Connect with us

Abbas Karakaya

AZGIN, HIZLI KAMYONLAR, “CORPORATE AMERİCA” VS.

Yayınlanma:

|

Yarın burada Şükran günü. (Kimler neye şükrediyor ya da etmiyor başka bir konu.) Kasım ayının dördüncü Perşembe günü kutlanan bu gün yaygın olarak yemekli bir aile buluşması şeklinde kutlanıyor. Ulaş’ın okulu da bu kutlama sebebiyle bir hafta tatil. Bunu fırsat bilerek Virginia eyaletinde oturan kardeşimi ziyaret edelim, dedik. 700 millik (1200 kilometre; İstanbul-Erzurum arası) yolculuğumuza Pazartesi günü saat 11.35’de arabamızla başladık. 12 saatlik yolun yarısını gittikten sonra ucuz bir otelde geceledik, ertesi gün, yani Salı günü 08.30’da tekrar yola çıktık ve aynı gün akşamüzeri varacağımız yere (Willimasburg şehrine) vardık.

Bu uzun yola aslına kendi arabamızla çıkmayı düşünmüyorduk. Ancak uçak bileti almakta biraz gecikince ve araba kiralamanın da bütçemizi zorlayacağı gerçeği karşısında arabamızla gitmekten başka bir şansımız kalmıyordu. Arabamızın eskiliği (2000 model), aldığımızdan beri çıkardığı ama nereden geldiğini çıkaramadığımız, ama o ana kadar bir sorun yaratmamış hırıltısını da düşününce, gösterişsiz arabamızla bu uzun yola çıkmak maceraya atılmak gibi bir şey oldu. 188 bin mildeki (300 bin km.) arabamız sağ olsun, bizi utandırmadı. Dönüş yolunda da aynı performansı göstereceğinden umutluyuz. Yolda, bunun şakasını da yaptık. Evimize de sorunsuz ulaşırsak, arabamızı ailenin devamlı ferdi haline getireceğiz; Türkiye’ye dönüşte yanımızda götüreceğiz!

1200 kilometrelik yolculuğumuz boyunca- orta batıdan Amerika’nın doğusuna-  üç eyalet geçtik. Indiana’dan güneye inerek doğuya, sonra yine güneye doğru sırasıyla Kentucky, Batı Virginia eyaletlerini geçtikten sonra Virginia’ya vardık. Bu yolculuğumuz boyunca şehirlerarası otobüs firması olan Greyhaund otobüslerinden görmedik hiç. Yollar otomobil ve kamyon doluydu. İnsanların araba kullanmaya teşvik ediliyor, mecbur bırakılıyor dersek yanlış bir laf etmiş olmayız.

Yollar vızır vızır. Özellikle de büyük şehir girişleri… Mesela, rotamız üzerinde geçtiğimiz Louisville (Kentucky’de) ya da Charleston (Batı Virginia’da) gibi yolların birbirine bağlandığı, ayrıldığı noktalarda azgınca, birçok yönden akan sersemletici bir trafikle karşılaşıyorsunuz. Mecburen yaptığınız yüksek hızda sapacağınız doğru yolu, çıkışı kaçırmamaya çalışıyorsunuz. Benim gibi araba kullanmayı geç bir yaşta, eşi hamileyken öğrenmiş biri için pek sevimli bir durum değil açıkçası. Tersine, tansiyon çıkartıcı, korkutucu bir durum. Bu korkum aslında çok da temelsiz değil. İnsanlar hızlı, çok hızlı araç kullanıyor. Çevre yoluna çıkmak, aslında belki sadece Amerika’da değil, Türkiye dâhil, dünyanın her yerinde bir riski de kabul etmek anlamına da geliyor.

