Connect with us

EKONOMİ

Acısıyla, tatlısıyla: 2023 yılında Türkiye ekonomisi

Yayınlanma:

|

Yılın ilk yarısı: Heterodoks

2023 yılına, karnesinde %64,27’lik bir enflasyon, %10,3’lük işsizlik oranı, 106,9 milyar dolarlık dev bir dış ticaret açığı, 48,7 milyar dolarlık bir cari açık, 528 baz puanlık 5 yıllık CDS ve 8.167 TL’lik açlık sınırı yazan bir yılı geride bırakarak başladık. Kötü gelen karnenin sebebi olarak ise yaklaşık 1,5 yıldır uygulanmakta olan, parasal genişlemeci “Türkiye Ekonomi Modeli” gösteriliyordu.

Başta Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati olmak üzere üst düzey bürokratlar modelin başarılı olduğunu; istihdam, üretim ve ihracat odaklı politikalar yoluyla kalkınmanın gerçekleşeceğini ve modelin “heterodoks” bir yaklaşım olduğunu ifade ediyorlardı.

Türkiye’nin para politikası otoritesi olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) da bu modele sadık kalarak yüksek cari açık ve yüksek enflasyona rağmen ilk altı aylık dönemde politika faizini artırmadı. Aksine 50 baz puan daha azaltarak %8,5 seviyesine indirdi. Bu sırada kamu bankaları aracılığıyla yapılan döviz müdahaleleri yoluyla dolar/TL’nin sakin kalması sağlanıyor ve bu sayede aylık/yıllık enflasyon görünümünde bir bozulma olmuyordu. Fakat bu müdahaleler yaklaşık 40 milyar dolarlık bir döviz birikimin harcanmasına neden oldu.

Merkez ayrıca, dövize yönelimi engellemek adına kur korumalı mevduat (KKM) hesaplarını öne çıkarmak istiyor ve bankalardan müşterilerine KKM önermelerini istiyordu. KKM hesaplarına politika faizi + 300 baz puan olarak uygulanan faiz tavanının da kaldırılmasının ardından bu hesapların büyüklüğü, Mayıs ayının sonuna kadar 1 trilyon TL’den fazla büyüyerek 2,5 trilyon liraya ulaştı. KKM’nin toplam mevduatlar içindeki payı ise %24,26’ya yükseldi.

Yılın henüz ikinci ayında yaşanan ve bütün Türkiye’yi yasa boğan Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri, kamuoyunda adeta bir şok etkisine neden oldu. Arama kurtarma ve yardım faaliyetleri haftalarca sürdü. 50 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetti, 100 binden fazla vatandaşımız ise yaralandı.

Depremin etkilendiği 11 ilde oluşan hasar, milyar dolarlarla ifade ediliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilgili kurumlara 100 milyar TL’lik acil durum ödeneği aktarıldığını söyledi ve yıkılan evlerin yeniden yapılması için bir yıllık süre istedi. Bu sırada Dünya Bankası, EBRD gibi kurumlar ve vatandaşlar, deprem bölgesine milyarlarca dolarlık yardımda bulundu.

Depremin bölgede yol açtığı hasarın bütçeye getirdiği yük ve geride kalanların yaralarını sarma çalışmaları nedeniyle Maliye’nin ileriki süreçte daha ihtiyatlı davranacağı ve bütçe harcamalarının en azından bir süreliğine sınırlandırılacağı düşünüldü. Fakat beklendiği gibi olmadı. Ufuktaki 14 Mayıs seçimlerinden önce, bir süredir ekonomiden memnun olmayan seçmenin en azından bir ölçüde tatmin edilmesi gerekiyordu.

Sonuç olarak kamu harcamalarında gaza basıldı ve Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından inşa edilecek 500 bin konut, 250 milyar TL’lik Kredi Garanti Fonu paketi, Hazine’ye maliyeti 300 milyar lirayı aşacağı tahmin edilen emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) düzenlemesi, esnafa ucuz maliyetli 100 milyar TL’lik kredi paketi gibi pek çok harcamaya girişildi. Bu sırada Merkezî Yönetim Bütçe Dengesi 483,2 milyar TL açık verirken, Merkezî Yönetim Borç Stoku ise 2022 yılının Aralık ayında bulunduğu 4 trilyon lira seviyesinden 5,6 trilyon liraya kadar yükseldi.

