EKONOMİ
Acısıyla, tatlısıyla: 2023 yılında Türkiye ekonomisi
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Yılın ilk yarısı: Heterodoks
2023 yılına, karnesinde %64,27’lik bir enflasyon, %10,3’lük işsizlik oranı, 106,9 milyar dolarlık dev bir dış ticaret açığı, 48,7 milyar dolarlık bir cari açık, 528 baz puanlık 5 yıllık CDS ve 8.167 TL’lik açlık sınırı yazan bir yılı geride bırakarak başladık. Kötü gelen karnenin sebebi olarak ise yaklaşık 1,5 yıldır uygulanmakta olan, parasal genişlemeci “Türkiye Ekonomi Modeli” gösteriliyordu.
Başta Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati olmak üzere üst düzey bürokratlar modelin başarılı olduğunu; istihdam, üretim ve ihracat odaklı politikalar yoluyla kalkınmanın gerçekleşeceğini ve modelin “heterodoks” bir yaklaşım olduğunu ifade ediyorlardı.
Türkiye’nin para politikası otoritesi olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) da bu modele sadık kalarak yüksek cari açık ve yüksek enflasyona rağmen ilk altı aylık dönemde politika faizini artırmadı. Aksine 50 baz puan daha azaltarak %8,5 seviyesine indirdi. Bu sırada kamu bankaları aracılığıyla yapılan döviz müdahaleleri yoluyla dolar/TL’nin sakin kalması sağlanıyor ve bu sayede aylık/yıllık enflasyon görünümünde bir bozulma olmuyordu. Fakat bu müdahaleler yaklaşık 40 milyar dolarlık bir döviz birikimin harcanmasına neden oldu.
Merkez ayrıca, dövize yönelimi engellemek adına kur korumalı mevduat (KKM) hesaplarını öne çıkarmak istiyor ve bankalardan müşterilerine KKM önermelerini istiyordu. KKM hesaplarına politika faizi + 300 baz puan olarak uygulanan faiz tavanının da kaldırılmasının ardından bu hesapların büyüklüğü, Mayıs ayının sonuna kadar 1 trilyon TL’den fazla büyüyerek 2,5 trilyon liraya ulaştı. KKM’nin toplam mevduatlar içindeki payı ise %24,26’ya yükseldi.
Yılın henüz ikinci ayında yaşanan ve bütün Türkiye’yi yasa boğan Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri, kamuoyunda adeta bir şok etkisine neden oldu. Arama kurtarma ve yardım faaliyetleri haftalarca sürdü. 50 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetti, 100 binden fazla vatandaşımız ise yaralandı.
Depremin etkilendiği 11 ilde oluşan hasar, milyar dolarlarla ifade ediliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilgili kurumlara 100 milyar TL’lik acil durum ödeneği aktarıldığını söyledi ve yıkılan evlerin yeniden yapılması için bir yıllık süre istedi. Bu sırada Dünya Bankası, EBRD gibi kurumlar ve vatandaşlar, deprem bölgesine milyarlarca dolarlık yardımda bulundu.
Depremin bölgede yol açtığı hasarın bütçeye getirdiği yük ve geride kalanların yaralarını sarma çalışmaları nedeniyle Maliye’nin ileriki süreçte daha ihtiyatlı davranacağı ve bütçe harcamalarının en azından bir süreliğine sınırlandırılacağı düşünüldü. Fakat beklendiği gibi olmadı. Ufuktaki 14 Mayıs seçimlerinden önce, bir süredir ekonomiden memnun olmayan seçmenin en azından bir ölçüde tatmin edilmesi gerekiyordu.
Sonuç olarak kamu harcamalarında gaza basıldı ve Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından inşa edilecek 500 bin konut, 250 milyar TL’lik Kredi Garanti Fonu paketi, Hazine’ye maliyeti 300 milyar lirayı aşacağı tahmin edilen emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) düzenlemesi, esnafa ucuz maliyetli 100 milyar TL’lik kredi paketi gibi pek çok harcamaya girişildi. Bu sırada Merkezî Yönetim Bütçe Dengesi 483,2 milyar TL açık verirken, Merkezî Yönetim Borç Stoku ise 2022 yılının Aralık ayında bulunduğu 4 trilyon lira seviyesinden 5,6 trilyon liraya kadar yükseldi.