Özellikle kamyon şoförleri deli gibi sürüyorlar. ABD’de TIR sözcüğü kullanılmıyor. Onun yerine kamyon (truck) sözcüğü kullanıyor. Yollardaki trafik uyarı, bilgilendirici levhaların, işaretlerin yeterli, iyi durumda olduğu söylenebilir. Trafik uyarı levhalarından en çok dikkatimi çeken, kamyon şoförlerini uyaran- sağdan gidiniz, sol şeridi kullanmayın- uyarı levhası oldu. Bu levhanın sıklığı dikkat çekiciydi. Bu da bu kurala kamyoncuların pek de uymadığını gösteriyordu bir bakıma. Daha da ilginci, yolda, bu yolcuğumdan önceki yolculuklarımı da katarak, trafik polisinin durdurduğu bir kamyon(TIR) görmedim. Acaba, bu durum trafik polislerinin “Corporate America”ya dokun(a)madıkları anlamına mı geliyor? Türkiye’de hafriyat kamyonlarının terörüne göz yumulması gibi.

ABD’de yollarda çorba, çay, pilav üstü nohut, çiğ börek gibi hem kesenize hem ağız tadınıza uygun bir şey yok. Belki de ABD’deki kara yolu yolcuklarıyla Türkiye’dekiler arasındaki en büyük fark bu. ABD’de mola yerlerinde, varsa yoksa ülkenin dört bir yana yayılmış aynı markaların sandviçleri, hamburgerleri, pizzaları…  Gerçekten de Amerika’daki kara yolculuğunda hep aynı markalarla karşılaşıyorsunuz. Mola yerlerinde yiyecek sektöründeki “Corporate America”yı görmek, gözlemlemek o kadar kolay ki bu durum Ulaş’ın da gözünden dahi kaçmadı. Bu ilk uzun araba yolculuğunda, Ulaş da Mc. Donalds’  hamburgercisinin sembolünün görülme sıklığına şaştı kaldı.

Yaşadığımız yerle (orta batı Amerika, Indiana) gittiğimizin yerin bulunduğu ülkenin doğu kısmını (Virginia) karşılaştırdığımızda Virginia’nın doğal yapısının daha güzel olduğunu söyleyebilirim. Virginia’nın güzelliği dağların, tepelerin varlığından kaynaklanıyor. Indiana’yı daha az güzel, daha sıkıcı bir yer yapansa düzlüğü. Bu bakımından yolculuğumuzun ikinci etabı, inişli çıkışlı, yılankavi yollarıyla; yol üzerindeki vadileriyle çok daha zevkli bir yoldu. Ağaçlarla kaplı dağlardan, köprüyollardan geçerken Muğla’yı, Marmaris’e giden o yolu hatırladık. Her ne kadar kaldığımız otelde verilen battaniyeler ince ve yataklardan birinin çarşafı değiştirilmemiş olsa da… Dönüş yolunda belki aynı otelde kalırız. Ama o otele mutlak uğrayacağız. Unuttuğumuz, telefonlarımızın şarj cihazlarını almak için.

 

Abbas Karakaya-23 Kasım 2022, Williamsburg- Virginia

 

Okumaya devam et
Yorum Yazın

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Abbas Karakaya

AMERİKA’DA SAZLI SÖZLÜ ŞÜKRAN GÜNÜ YEMEĞİ

Yayınlanma:

|

Kasım ayının dördüncü Perşembe günü Amerika’da Şükran Günü olarak kutlanıyor. Bu kutlamada, aile üyeleri, arkadaşlar bir yemek masası etrafında bir araya geliyor. Amerika’daki 4 Temmuz kutlamaları havai fişek gösterileriyle, Cadılar Bayramı kıyafetleriyle akla geliyorsa, Şükran Günü o gün yenen yemekle akla geliyor en çok.