Seçim öncesi bir yandan kamu harcamalarında artışlar yapılırken, bir yandan da ucuz krediye ulaşımının sağlanması gerekliydi. Bu noktada yine TCMB devreye girerek, ticari kredi ve ihtiyaç kredisi faizleri için bir çeşit örtülü sınır getirdi. Buna göre bankalar, ticari kredi ve ihtiyaç kredisi faizlerinde TCMB referans oranının 1.4 katının aşılması durumunda %20, 1.8 katının aşılması durumunda ise %90 oranında menkul kıymet tesis etmek zorunda kalacaktı. Sonradan yapılan bir düzenleme ile 70 bin liranın altındaki ihtiyaç kredileri bu düzenlemenin dışında tutuldu.

Düzenleme sonucunda bankaların ticari kredilere uygulamakta olduğu ortalama faiz oranı %14’lere kadar geriledi. Fakat bir önceki yıl getirilen TL mevduat payı hedeflerinden dolayı mevduat faizleri ortalama %20’nin üzerinde seyrediyordu ve bankalar ek menkul kıymet tesis etmek durumunda kalmamak için bu oranları düşürmek istemiyordu. Dolayısıyla bankalar, açılan mevduat-kredi makası nedeniyle adeta ticari kredi açtığı için zarar eder hâle geldi. İhtiyaç kredilerinde ise 70 bin TL’nin altında kredi açmamaya başladı.

14 Mayıs’ta yapılan ilk tur seçimlerine böyle bir ortamda gidildi. Seçimi Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan %49,5’lik oy oranı ile birinci sırada tamamladı. Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu toplam oyların %44,9’unu alarak ikinci olurken, Ata İttifakı’nın adayı Sinan Oğan ise %5,2’sini olarak üçüncü oldu.

Hiçbir adayın %50+1 şartını sağlamıyor olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kaldı. Fakat gerek aldığı oy oranının %50’ye çok yakın olması, gerekse de Cumhur İttifakı’nın TBMM’de çoğunluğu elde etmesi nedeniyle ikinci turu Erdoğan’ın kazanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Seçimin ardından Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) 650 baz puanın üzerine çıkarken, BIST 100 endeksi ise %6,14 kayba uğradı.

İkinci tur öncesinde ekonomide işler daha da sıkılaştı. Merkez Bankası dövizde seçim paniğiyle ani yükselişleri önlemek adına bankaların günlük döviz alım limitini %25 daralttı ve gerçek kişiler için dövizden TL’ye dönüşüm hedefini %5’ten %15’e çıkarttı. Merkez’den yapılan duyuruda bu hedefin Temmuz ayında %30’a çıkartılacağı da hatırlatıldı. Hedefi tutturamayan bankalara ise hedefi tutturdukları zamana kadar %10 ilave menkul kıymet tesisi getirilecekti.

Varlıklarının bir nevi “bloke” olmasını istemeyen bankalar gönülsüz de olsa mevduat faizlerini artırma yoluna gittiler. Böylece mevduat-kredi makası daha da açıldı ve hem krediye hem de dövize erişim imkanı oldukça sınırlı hâle geldi. Kararın ardından bankaların müşterilerine sadece beş bin dolarlık ufak bir döviz alım limiti açtığı ve yalnızca sabah saat 11.00’e kadar döviz satışı yaptığı yazılmaya başlandı. Acil dövize ihtiyacı olan firmalar ise ihtiyaçlarını Kapalıçarşı gibi yerlerden fiziksel döviz alımı yaparak temin etmek durumunda kalıyordu.

Yeni uygulamaların hayata geçirildiği hafta, uzun süre sonra bir ilk daha yaşandı. TCMB’nin swaplar dahil net uluslararası rezervleri uzun zaman sonra ilk kez eksi seviyeyi gördü. Yapılan hesaplamalara göre TCMB net uluslararası rezervleri 19 Mayıs haftasında eksi 0,2 milyar dolara gerilerken, 26 Mayıs haftasında ise eksi 4,4 milyar dolara düşmüştü. Böylece Merkez Bankası’nın net rezervleri 2 ay gibi bir sürede 23 milyar dolardan fazla erimiş oldu.