Seçim öncesi bir yandan kamu harcamalarında artışlar yapılırken, bir yandan da ucuz krediye ulaşımının sağlanması gerekliydi. Bu noktada yine TCMB devreye girerek, ticari kredi ve ihtiyaç kredisi faizleri için bir çeşit örtülü sınır getirdi. Buna göre bankalar, ticari kredi ve ihtiyaç kredisi faizlerinde TCMB referans oranının 1.4 katının aşılması durumunda %20, 1.8 katının aşılması durumunda ise %90 oranında menkul kıymet tesis etmek zorunda kalacaktı. Sonradan yapılan bir düzenleme ile 70 bin liranın altındaki ihtiyaç kredileri bu düzenlemenin dışında tutuldu.
Düzenleme sonucunda bankaların ticari kredilere uygulamakta olduğu ortalama faiz oranı %14’lere kadar geriledi. Fakat bir önceki yıl getirilen TL mevduat payı hedeflerinden dolayı mevduat faizleri ortalama %20’nin üzerinde seyrediyordu ve bankalar ek menkul kıymet tesis etmek durumunda kalmamak için bu oranları düşürmek istemiyordu. Dolayısıyla bankalar, açılan mevduat-kredi makası nedeniyle adeta ticari kredi açtığı için zarar eder hâle geldi. İhtiyaç kredilerinde ise 70 bin TL’nin altında kredi açmamaya başladı.
14 Mayıs’ta yapılan ilk tur seçimlerine böyle bir ortamda gidildi. Seçimi Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan %49,5’lik oy oranı ile birinci sırada tamamladı. Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu toplam oyların %44,9’unu alarak ikinci olurken, Ata İttifakı’nın adayı Sinan Oğan ise %5,2’sini olarak üçüncü oldu.
Hiçbir adayın %50+1 şartını sağlamıyor olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kaldı. Fakat gerek aldığı oy oranının %50’ye çok yakın olması, gerekse de Cumhur İttifakı’nın TBMM’de çoğunluğu elde etmesi nedeniyle ikinci turu Erdoğan’ın kazanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Seçimin ardından Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) 650 baz puanın üzerine çıkarken, BIST 100 endeksi ise %6,14 kayba uğradı.
İkinci tur öncesinde ekonomide işler daha da sıkılaştı. Merkez Bankası dövizde seçim paniğiyle ani yükselişleri önlemek adına bankaların günlük döviz alım limitini %25 daralttı ve gerçek kişiler için dövizden TL’ye dönüşüm hedefini %5’ten %15’e çıkarttı. Merkez’den yapılan duyuruda bu hedefin Temmuz ayında %30’a çıkartılacağı da hatırlatıldı. Hedefi tutturamayan bankalara ise hedefi tutturdukları zamana kadar %10 ilave menkul kıymet tesisi getirilecekti.
Varlıklarının bir nevi “bloke” olmasını istemeyen bankalar gönülsüz de olsa mevduat faizlerini artırma yoluna gittiler. Böylece mevduat-kredi makası daha da açıldı ve hem krediye hem de dövize erişim imkanı oldukça sınırlı hâle geldi. Kararın ardından bankaların müşterilerine sadece beş bin dolarlık ufak bir döviz alım limiti açtığı ve yalnızca sabah saat 11.00’e kadar döviz satışı yaptığı yazılmaya başlandı. Acil dövize ihtiyacı olan firmalar ise ihtiyaçlarını Kapalıçarşı gibi yerlerden fiziksel döviz alımı yaparak temin etmek durumunda kalıyordu.
Yeni uygulamaların hayata geçirildiği hafta, uzun süre sonra bir ilk daha yaşandı. TCMB’nin swaplar dahil net uluslararası rezervleri uzun zaman sonra ilk kez eksi seviyeyi gördü. Yapılan hesaplamalara göre TCMB net uluslararası rezervleri 19 Mayıs haftasında eksi 0,2 milyar dolara gerilerken, 26 Mayıs haftasında ise eksi 4,4 milyar dolara düşmüştü. Böylece Merkez Bankası’nın net rezervleri 2 ay gibi bir sürede 23 milyar dolardan fazla erimiş oldu.