Şükran Günü kutlamasının ana yemeği fırında hindi, tatlısı da kabak tatlısı. Geleneksel menüde hindi etinin yanı sıra patates püresi, tatlı patates, ‘hindi içi’ (iç pilav yerine), Bürüksel lahanası da var. Ziyafet diye nitelenen bu aile yemeğinin iki de sosu var. Marmelat kıvamında, kızılcıktan yapılma tatlı bir sos etin yanında yenmesi bizim damak tadımıza yabancı, ama güzel bir tat. Öbürüyse gravy denilen et ve patates püresinin üstüne dökülen sos. Buraya kadar bahsettiklerimiz tipik bir Şükran Günü menüsü. Yöreden yöreye küçük farklar illa ki vardır. Öğlen ya da akşamüzeri üç, dört arası yenen bu yemekte içki de içiliyor. Yemekten sonra maç ya da film izlemek yaygın bir şey. 1997 yılında Amerika’daki ilk Şükran Günü kutlamamda böyle olmuştu. Yemek yenmiş ve televizyonun önündeki koltuklara geçilmişti. Ben o zaman buna çok şaşırmıştım. İçki eşliğinde sohbet, muhabbet edilir diye düşünürken…

Bu seferki yani 2022 yılındaki Şükran günümde Virginia’da kardeşimin evindeydik. Geçen haftaki yazımda Virginia’ya yaptığımız araba yolculuğunu anlattım. Bu seferki kutlama benim 25 yıl önceki kutlamamdan farklıydı. 24 Kasım 2022 Perşembe günü kardeşimin-eniştemin evi deyim yerindeyse tam bir dergâh gibiydi. Konuklar Virginia hariç, üç eyaletten (Indiana, Philadelphia, New Jersey) gelmişlerdi. Şükran günü menüsünde bulunan her şey en lezzetli halleriyle ve herkese yetecek şekilde, isteyene fazlasıyla sunuldu. Yirmi beş yıl önceki kutlamada olduğu gibi, bu sefer de yemekleri yine eniştem Laine yaptı. Hem de hepsini tek başına. Ana akım mutfak kültürü pizza, sandviç ve dondurulmuş gıdaların ötesine gitmeyen ABD’de bu gün yemek bakımından çok önemseniyor. Laine de böyle bir bu ziyafeti tek başına, kimseyi karıştırmadan yapmayı önemsiyor. Seve seve yaptığı, zevkli bir yorgunluk olarak görüyor herhalde. Yiyenlerden alkış beklemese de kendisini alkışladık ve yeni dönemin ilk ‘teşekkürünü’ ona ettik. Teşekkürler ‘emektar’ Laine!

Ev sahipleri (Ayfer, Laine ve kızları/yeğenlerim Ezgi, Bahar) dışında toplam on beş kişi aynı uzun masada oturduk. Yedik, içtik, şarkılar, nefesler, türküler söyledik. Yemeğimizin akşam başlaması, saz ve sözün olması benim 25 yıl önce katıldığım ilk Şükran günü kutlamasından ayrıldığı; bu iki kutlamanın arasındaki en büyük farktı. İçki olarak şarap ve rakı içildi. Rakının olduğu yerde rakı içilir, diyerek ben rakı içtim. İnsanın yeryüzündeki en büyük buluşunun müzik olduğuna inanıyorum. Müzik kadar insanları bir araya getiren, aynı frekansta ve ruh atmosferinde buluşturan başka bir şey yok bence. İşte, bizim bu gecemizde de bu havayı gitarıyla Anıl, sazıyla Ezgi ve darbukasıyla Suad sağladı. Uzun saplı bağlama olmasa da İbrahim Neşet Ertaş’tan çaldı söyledi. Bahar da flüt çaldı. Hepsine buradan bir kez daha teşekkür ederim.

