir cazibe sunmuyor. Haziran ayı itibariyle enflasyon %17,53’tür. Haftalık Repo Faizi brüt %19 ; %5’lik stopaj düşüldüğünde net %18,05 , reel faiz %0,52. Üstelik, enflasyon da yükseliş eğiliminde. Yurt içi yerleşikler böyle bir ortamda DTH’larını bozarak TL’ye neden geçsinler?

Bir şunu diyen bir yazı '130 120 REEL KUR REKOR DÜŞÜK SEVİYEYE GERİLEDİ 127,4 110 100 90 80 70 60 75,0 നন 67,3 64,2 62,6 59,8 50 1983 1985 987 1989 1991 1993 1995 1997 1999 2001 2003 2005 2007 2009 2011 2013 2017 2019 2021 2015' görseli olabilir

Eğer TCMB bu tabloya rağmen kısa vadeli faizleri indirmeye teşebbüs ederse, toplam mevduatlar içinde TL’nin payında da (mevcutta TL %45, DTH %55 seviyelerinde) tarihi düşük seviyeleri görmek işten bile sayılmamalıdır. TL işlevini yitirip tercih edilmemeye daha çok başlandığında, TCMB’nın kapısına kilit vurmaktan başka ne sonuç doğabilir bilmiyorum? Mevcut enflasyon verileri ve gelecekte beklenen enflasyon, bırakın TCMB’nın faiz indirimine gitmesini, mevcut %19’luk seviyeyi dahi arttırmayı zorunlu kılmaktadır.

Bunca Pahalılıkta Bile Hayatlar Ne Kadar Ucuz!

2001 Krizi’nde genç bir bankacıydım. 1994 dahil tüm krizlere bire bir piyasanın içinde şahit oldum. Fakat hiç birinde, sosyolojik olarak  içinden geçmekte olduğumuz süreçteki kadar yıprandığımızı hatırlamıyorum. 1980’den bu yana uygulanan liberal politikalar hep sermayeden yana idi. Zaman zaman ben de IMF politikalarını savundum, zira çalıştığım kurumlarda yaptığım iş savunmamı gerekli kılıyordu. Ancak çalışanların hiç bugünlerdeki kadar fakirleştiğini, sermayenin de bugünkü kadar palazlandığını gözlemlemedim. İş kazalarında ölenlerin sayısının Çin’le yarışır düzeye gelmesini, ne işte ne de eğitimde yer almayan gençlerin sayısının dünyada en çok olduğu ülkelerden biri olduğumuzu, işsizlik ve açlıktan intiharların bu kadar çok arttığı bir dönemin olduğunu hiç yaşamadım. Devlet, yine de bir şekilde sosyal sorunlara en azından bugünkünden daha fazla eğiliyordu. Hal bu ki, dünyada rekabet halinde olduğumuz hiçbir ülke son 20 yılda böylesine kötü verilere sahip olmadı. Hatta Milli Geliri bizden düşük küçük Avrupa ülkeleri de dahil. Geçmişte Doğu Blokunda yer alıp sonradan batı kulübüne giren ülkeler dahi refah olarak bizden daha iyi duruma geldi. Az çok dünyayı takip eden ve neler olup bittiğini bilen biri olarak, aklım ve vicdanım  böyle yönetilmeyi her ne olursa olsun hak etmediğimizi söylüyor. “En az Güney Kore kadar gelire sahip olmalıydık” diye düşünüyorum. Her ne kadar, çoğunlukla Montesqieu’ye atfedilerek;

Her Toplum Layık Olduğu Şekilde Yönetilir” dense de, ben ülkem adına buna itiraz ediyorum.

Erden Armağan ER-06.07.2021

[email protected]

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

TÜRK LİRASININ GELECEĞİ VE TCMB PARA POLİTİKASI

Yayınlanma:

|

Değerli BankaVitrini.com okurları,

Son yazımdan bu yana meydana gelen ekonomik ve siyasi gelişmelerde iyiye gidiş olmamakla birlikte, aksine önceki yazılarda değindiğim hususların olumsuzluklarının artarak devam ettiğine şahit olduğumuz bir dönem yaşamaktayız. Her ne kadar hepimiz yaşadığımız ülkenin ekonomik koşullarının farkında olsak ve yakıcı etkilerini bire bir gözlemlesek de, zaman zaman önemli gördüğüm detayları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu yazımda, geçtiğimiz hafta gerçekleşen ve yoğun siyasi gündemde pek de konuşulmayan fakat gerçekte çok önemli olduğunu düşündüğüm bazı hususlara dikkat çekmek  elzem hale geldi.