Fakat yine de hedeflenene ulaşıldı. Altın ve swaplar dahil brüt rezervlerin 100 milyar doların altına inmesi, net uluslararası rezervlerin eksiye dönmesi ve reel sektör ile ticari kredilerin durma noktasına gelmesine rağmen TCMB, dolar/TL’yi seçim öncesine kadar 20’nin altında tutmayı başardı. Takvimler 26 Mayıs 2023’ü gösterdiğinde dolar/TL 19,97 seviyesindeydi.
Nitekim beklenen oldu. 28 Mayıs’ta yapılan ikinci tur seçimlerini Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan, toplam oyların %52,18’ini alarak kazandı. Erdoğan, seçim zaferi sonrasında yaptığı balkon konuşmasında, “Enflasyonun yol açtığı fiyat artışlarından kaynaklanan sıkıntıları gidermek, refah kayıplarını telafi etmek, önümüzdeki günlerin en acil konu başlığıdır” dedi ve “Bunlar laf ola beri gele. Yaparsak biz yaparız. Faiz 8,5… Enflasyon da inecek görürsünüz” diye de ekledi.
Erdoğan’ın açıklamalarının ardından gözler yeni açıklanacak olan kabineye çevrildi. Acaba Cumhurbaşkanı, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na “Faiz sebep enflasyon sonuçtur” tezini savunan, Türkiye Ekonomi Modeli’ni sürdürecek birini mi atayacaktı? Yoksa rasyonel politikaların uygulanmasının yanında olan ve bir süredir de kamuoyunda ismi sıkça anılan sürpriz bir isim, 5 yıl önce ayrıldığı bakanlık koltuğuna geri mi dönecekti?
Yılın ikinci yarısı: Ortodoks
Sözün özü; korkulan olmadı. 2 Haziran tarihinde yapılan yeni kabine toplantısında Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine “piyasa dostu” bir isim olarak bilinen ve bir süredir bakanlık görevine geri döneceği konuşulan Mehmet Şimşek’in getirildiği açıklandı. Şimşek, önceki bakanlık döneminde rasyonel politikalar uygulayarak kamu maliyesini sürdürülebilir bir biçimde yönetmiş; Erdoğan’la Merkez Bankası’nın zıt düştüğü dönemlerde ortodoks politikalar uygulayan TCMB’nin yanında durmuş ve sermaye piyasalarında uzun yıllar tecrübesi bulunan başarılı bir bürokrattı. Dolayısıyla göreve gelmesi piyasa çevrelerinde ekonomi yönetiminin “rasyonel politikalara geri döneceği” şeklinde yorumlandı.
Bakan Şimşek de eski Bakan Nebati’den koltuğu devralırken yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı, öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi özlenen bir refaha ulaşmada anahtar olacaktır” ifadelerini kullanarak, rasyonel politikalara dönüş mesajı verdi.
Bakan Şimşek’in atanmasından henüz bir hafta sonra bir sürpriz daha yaşandı. TCMB Başkanlığı’na, bankanın ilk kadın başkanı olan Dr. Hafize Gaye Erkan getirildi. Erkan’ın Goldman Sachs, Marsh Mclennan ve First Republic gibi yabancı kurumlarda tecrübesi bulunan başarılı bir bankacı olduğu için ortodoks politikalar uygulamaya daha yakın olduğu düşünülüyordu. Başkan yardımcılıklarına ise yine tecrübeli isimler olan Osman Cevdet Akçay, Fatih Karahan ve Hatice Karahan atandı.
Yeni yönetim hemen kolları sıvadı ve 22 Haziran tarihinde düzenlenen Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında politika faizini 650 baz puan artırarak %15’e çıkarttı. Bu, aradan geçen 27 ayın ardından yapılan ilk faiz artışıydı. Karar sonrasında yayımlanan metinde ise verilen mesaj açıktı: “Parasal sıkılaştırma kademeli olarak güçlendirilecek, seçim öncesinde sıkılaştırılan makroihtiyati çerçeve sadeleştirilecek ve kararlar veri odaklı alınacak.” Nitekim belirtildiği gibi de oldu. TCMB Temmuz ayında 250, Ağustos ayında 750 ve Eylül ayında 500 baz puan olmak üzere peş peşe üç faiz artışı yaparak politika faizini %30 düzeyine yükseltti.