Şükran Gününün tarihçesi:

1620 yılı Eylül ayında yüz iki insan İngiltere’de Plymouth denilen liman kasabasından gemiye binerek rotalarını Amerika kıtasına çeviriyorlar. İki aylık bir yolculuk sonunda, Kasım sonu, Aralık başı 1620’de bugün Massachusetts diye bilinen yere ulaşıyorlar. Kuzey Amerika kıtasına gelen bu insanlara inançları sebebiyle göç edenler (hicret edenler) anlamında Pilgrims, yani hacılar deniyor. Hacılar kendi toprakları İngiltere’de kendi dinlerini istedikleri gibi yaşayamadıklarından terk ediyorlar. Şükran Günü’nün doğuşuna dair ana akım anlatı şöyle devam ediyor: Kuzey Amerika’da karaya çıkan bu insanlar evlerini yapmaya girişiyorlar. Yeni Dünya’da (Kuzey Amerika kıtası) yaşadıkları ilk kış çok soğuk ve zorlu geçiyor. Karaya ayak basanların yarısı hastalanıp ölüyor. Plymouth’tan gelen Hacılar geldikleri topraklarda çoktandır başka insanların, yani yerli bir halkın yaşadığını görüyor. Aslında Hacılar Wampanoag kabilesinin köylerinden birine yerleşiyorlar. Wampanoag, kabilenin kendi dilinde ‘ilk ışığın insanları’ ya da ‘doğunun insanları’ anlamına geliyor. Bu kabileden Samoset ve Tisquantum adlı, İngilizce bilen iki Yerli binlerce yıldır yaşadıkları topraklara yerleşen bu ingilizlere çok yardım ediyorlar. İngiliz Hacılara nasıl ve nerelerde avlanacaklarını, neyin yenebilir, neyin zehirli olduklarını gösteriyorlar. Wampanoaglar nelerin, nasıl ekilip biçileceğini, toprağın nasıl verimli hale getirileceğine dair birçok bilgi ve görgülerini İngiltere’den gelen bu insanlarla paylaşıyorlar. Yerli halktan öğrendiklerinin sayesinde 1621 yılı hasat dönemi bolluk ve bereketle geliyor. Hacıların yüzü gülüyor. Bunu, yani hasadın sonunu kutlamak istiyorlar. Bu amaçla bir yemek düzenleniyorlar. Ve bu yemeğe Wampanoag halkından da doksan kişi katılıyor. Wampanoaglar yenmesi için beş ceylan getiriyor. Sonradan ilk Şükran Günü kabul edilecek bu yemekli, eğlenceli ve spor müsabakaları da yapılan kutlamaya toplam 140 kişi katılmış ve kutlamalar üç gün sürmüş.

1863 yılında zamanın ABD başkanı Abraham Lincoln Şükran Gününü, Kasım ayının son Perşembe günü tüm ülkede kutlanan bir bayram olarak ilan etmiş ve bu kutlama yetmiş yıl sürmüş. 1939 yılında başkan F. D. Roosevelt kutlamayı Kasım ayının üçüncü perşembesine çekmiş. Bu değişikliği, Amerika’daki Noel alışverişinin erken başlatıp esnafa daha çok kazandırmak için yapmış. Ancak Amerikan Senatosu 1941’de aldığı kararla Şükran Günü (daha önceden olduğu gibi) 1941’den beri Kasım ayının son Perşembesi, tüm ülkede devlet dairelerinin, okulların, bankaların ve birçok işyerinin kapandığı resmi bir tatil olarak kutlanmakta. Şükran günü Amerika’da yolculukların, aile ziyaretlerinin en fazla yapıldığı ve evlerde, mutfakların en çok kullanıldığı günü olarak da biliniyor.