TCMB’de Alt Kadrolarda Yaşanan Siyasi Atamalar

Cumhuriyet Gazetesi ekonomi yazarı Erdal Sağlam’ın DW (Deutsche Welle)’ ye verdiği mülakatta, Başkan Kavcıoğlu’nun göreve gelmesinden sonra, Merkez Bankası’nda bütün idari kadrolarda yer alan uzman personelin kızağa alındığı ve yerlerine siyasi aidiyet saikli liyakat ve uzmanlık gözetilmeyen atamaların yapıldığından bahsetti. Bilindiği üzere daha önce hem banka meclisinde, hem de PPK’da yer alan çok önemli isimler görevden alınmış ve yerlerine yetkinlikleri tartışmalı isimler atanmıştı. Ben de dahil bir çok ekonomist bu atamaları eleştirmiş, uygulanan yanlış politikalardan dönülmediği takdirde işlerin düzelmeyeceğine ilişkin görüşlerimizi belirtmiştik. Görünen ve anlaşılan o ki, ne Hükümet ne de Ekonomi Yönetimi, yanlışlara işaret edilmesine kulak asmamış ve bildiklerini okumaya devam etme yolunu tercih etmişlerdir. Bu da demektir ki, uzun süredir devam edegelen istikrarsızlık, belirsizlik ve savrulma artarak devam edecektir.

Merkez Bankacılığı Çok İyi Eğitim ve Nadir Bir Yetenek Olmayı Gerektirir

Sayın okurlar, Para Politikası ve Merkez Bankacılığı öylesine önemli bir konudur ki bir bankada Genel Müdür, Genel Müdür Yardımcısı her hangi bir üniversitede ekonomi profesörü olmak yetmez. Bizim mesleğe başladığımız yıllarda TCMB Uzman Yardımcılığı sınavını kazanmayı hayal etmeyi bir kenara bırakın, sınava girmeye bile cesaret edilemeyecek kadar zor bir sınavdı. Sınavlarda çıkan soruların, bildiğiniz en iyi “ekonomi” bölümlerinde okutulan dört yıllık müfredatın herhangi bir yerinden gelmesi muhtemeldi ve başarı için en az 70 puan almak gerekliydi. Diyelim ki, sınavı kazandınız ve kuruma girdiniz, çok uzun yıllar sıkı bir eğitimden geçmeniz, Para ve Sermaye Piyasaları üzerine hatırı sayılır yabancı üniversitelerde en az master ve doktoraya uzanan akademik kariyer yapabiliyor olmanız gerekliydi. Bu yüzden ben ve benim gibi bankacı-ekonomistlerin gözünde, TCMB çalışanlarının özellikle de Piyasalar Genel Müdürlüğü ve Ar-Ge çalışanlarının saygınlığı çok yüksektir.

Şimdi geldiğimiz noktada liyakat yerine, alt kademelerde dahi tamamen siyasi aidiyetlerine göre personel atamaları yapılması, zaten Başkan ve Üst Düzey Yönetici atamalarıyla erozyona uğramış olan Merkez Bankası’nın kredibilite kaybını daha da perçinlemektedir. Erdal Sağlam’ın verdiği bilgiye göre, siyasi saiklere dayalı gerçekleşen atanan personel sayısının 90 kişiye vardığı anlaşılmaktadır. Böyle bir kadroya sahip Merkez Bankası’na bırakın yabancı yatırımcının güven duyarak ülkeye döviz sokmasını, yurt içi yerleşiklerin de güven kaybının artarak devam etmesi kaçınılmazdır.

Özel Bankalarla TCMB Başkanı’nın Toplantısı Ne Anlam İfade Ediyor?

Haber ajanslarına geçen hafta içerisinde düşen bir başka haber de TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun özel Banka Genel Müdürleri ile bir toplantı gerçekleştirmesi idi. Toplantı sonrası kamuoyuna bir açıklama yapılmamış olması ve sızan bilgilerden edinilen izlenim, vatandaşların bankalarda bulunan 226 Milyar USD’nın nasıl TL’ye döndürülebileceğine ilişkin görüş alışverişinde bulunulduğuydu. Anlaşılan ne hükümet ne de TCMB geçmişte yaşanan uygulamalardan hala ders alamamış. Gerek döviz tevdiat hesaplarına getirilen ek vergilerin, gerek döviz alım maliyetinin pahalanmasının ve serbest kambiyo rejimine ters düşecek adımların 128 Milyar Dolarlık Merkez Bankası mevduatına mal olması dahi akılları başa getirmeye yetmemiş ve hala “nasıl faiz indirimi yapabilirizin” peşindeler ki, konu hala “dolarizasyon”….Oysa dolarizasyonun tersine dönmesinin yolları belli, bunlara daha önce bir çok kez değinmiştik. Dolayısı ile dönüp dolaşıp bürokratik önlemlerle vatandaşların tercihlerini değiştirmeye çalışmak nihayetinde “sistemden çıkışı” hızlandırmak dışında bir sonuç doğurmayacağına göre, önümüzdeki süreçte ekonomide sert dalgalanmaların olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Temmuz ayı PPK Toplantısından sembolik dahi olsa bir faiz indirim kararı çıkması halinde Dolar/TL kurunda yeni zirveler görmek kaçınılmaz olacaktır. Azerbaycan, Libya,Malezya,G.Kore gibi ülke merkez bankaları ile swap anlaşmaları yapmak ve kaybedilen “128 Milyar dolarlık rezerv yerinde” algısı yaratmak nafile bir çaba olarak görünüyor. Piyasadaki aklı başında hiç kimse, enflasyon rakamlarının doğru olmadığında hem fikir olup, hem mevcut faiz oranlarının dahi dövizden TL’ye dönmek için yeterli cazibeyi sağlamadığını görüp, bir de daha da düşecek nominal faizlerle,  negatif reel faize rıza gösterecek basiretsizliği göstermez. Yönetenler açısından böyle bir beklenti içinde olmak  en hafif tabirle  “büyük bir çaresizliği” ifade eder.