Fakat yine de hedeflenene ulaşıldı. Altın ve swaplar dahil brüt rezervlerin 100 milyar doların altına inmesi, net uluslararası rezervlerin eksiye dönmesi ve reel sektör ile ticari kredilerin durma noktasına gelmesine rağmen TCMB, dolar/TL’yi seçim öncesine kadar 20’nin altında tutmayı başardı. Takvimler 26 Mayıs 2023’ü gösterdiğinde dolar/TL 19,97 seviyesindeydi.

Nitekim beklenen oldu. 28 Mayıs’ta yapılan ikinci tur seçimlerini Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan, toplam oyların %52,18’ini alarak kazandı. Erdoğan, seçim zaferi sonrasında yaptığı balkon konuşmasında, “Enflasyonun yol açtığı fiyat artışlarından kaynaklanan sıkıntıları gidermek, refah kayıplarını telafi etmek, önümüzdeki günlerin en acil konu başlığıdır” dedi ve “Bunlar laf ola beri gele. Yaparsak biz yaparız. Faiz 8,5… Enflasyon da inecek görürsünüz” diye de ekledi.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından gözler yeni açıklanacak olan kabineye çevrildi. Acaba Cumhurbaşkanı, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na “Faiz sebep enflasyon sonuçtur” tezini savunan, Türkiye Ekonomi Modeli’ni sürdürecek birini mi atayacaktı? Yoksa rasyonel politikaların uygulanmasının yanında olan ve bir süredir de kamuoyunda ismi sıkça anılan sürpriz bir isim, 5 yıl önce ayrıldığı bakanlık koltuğuna geri mi dönecekti?

Yılın ikinci yarısı: Ortodoks

Sözün özü; korkulan olmadı. 2 Haziran tarihinde yapılan yeni kabine toplantısında Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine “piyasa dostu” bir isim olarak bilinen ve bir süredir bakanlık görevine geri döneceği konuşulan Mehmet Şimşek’in getirildiği açıklandı. Şimşek, önceki bakanlık döneminde rasyonel politikalar uygulayarak kamu maliyesini sürdürülebilir bir biçimde yönetmiş; Erdoğan’la Merkez Bankası’nın zıt düştüğü dönemlerde ortodoks politikalar uygulayan TCMB’nin yanında durmuş ve sermaye piyasalarında uzun yıllar tecrübesi bulunan başarılı bir bürokrattı. Dolayısıyla göreve gelmesi piyasa çevrelerinde ekonomi yönetiminin “rasyonel politikalara geri döneceği” şeklinde yorumlandı.

Bakan Şimşek de eski Bakan Nebati’den koltuğu devralırken yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı, öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi özlenen bir refaha ulaşmada anahtar olacaktır” ifadelerini kullanarak, rasyonel politikalara dönüş mesajı verdi.

Bakan Şimşek’in atanmasından henüz bir hafta sonra bir sürpriz daha yaşandı. TCMB Başkanlığı’na, bankanın ilk kadın başkanı olan Dr. Hafize Gaye Erkan getirildi. Erkan’ın Goldman Sachs, Marsh Mclennan ve First Republic gibi yabancı kurumlarda tecrübesi bulunan başarılı bir bankacı olduğu için ortodoks politikalar uygulamaya daha yakın olduğu düşünülüyordu. Başkan yardımcılıklarına ise yine tecrübeli isimler olan Osman Cevdet Akçay, Fatih Karahan ve Hatice Karahan atandı.

Yeni yönetim hemen kolları sıvadı ve 22 Haziran tarihinde düzenlenen Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında politika faizini 650 baz puan artırarak %15’e çıkarttı. Bu, aradan geçen 27 ayın ardından yapılan ilk faiz artışıydı. Karar sonrasında yayımlanan metinde ise verilen mesaj açıktı: “Parasal sıkılaştırma kademeli olarak güçlendirilecek, seçim öncesinde sıkılaştırılan makroihtiyati çerçeve sadeleştirilecek ve kararlar veri odaklı alınacak.” Nitekim belirtildiği gibi de oldu. TCMB Temmuz ayında 250, Ağustos ayında 750 ve Eylül ayında 500 baz puan olmak üzere peş peşe üç faiz artışı yaparak politika faizini %30 düzeyine yükseltti.