Şükran Gününü Sessizlikle Geçirenler ve Başka Alternatifler

Amerikan Yerlileri’nin acılı tarihi Şükran Günün’ü şen şakrak bir kutlama olarak görmekten ziyade bir sessizliğin içine çekiyor. Binlerce yıldır yaşadıkları ata-ana topraklarından neredeyse tamamen yok edilişlerini hatırlıyorlar bu g gün. Wampanoag kabilesinden olan tarihçi ve bağımsız araştırmacı Linda Coombos Şükran Günü etrafında oluşturulan mitin gerçekleri gizlediğini, tahrif ettiğini düşünüyor. 1621 yılında hasat sonu etkinliğinde bir araya gelen İngiliz Hacılarla Wampanoaglar’ın etkinlikten sonra hiçbir şey olmamış gibi ‘sonsuza dek mutlu ve kardeşçe yaşadıkları’ söyleminin gerçeklerle bağdaşmadığını söylüyor. Tarihçi Linda Coombos’la yapılan söyleşinin bağlantısı:  https://www.youtube.com/watch?v=2bs1WDDcMWQ&t=373s

Bazı Amerikalılar Şükran Günü oruç tutmayı yeğliyor. Oruç tutarak 1620’de Amerika kıtasına ayak basan İngiliz Hacıların çektiği zorlukları hatırlamayı tercih ediyorlar. Başka bazı insanlarsa Şükran Gününü dünyadaki aç insanlar, özellikle aç çocukları hatırlamanın ve onlar için bir şeyler yapmanın fırsatı olarak görülmesini istiyor. Amerikan Yerlilerinin perspektifine benzer şekilde, bu insanlar da Şükran Günü’nün ‘karanlık bir tarihi’ olduğu savında: ttps://www.youtube.com/watch?v=n74hFmOc1yo

Black Friday Shopping (Kara Cuma Alışverişi)

Amerika’daki bayramlar aynı zamanda alışverişin canlandığı, canlandırıldığı günler. Şükran Günü’nden sonraki Cuma günü Noel alışverişinin ‘resmi’ başlangıcı kabul ediliyor. Ve bu Cuma gününe nedense Kara Cuma deniyor. Bugün insanlar alışveriş merkezlerine, dükkânlara hücum ediyor. Sözüm ona şeylerin fiyatları inanılmaz ölçüde indiriliyormuş. Kara Cuma alışverişlerine katılıp fiyatları karşılaştırılanlardan söyledikleri, bu derece indirimin olmadığını, bunun aslında bir şehir efsanesi olduğu yönünde. Efsane ya da gerçek, geçen Cuma günü ABD’de tüketicilerin 9.12 milyar dolarlık, evet, yazıyla dokuz milyarlık internet alışverişi yaptıklarını, bunun bir rekor olduğunu okudum ve radyodan duydum.

Bu da bağlantısı: https://www.npr.org/2022/11/26/1139274449/black-friday-sales-inflation-online-shopping

Abbas Karakaya – 29-30 Kasim 2022, Bloomington

 

Okumaya devam et

Abbas Karakaya

YILIN İLK KARI VE AMERİKA’DA EVSİZLER

Yayınlanma:

|

Yaşadığımız yere yılın ilk karı geçen cumartesi yağdı. Ulaş bu işe çok sevindi. Dışarı çıkıp kartopu oynadı. Ama karlı, soğuk havalar benim aklıma evi olmayan insanları getiriyor. ABD’de her gece 550-600 bin insan sokaklarda ya da barınak bulabilenler (ısınmayan, kirli, pis, barakalarda) barınaklarda geceliyor. Gidecekleri sıcak bir yuvaları yok. Eski ABD başkanlarından Bill Clinton’a (1993-2001) göre evsizlik ABD’nin “en utanılacak toplumsal sorunu.” Bu yakıcı, trajik toplumsal soruna biraz yakından bakalım.