5 Kuruşluk Madeni Paralar Hurdacıda Daha Pahalıya Gidiyor…

Birgün Gazetesinin 26 Haziran günkü baskısında Ekonomi servisinden Havva Gümüşkaya’nın imzasıyla çıkan başlıktaki haberi okuduğumda gerçekten inanamadım. Haberin detaylarına göre ; Bir adet 5 kuruşun ağırlığı 2,9 gram civarında. Bu hesaba göre 345 adet 5 kuruşluk madeni para 1 kilograma denk geliyor. Bu kadar 5 kuruşun TL karşılığı ise 17,25 lira ediyor. Ancak hurdacılar bu 5 Krş’luk madeni paraların 1 Kg’na 40 TL’ye kadar fiyat veriyorlar. 10 kuruşların bir tanesi ise 3,15 gram. Yani 1 kilogram ağırlığındaki bir poşet 10 kuruşlukların içinde 317 adet bozukluk var. Bir kilo 10 kuruşun TL değeri ise 31,7 lira. Ancak bu değerler bozuk paraların nominal değerleri. Paraların hurda değeri ise nominal değerinden yüksek. Hal böyle olunca hurdacılar bozuk para toplamaya başlamış durumda. Bu tuhaf durumun bir nedeni TL’deki değer kaybıyken diğer nedeni ise hurda fiyatlarının yükselmesi. Böylece 1 kilo madeni paranın hurda satışı TL değerinin önüne geçti.

Bu durumun ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz? Bu vaziyet bir ülkenin bir yerde itibarı anlamına gelen para biriminin değerinin hurda değerinin altına düşmesi, o ülkede Merkez Bankası’nı, Hazineyi, Maliyeyi kısacası Ekonomiyi yönetenlerin bu işten zerre kadar anlamadıkları manasına gelir. Bu durumu size başka bir örnekle açıklayayım isterseniz. Baskı ve Gravür Dairesi tarafından basılan 100 dolarlık bir kağıt banknotun basım maliyeti en son 2020 yılında  açıklanan veriye göre 9,6 dolar/cent ediyor. Yani banknotun üzerinde yazan 100 birimin kağıt, pamuk ya da keten olarak değeri 9,6 dolar/cent, fakat onu ihraç eden FED ona 100 birimlik satın alma gücü verdiği ve dünyada her ülke kurum ve birey buna riayet ettiği için 100 dolarlık banknot üzerinde yazan nominal değerle işlem görüyor ve kimse 9,6 cent’lik basım maliyeti ile ilgilenmiyor.

Aslına bakarsanız bizim madeni paralarımızla kağıt olarak basılan ABD Dolarını kıyaslamak pek doğru  olmaz ancak, burada asıl  istediğim husus yükselen enflasyon dönemlerinde ulusal paranın değer kaybının nelere mal olabileceğini vurgulamaktır. Eğer ülkemizin ulusal parası TL, dünyanın en çok değer kaybeden para birimi olmasaydı böyle bir durum yaşanmazdı. Ya da ülke rezervleri ve para politikası iyi yönetiliyor olsaydı, madeni paralar piyasadan geri çekilir, alışverişlere aracılık etme fonksiyonunu yitirmiş madeni paralar yerine yenileri piyasaya sürülürdü.

Sevgili okurlar, geçtiğimiz haftalarda yaşadığımız ve yoğun siyasi gündeme kurban giden bence çok önemli olan ve hepimizin hayatını yakından ilgilendiren gelişmelerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Ola ki, TCMB 14 Temmuz PPK Toplantısı’nda gösterge faizlerde bir indirime gidecek olursa, yukarıda bahsettiğim gelişmelerin önemi daha iyi anlaşılabilecektir.

Erden Armağan ER – 27.06.2021

[email protected]

Okumaya devam et

KATEGORİLER

SON YAZILAR

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.