Faiz artışlarının ardından önceki dönemde eksiye düşen rezervleri tekrar inşa etme yoluna gidildi ve Eylül ayının başına kadar hem net hem de toplam rezervlerde 20 milyar dolardan fazla iyileşme sağlandı. Makroihtiyati çerçeve de kademeli olarak sadeleştirildi. Bankaların kullanılan krediler için %30 menkul kıymet tutma zorunluluğu kaldırılarak tahvil piyasasında normalleşme sağlandı; TL payına göre ilave/indirimli menkul kıymet tesis uygulaması kaldırıldı; ticari ve ihtiyaç kredilerinde referans oranına göre faiz sınırı getirilmesi uygulamasına son verildi; ayrıca yabancı para mevduattan KKM’ye dönüş hedefi de kaldırıldı.
Merkez bunları yaparken bir yandan Hazine ve Maliye Bakanlığı da maliye politikasını sıkılaştırıyordu. Mal ve hizmetlerde uygulanan %8’lik KDV oranı %10’a, %18’lik KDV oranı ise %20’ye yükseltildi. Akaryakıta uygulanan ÖTV’ye zam yapıldı ve ek MTV vergisi alınacağı açıklandı.
Yapılan düzenlemeler enflasyon görünümünü bir yandan olumsuz etkiliyor olsa da piyasa tarafından olumlu karşılandı. BIST 100 endeksi Eylül ayına kadar %60’a yakın yükselerek 7.000 puan seviyesini aştı. Beş yıllık CDS ise 200 baz puandan fazla azalışla 377 baz puana kadar geriledi.
Fakat bir sorun vardı. Merkez, kamu bankaları aracılığıyla piyasaya yapılan döviz müdahalelerini sınırladığı için dolar/TL sert bir yükseliş kaydederek 27 lira seviyesine ulaşmış, bu durum aylık enflasyonun Temmuz ayında %9,49, Ağustos ayında %9,09, Eylül ayında ise %4,75 olmasına sebep olmuştu. Ayrıca yönetimin kur korumalı mevduat hesapları için ödemek durumunda kaldığı kur farkları yüzünden piyasada likidite bolluğu oluşmuş, bu nedenle faizlerde istenen yükseliş de sağlanamamıştı.
Yönetim kur korumalı mevduatla mücadele etmek zorundaydı, zira döviz yükseldikçe yapılan kur farkı ödemeleri de artıyor; faizlerde istenilen seviye sağlanamıyor; etkin rezerv birikimi yapılamıyordu. Bunun sonucunda Merkez Bankası, KKM hesapları için önce %15, ardından %30 zorunlu karşılık uygulaması getirerek piyasadan 350 milyar liralık likiditeyi çekti. Mevduat dağılımında KKM’nin TL payının içinde sayılmayacağı ilan edildi ve bankalara KKM’den TL mevduata dönüşüm hedefi getirildi. Kararların ardından geçen 3 aylık dönemde, 3 aya kadar vadeli TL mevduat faizi 2000 baz puandan fazla artışla %52,17’ye yükselirken, KKM stoku da 700 milyar TL’den fazla eriyerek 2,6 trilyon TL’ye indi. Toplam mevduatlar içinde KKM payı ise %18,5’e geriledi.
Merkez Bankası ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından Eylül ayına kadar atılan sıkılaştırma adımların ardından 3 yıllık Orta Vadeli Program (OVP) da açıklanarak yeni yönetimin hedefleri belirlendi. Hedef, enflasyonun kademeli bir biçimde düşürülerek 2026 yılında tek haneye indirilmesi, bu sırada ekonomik büyümenin yıllık %4-5 bandında tutulması ve her yıl 900 bin kişiye istihdam sağlanmasıydı.
Hedeflerin de net olarak belirlenmesinin ardından Merkez, öncelikle tüketici kredilerinde olmak üzere parasal sıkılaştırmaya devam etti. Eylül ayının ardından yapılan üç toplantıda politika faizi toplamda 1.250 baz puan artırılarak %42,5 seviyesine yükseltildi. Ortalama kredi faizleri de sırasıyla ihtiyaç kredileri için %64,1’e, ticari krediler için %52,4’e, konut kredileri içinse %41,9’a yükseldi. 3 aya kadar vadeli TL mevduat faizleri de bu sırada %52,1’e çıktı.