  1. Evsizlik sorunu çok karışık, çok katmanlı bir sorun. Evsiz kalan insanlar daha başka sorunlarla da boğuşmak zorunda kalıyorlar. ABD’de evsiz insanların birçoğu aynı zamanda uyuşturucu bağımlısı, içki sorunları olan insanlar. Evsizler arasında psikiyatrik rahatsızlığı olan insan az değil.  ABD’de eski, emekli askerler arasında da çok yaygın bir şey sokağa düşmek. Evsizlik sorununun temelinde yoksulluk, işsizlik, geçinebilecek işlerin çok azalması ve iş güvenliğinin yok edilmesi yatıyor. Bu bakımdan evsizlere başlarını sokacakları evler yapmakla sorun tam çözülmüyor. Ayrıca, evsiz kalmanın sebeplerinden biri de aile içi şiddet. Aile içi şiddet gibi, evsizlere hakkındaki önyargıları da konuşmayı zorunlu kılıyor evsizlik sorunu.
  1. Homelessness in America: The History and Tragedy of an Intractable Social Problem (2022), adlı kitabın yazarı Stephen Eide ABD’deki evsizlik sorunun üç döneme ayırarak inceliyor. İlk dönem yirminci asrın başından 1929’daki Büyük Depresyona kadar, sonrasındaki 10 yılı kapsayan bir süre; ikinci dönem 1930’lardan 1970’lerin sonuna kadar olan dönem ve içinde bulunduğumuz üçüncü dönemse 1980’lerden günümüze kadar geliyor. İlk iki dönemde evsizler çoğunlukla Beyazken, içinde bulunduğumuz dönemde ağırlıklı olarak Siyahlar evsiz. Üçüncü dönemin başka, ayırıcı iki özelliği de, evsizler arasında kadınların sayısının ve ruhsak hastalıkların artması. Eide’nın araştırmasına göre uyuşturucu madde bağımlılığı her üç dönemde de rastlanan bir durum.
  1. İkinci dönemde izlenen yanlış kentsel dönüşüm politikaları da insanların evsiz kalarak sokaklara düşmesine sebep olmuş. ABD’de bir dönem yüksek ev kiraları veremeyen insanların tercih ettikleri tek kişilik otel odaları varmış. Bunlara SRO deniyor: Single Room Occupancy (Hotels). Bu oteller yıkılarak yerleri ya ticari alana çevrilmiş ya da orta sınıflar için yerlerine siteler yapılmış. Başka bir deyişle, rant amaçlı kentsel dönüşüm fakirlik sınırında yaşayan, alım gücü yeni yapılan evleri satın almaya ya da kiralamaya yetmeyen insanları sokaklara itmiş. Bu rant odaklı dönüşümün evsizlik sorununu nasıl büyüttüğünü sayılar da gösteriyor. Örnekse, eskiden beri evsiz insan sayısı bakımından hep ilk sırada gelen New York şehrinde, bu otel odaları (SRO), 1970-1983 arasında 127 binden 14 bine düşmüş. Ya da Nashville’de aynı süre zarfında 1680 odadan kala kala sadece 15 tane kalmış.
  1. İçinde bulunduğumuz dönemde evsiz insan sayısını artıran bir başka politikada sağlık alanında uygulanmış yanlış bir politika. Devlet hastanelerindeki psikiyatri bölümlerinde yatarak tedavi edilen hastalar devlete yük olmasınlar diye erken taburcu ediliyor ve tedavilerine, ilaçlarına dışarıda devam edilmesi planlanıyor. Hastalar iyileşmeden, tedavileri tamamlanmadan sokaklara gönderiliyor, ancak planlandığı gibi hastaların dışarıdayken takipleri yapılamıyor. Ve bu insanlar yeni evsizler olarak sokaklarda yaşamak zorunda bırakılıyorlar. İnsan sağlığına sadece kar, para merceğinden bakıldığında ortaya çıkan korkunç bir sonuç.
  1. 1980’lerin başında Ronald Reagan yönetiminde (1981-1989) neo-liberal politikaların hayata geçirilmesi, yani büyük şirketlere vergi indirimleri gelirken dezavantajlı gruplar, fakirlik sınırı altında yaşayan insanlara yapılan sosyal yardımların azaltılması da yeni dönemdeki evsizlerin sayısını artırmıştır. Yine bu dönemde, evsizlik sorunun çözmek, evsizlerin durumlarını düzeltmek için çabaların da artığı gözlemleniyor. Bugün Amerika’da dini cemaatler kilise, sinagog gibi mekânlarını evsizlere daha çok açıyor, yardım programları uyguluyorlar. Türkiye’deki camiler evsiz insanlara neden açılmaz? Aynı soruyu benden önce Türkiye’de yıllardır evsizlerle ilgili çalışma yürüten, 2015’te de Erdemliler Dayanışması Derneği ile birlikte evsizler evi açan Erkan Alaca da soruyor:

https://tr.euronews.com/2020/02/21/issizlik-ekonomi-ailevi-sorunlar-turkiyede-gizli-evsiz-sayisi-artiyor-video-izle

  1. Evsizlerin yanında durup onlar için, onlarla beraber, sahada mücadele etmiş, 1980’lerde medya ve genel kamuoyunun dikkatini bu soruna çekmeyi başarmış biri var ki onun adını da analım. Bu Amerikalı aktivist Mitch Synder (1943-1990). Synder, çalınmış araba kullanmaktan iki yıl hapis yatmış. Hapiste, Vietnam savaşına karşı çıkmaktan dolayı ceza almış iki papaz kardeşle karşılaşmış ve onların sayesinde yoğun bir okuma dönemi geçirmiş, toplumsal bilinçlenme yaşamış. Cezasını tamamladıktan sonra CCNV (Community for Creative Non Violence) adlı bir oluşuma katılmış. Dini cemaatlerin (camiler, sinagoglar, kiliseler) ve devletin evsizler için barınak yapmaları, ellerindeki binaları bu insanlara tahsis etmeleri için mücadele etmiş. Ronald Reagan yönetimini evsizlere barınak yapmaya ikna etmek için sahada evsizlerle beraber mücadele etmiş, parklarda gecelemiş ve iki kere açlık grevine gitmiştir. Bu cesur, soylu insanın hayatı henüz hayattayken sinemaya aktarılmıştır: https://youtu.be/q32p95Di_fU Filmin en son sahnesi donarak ölen evsiz, eski bir askerin toprağa verilme sahnesidir. Mezarlıktaki tören sona erdikten sonra, gazeteciler, cenaze törenine katılan Mitch Synder’a mikrofonu uzatır, söyleyeceğiniz bir şey var mı, diye sorar. Synder’ı oynayan karakterin (Martin Sheen) şu sözleriyle biter film:

“Sokakta evsiz bir insan görürsen geçip gitme, dur, yaklaş, merhaba de ve nasıl olduklarını, ne yaptıklarını sor, eğer paran varsa, ona bir şey, sıcak bir çay ya da yiyecek bir şeyler ısmarlamayı teklif et; eğer paran yoksa o evsiz kişinin sadece gözlerine bak ve onu önemsediğini, umursadığını söyle çünkü sen onun gözlerine bakarken aslında aynaya bakıyorsun.”

Abbas Karakaya – 15-16 Kasım 2022, Bloomington

Okumaya devam et

Abbas Karakaya

BLOOMİNGTON’DA SONBAHAR: AYRILIĞIN EN YİĞİT HALİ

Yayınlanma:

|

Bloomington’da dağ, tepe, deniz yok. Göz alabildiğine mısır tarlaları ve orman.  Yazları dayanılmaz nemli ve ıssız. Çünkü üniversite tatile giriyor, her ne kadar yaz dönemi dersleri olsa da. Burada yaşanacak en güzel mevsim sonbahar. Okullar açıldığı için hayat nispeten canlı. Ağaçların, yaprakların sonbahardaki macerasını burada yaşamak muhteşem bir şey.