Faiz artışlarının ardından önceki dönemde eksiye düşen rezervleri tekrar inşa etme yoluna gidildi ve Eylül ayının başına kadar hem net hem de toplam rezervlerde 20 milyar dolardan fazla iyileşme sağlandı. Makroihtiyati çerçeve de kademeli olarak sadeleştirildi. Bankaların kullanılan krediler için %30 menkul kıymet tutma zorunluluğu kaldırılarak tahvil piyasasında normalleşme sağlandı; TL payına göre ilave/indirimli menkul kıymet tesis uygulaması kaldırıldı; ticari ve ihtiyaç kredilerinde referans oranına göre faiz sınırı getirilmesi uygulamasına son verildi; ayrıca yabancı para mevduattan KKM’ye dönüş hedefi de kaldırıldı.

Merkez bunları yaparken bir yandan Hazine ve Maliye Bakanlığı da maliye politikasını sıkılaştırıyordu. Mal ve hizmetlerde uygulanan %8’lik KDV oranı %10’a, %18’lik KDV oranı ise %20’ye yükseltildi. Akaryakıta uygulanan ÖTV’ye zam yapıldı ve ek MTV vergisi alınacağı açıklandı.

Yapılan düzenlemeler enflasyon görünümünü bir yandan olumsuz etkiliyor olsa da piyasa tarafından olumlu karşılandı. BIST 100 endeksi Eylül ayına kadar %60’a yakın yükselerek 7.000 puan seviyesini aştı. Beş yıllık CDS ise 200 baz puandan fazla azalışla 377 baz puana kadar geriledi.

Fakat bir sorun vardı. Merkez, kamu bankaları aracılığıyla piyasaya yapılan döviz müdahalelerini sınırladığı için dolar/TL sert bir yükseliş kaydederek 27 lira seviyesine ulaşmış, bu durum aylık enflasyonun Temmuz ayında %9,49, Ağustos ayında %9,09, Eylül ayında ise %4,75 olmasına sebep olmuştu. Ayrıca yönetimin kur korumalı mevduat hesapları için ödemek durumunda kaldığı kur farkları yüzünden piyasada likidite bolluğu oluşmuş, bu nedenle faizlerde istenen yükseliş de sağlanamamıştı.

Yönetim kur korumalı mevduatla mücadele etmek zorundaydı, zira döviz yükseldikçe yapılan kur farkı ödemeleri de artıyor; faizlerde istenilen seviye sağlanamıyor; etkin rezerv birikimi yapılamıyordu. Bunun sonucunda Merkez Bankası, KKM hesapları için önce %15, ardından %30 zorunlu karşılık uygulaması getirerek piyasadan 350 milyar liralık likiditeyi çekti. Mevduat dağılımında KKM’nin TL payının içinde sayılmayacağı ilan edildi ve bankalara KKM’den TL mevduata dönüşüm hedefi getirildi. Kararların ardından geçen 3 aylık dönemde, 3 aya kadar vadeli TL mevduat faizi 2000 baz puandan fazla artışla %52,17’ye yükselirken, KKM stoku da 700 milyar TL’den fazla eriyerek 2,6 trilyon TL’ye indi. Toplam mevduatlar içinde KKM payı ise %18,5’e geriledi.

Merkez Bankası ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından Eylül ayına kadar atılan sıkılaştırma adımların ardından 3 yıllık Orta Vadeli Program (OVP) da açıklanarak yeni yönetimin hedefleri belirlendi. Hedef, enflasyonun kademeli bir biçimde düşürülerek 2026 yılında tek haneye indirilmesi, bu sırada ekonomik büyümenin yıllık %4-5 bandında tutulması ve her yıl 900 bin kişiye istihdam sağlanmasıydı.