Bir yandan tüketici kredileri sınırlanırken, diğer yandan da yatırım ve döviz kazandırıcı işlemler için kullandırılan kredilerin büyümesi teşvik edildi. Toplam yatırım tutarı en az 1 milyar Türk lirası olan yatırım projelerine verilecek 10 yıl vadeli yatırım taahhütlü avans kredileri (YTAK) duyurulurken, ihracatçılara kullandırılan reeskont kredilerinin limitleri de toplamda 10 kat artırılıp, faizleri sınırlandı.
Sonuç
Türkiye ekonomisi yıla zorlu bir ilk yarıyla başlamış olsa da devre arasında yapılan değişiklikler ekonomide tekrardan öngörülebilirliği artırdı. Yeni ekonomi yönetimi tarafından uygulanan ortodoks politikalar, uygulamaya konduğu ilk iki çeyreklik dönemde enflasyon hariç olmak üzere ekonominin temel göstergelerinde gözle görülür iyileşmelere yol açtı. Haziran-Kasım döneminde verilen dış ticaret açığı bir önceki yıla kıyasla %20,2 azalışla 43,5 milyar dolara gerilerken, Eylül ve Ekim aylarında toplamda 2 milyar dolar cari fazla verildi. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi 300 baz puandan fazla azalışla 275 baz puan ile son 2 yılın en düşük seviyesine gerilerken, Haziran-Aralık döneminde 2,7 milyar dolarlık kısmı hisse senedi, 2 milyar dolarlık kısmı da DİBS tarafından olmak üzere toplam 4,7 milyar dolarlık portföy girişi sağlandı.
Yabancı kurumların yeni uygulamalara bakışı da olumlu. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P) takvim dışı bir değerlendirme ile Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan pozitife çevirirken, parasal sıkı duruşun korunması durumunda not artırımı da yapılabileceğini bildirdi. Fitch Ratings ise not görünümünü negatiften durağana çıkardı. JP Morgan, Goldman Sachs, Deutsche Bank gibi uluslararası yatırım bankaları da yayımladıkları yatırımcı raporlarında Türk lirasının risk/getiri dengesinde olumlu tarafta yer almaya başladığına dair yorumlara yer verdi.
Büyüme kompozisyonu da değişime uğruyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan üçüncü çeyrek GSYH verilerine göre, yeni yönetimin göreve geldiği 2023 yılının üçüncü çeyreğinde GSYH bileşenleri arasından yatırımları temsil eden gayri safi sabit sermaye oluşumu %14,7 ile hem tüketim hem de ithalattan daha hızlı büyüdü. Bu performans en son pandeminin sona ermekte olduğu 2021 yılının dördüncü çeyreğinde kaydedilmişti.
Bunların dışında özellikle enflasyon tarafında döviz artışı ve vergi artışlarını takiben ciddi bir yükseliş gerçekleşti, fakat TCMB’ye göre bu beklenmedik bir şey değil. Merkez’in projeksiyonlarına göre manşet enflasyon yıl sonunda %65’e ulaşıp, 2024 Mayıs’ta %70-75 aralığında tepe yapacak. Ardından Haziran ayından itibaren düşüşe geçerek yılı %36 seviyesinden kapatacak.
Sonuç olarak parasal sıkılaştırıcı duruşun sürdürülmesi durumunda Türkiye ekonomisi uzun vadede enflasyon sorununu çözebilir ve yabancı yatırımcıların geri dönüşü ile birlikte döviz rezervlerinde ve özellikle dolar/TL’de daha güçlü bir görünüme kavuşabilir. Fakat tüm bunlar biraz da ortodoks politikalarda kararlılığın sürdürülmesine ve tekrardan popülist politikalara dönülmemesine bağlı.
Emircan YAMAN
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
54 dakika önce|
24/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
4 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
7 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.040)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.605)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.979)
- GÜNCEL (4.525)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.723)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme 24/07/2026
- Hürmüz’den Kızıldeniz’e: Küresel arz şoku büyüyor 24/07/2026
- 2026 ikinci çeyrek finansal sonuçlarını açıklayan 23/07/2026
- TCMB karar günü: Petrol yükseliyor, manevra alanı daralıyor 23/07/2026
- İş Bankasından 12 yıl vadeli katkı sermaye niteliğinde eurotahvil ihracı 23/07/2026
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