Ekim ayının son on günü bir sürü sonbahar fotoğrafı koydum facebook hesabıma. Sonbahar, güzün gökyüzü en iyi gözle, görerek yaşanır. Yazı bu işi yapabilir mi, ya da ben yazıyla yapabilir miyim, bilmiyorum. Ama denedim. Sonbahar illa ki en önce renk demek. Yaprakların renk değiştirmesi. Kızaran yapraklar, hardal sarısına dönen yapraklar, sonbahar ilerledikçe pas, çamur, bakır rengine dönen yapraklar. Hissedemediğimiz rüzgârda döne döne, genelde bir başlarına sessiz ve derinden düşen, rüzgârdaysa hep beraber savrularak düşen yapraklar… Ve yaprakların gidişini vakurla izleyen ağaçlar… Sonbahar bence ayrılığın en şiirsel hali.

Sonbaharın beni bu kadar içine çekmesinin ikinci yılı aslında. İlki geçen yıl Çekmeköy, Hamidiye Mahallesi, Mecidiye parkındaydı. O zaman da sararan- daha çok çamur, pas rengi ve sapsarı yapraklar- yapraklar, onların çimenlere düşmüş hali beni çok etkiliyordu. Renkler oldum bittim beni çok etkilemiştir. Hatta bence çiçekler varlık sebebi renkleridir, diyecek kadar. Çiçek, renk ilişkisini üç dizelik, Çiçekler adlı şiirimde şöyle görmüşüm: Kör etti beni çiçekler/ Kör oldukça açıldı/ Gözlerim yeni renklere. Geçen yıl bu zamanlar, To Be Healed By the Earth (Topraktan Gelen Şifa) adlı bir kitabı çeviriyordum. Kitap doğanın, özellikle toprak ve ağaçların iyileştirici enerjileri olduğunu, bunun insanları iyi edebileceğini savlayan bir kitap. Yani geçen yıl sonbahara düşerken, çekilirken ağaçlardan çok olumlu bahseden bir kitapla haşır neşirdim. Öyle ki hızımı alamadım, 9 Kasım’ı Dünya Ağaçlara Sarılma Günü ilan ettim. Bu yıl ikincisini kutlayacağım. Ağaçlar mı? Onlar da bana sarılıyor.

Bu yazıyı yazarken aklıma Can Yücel’in Yaprak Dökümü adlı şiiri geldi. Şiirin tamamını buradan okuyabilir, Yücel’in sesinden de dinleyebilirsiniz: https://www.lyrikline.org/en/poems/yaprak-doekuemue-3597

O şiirinde Can Yücel de yaprakların renk değiştirmesine dikkat çeker ve sonbaharda çevreye, doğaya yaprakların ‘şan’ verdiklerini yazar:

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Toplumsal algıda sonbahar hazan, hüzün, kederlenme mevsimdir. Ancak Can Yücel’in şiiri bu algıdan ayrılmaya teşebbüs eder ve başarır da. Yukardaki açılış dökülen yaprakları bir hüzünlenmeye vesile olmasından ziyade, gösterişi, güzelliği ve sonucunda ortalığa getirdiği ‘şan’ olarak görür. Benim de Ekim 2022 ortalarında Bloomington’da yazdığım Sonbahar adlı şiirim Yücel’in şiiriyle aynı istikamette olup sonbaharı (ağaç ve yaprakların karşılıklı tutumu) bir ‘yiğitlik’ olarak göstermeye çalışır. Sonbaharın insanlara öğretecek bir dili olduğunu söyler:

SONBAHAR

Sonbahar işte

Ayrılığın en güzel şiiri

Gemiden atılan can simidi

Sonbahar gitme

 

Gözlerimin son sözleri 

Yapraklar ağaçlardan 

Düşüyorlar tek tek 

Sonbahar gitme

 

Ağaçlar da cesur

Düşen yapraklar da

Sonbahar gitme

Bilmediğimiz o dili öğret bize

 

Abbas Karakaya, 7 Kasım 2022, Bloomington

Okumaya devam et

KATEGORİLER

SON YAZILAR

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.