Hedeflerin de net olarak belirlenmesinin ardından Merkez, öncelikle tüketici kredilerinde olmak üzere parasal sıkılaştırmaya devam etti. Eylül ayının ardından yapılan üç toplantıda politika faizi toplamda 1.250 baz puan artırılarak %42,5 seviyesine yükseltildi. Ortalama kredi faizleri de sırasıyla ihtiyaç kredileri için %64,1’e, ticari krediler için %52,4’e, konut kredileri içinse %41,9’a yükseldi. 3 aya kadar vadeli TL mevduat faizleri de bu sırada %52,1’e çıktı.

Bir yandan tüketici kredileri sınırlanırken, diğer yandan da yatırım ve döviz kazandırıcı işlemler için kullandırılan kredilerin büyümesi teşvik edildi. Toplam yatırım tutarı en az 1 milyar Türk lirası olan yatırım projelerine verilecek 10 yıl vadeli yatırım taahhütlü avans kredileri (YTAK) duyurulurken, ihracatçılara kullandırılan reeskont kredilerinin limitleri de toplamda 10 kat artırılıp, faizleri sınırlandı.

Sonuç

Türkiye ekonomisi yıla zorlu bir ilk yarıyla başlamış olsa da devre arasında yapılan değişiklikler ekonomide tekrardan öngörülebilirliği artırdı. Yeni ekonomi yönetimi tarafından uygulanan ortodoks politikalar, uygulamaya konduğu ilk iki çeyreklik dönemde enflasyon hariç olmak üzere ekonominin temel göstergelerinde gözle görülür iyileşmelere yol açtı. Haziran-Kasım döneminde verilen dış ticaret açığı bir önceki yıla kıyasla %20,2 azalışla 43,5 milyar dolara gerilerken, Eylül ve Ekim aylarında toplamda 2 milyar dolar cari fazla verildi. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi 300 baz puandan fazla azalışla 275 baz puan ile son 2 yılın en düşük seviyesine gerilerken, Haziran-Aralık döneminde 2,7 milyar dolarlık kısmı hisse senedi, 2 milyar dolarlık kısmı da DİBS tarafından olmak üzere toplam 4,7 milyar dolarlık portföy girişi sağlandı.

Yabancı kurumların yeni uygulamalara bakışı da olumlu. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P) takvim dışı bir değerlendirme ile Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan pozitife çevirirken, parasal sıkı duruşun korunması durumunda not artırımı da yapılabileceğini bildirdi. Fitch Ratings ise not görünümünü negatiften durağana çıkardı. JP Morgan, Goldman Sachs, Deutsche Bank gibi uluslararası yatırım bankaları da yayımladıkları yatırımcı raporlarında Türk lirasının risk/getiri dengesinde olumlu tarafta yer almaya başladığına dair yorumlara yer verdi.

Büyüme kompozisyonu da değişime uğruyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan üçüncü çeyrek GSYH verilerine göre, yeni yönetimin göreve geldiği 2023 yılının üçüncü çeyreğinde GSYH bileşenleri arasından yatırımları temsil eden gayri safi sabit sermaye oluşumu %14,7 ile hem tüketim hem de ithalattan daha hızlı büyüdü. Bu performans en son pandeminin sona ermekte olduğu 2021 yılının dördüncü çeyreğinde kaydedilmişti.

Bunların dışında özellikle enflasyon tarafında döviz artışı ve vergi artışlarını takiben ciddi bir yükseliş gerçekleşti, fakat TCMB’ye göre bu beklenmedik bir şey değil. Merkez’in projeksiyonlarına göre manşet enflasyon yıl sonunda %65’e ulaşıp, 2024 Mayıs’ta %70-75 aralığında tepe yapacak. Ardından Haziran ayından itibaren düşüşe geçerek yılı %36 seviyesinden kapatacak.

Sonuç olarak parasal sıkılaştırıcı duruşun sürdürülmesi durumunda Türkiye ekonomisi uzun vadede enflasyon sorununu çözebilir ve yabancı yatırımcıların geri dönüşü ile birlikte döviz rezervlerinde ve özellikle dolar/TL’de daha güçlü bir görünüme kavuşabilir. Fakat tüm bunlar biraz da ortodoks politikalarda kararlılığın sürdürülmesine ve tekrardan popülist politikalara dönülmemesine bağlı.

Emircan YAMAN

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.