Connect with us

Erden Armağan Er

NEREDE O ESKİ REFORMLAR, EKONOMİ PROGRAMLARI

Erden Armağan ER, açıklanan Ekonomi Reform Paketinin ne anlama geldiğini başarı şansının olup olmadığını Hazine deneyimi ile ele aldı.

Yayınlanma:

|

Malumunuz olduğu üzere geçtiğimiz Cuma günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Yeni Ekonomi Reform Paketini” açıkladı. Aslına bakarsanız “paketin içeriğinde ne varmış ne yokmuş diye merak ettim” dersem yalan olur. Zira 19 yıllık bir iktidar döneminin ardından tekrardan çeşitli alanlarda “reform” yapma gereksinimi duyuluyor olmasının pratikte hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorum. Demek ki T.C. Tarihinin bu en uzun hükümet etme döneminde ekonomide geldiğimiz nokta, aslında varmak istediğimiz noktanın da gerisinde demektir. Hasıl-ı Kelam havanda epeyce bir su dövmüşüz. Yaklaşık 2 yıla dayanan yazın hayatımda, ekonomide yapılan yanlışlardan, bu yanlışların bizi getirmiş olduğu durumdan, bu durumun sonuçlarından, elde ettiğimiz sonuçlardan nasıl daha iyi sonuçlara varabileceğimize dair  fikirlerden bayağı söz etmiştik. Hukuk, Ekonomi, Maliye, Çevre, Sosyal Haklar, Yatırımlar  gibi bir dizi ana başlık hakkında ben de bir çok ekonomist  de yazıp çizip durduk. Bu güne kadar “Ekonomimiz Uçuyor”, “Şahlanıyor”, “Kriz Mriz Yok” mealinden işittiğimiz cümlelerin ardından hükümetten kimi alanlarda “Reform!!!” adı altında bir takım adımların atılmaya çalışılıyor olması da  bu anlamda trajikomik bir ironi olsa gerek.

Yeni Türkiye’nin Reform Programları

Eskiden Türkiye’de, çeşitli alanlarda her hangi bir reform yapılacağı zaman, ilgili bakan ve bürokratlar  uzunca bir süre çalışır bir çerçeve program hazırlar, sonrasında çeşitli sivil toplum örgütleri ile toplantılar yapar ve nihayetinde bakan çıkar geniş katılımlı soru-cevaplı bir basın toplantısı ile kamuoyuna bilgi verirdi. Sonrasında bu programlar  bir süre tartışılır bir müddet sonra da uygulamaya geçtikten sonra neticelerin istenildiği gibi olup olmadığı, değilse nerede eksikler bulunduğu değerlendirilirdi. Elbette eskiden iyiydi şimdi kötü gibi bir değerlendirmede bulunmuyorum. Zira eskiden de bir çok reform programı laf kalabalığından ibaretti, hatta belki çerçeve olarak çok iyi olsa da, uygulamada yaşanan aksaklıklar nedeniyle çoğu zaman başarısız oluyordu. Çünkü reform demek bir çok alanda mevcut düzenden nemalanan kesimlerin çıkarlarının bozulması demektir. Haliyle bu kesimler de  “düzenlerinin” bozulmasından hoşnut olmayacakları için, sürekli yeni adımları baltalamaya çalışmakta çeşitli kanallardan hükümete ulaşarak programı akamete uğratmaktaydı.

Sunum teknikleri değiştirmek ile reform olmaz

Özellikle ekonomi ile ilgili program açıklanacağı zaman, biz bankacılar bütün işlemlerimizi durdurur, bakanın açıklamalarına odaklanır, satır aralarından işimize yarayacak sonuçlar elde etmeye çalışır, o an için bir fırsat çıkmışsa, dönüp piyasada bunu fiyatlamaya başlardık. Her ne kadar sonunda sulandırılacak da olsa, ciddi ekonomik kararlar içeren bu programlar, çok değerli ve tecrübeli  TCMB, Hazine ve Maliye bürokratlarının hesaplamalarına dayanırdı. Başlarında da bu programı layıkıyla sunabilecek ekonomi teorisine hakim bir bakan olurdu. Bu gelenek, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelene dek böyle işledi. Bizler de eski alışkanlıklarımıza dayanarak, eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak göreve başlayıp sanırım adına da kısaca “YEP” denilen,( daha sonra çeşitli adlar verilerek tekrarlanan) programların sunumlarına kadar böyle davrandık. Fakat ilk sunumun ardından görüldü ki, ne bakan eski bakanlara benziyor, ne de “reform”, “program” eski programlara.

Eskiden uygulamada aksamalar, savsaklamalar yaşansa dahi çerçeve ve amaç nispeten tutarlı iken, artık bunlarda da özensizliğin izlerinin hakim olduğuna şahit oluyoruz. Bu da  haliyle özellikle ekonomide hızla bir güven kaybı yaşanmasına neden oluyor. Güven kaybının yarattığı fiyatlamalar, ekonomi yönetimini alışık olunmayan ve piyasa ekonomisine aykırı önlemler almaya yöneltince de haliyle bütün ipler kopuyor  dengeler alt üst oluyor ve ekonomi daha da yönetilemez duruma geliyor. Vardığımız noktada da hepimiz sonuçlarını bire bir zaten yaşıyoruz biliyorsunuz.

Kuralsızlık hiçbir zaman bu kadar artmadı

Konumuz ekonomi olduğu için anayasa, hukuk, kanun v.s. ye hiç girmiyorum ayrıca uzmanlık alanım da değil. Fakat başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, ( ki faizlerle ilgili iddiasını hepimiz biliyoruz.) Ekonomiye ilişkin bir çok kuralın, kaidenin aksine kararlar alındığını gözlemliyoruz, gözlemledik. Basında ve medyada tüm bu kararların yanlış olduğu, muhtemel sonuçlarının ekonomi için olumsuz olacağı yazılmasına söylenmesine karşın  geri adım atılmadığını da biliyoruz. TCMB’nın bağımsızlığı, faizlerin enflasyonun sonucu değil sebebi olduğu iddiası, kamuda tasarrufa gidilmesi gerektiği, “yap-işlet-devret” projelerinin yüksek maliyetleri, kaynakların inşaat sektörüne ve ithal tüketime yöneltilmesi, tarım ve hayvancılıkta üreticiyi desteklemek ( 2008’de çıkartılan kanuna göre tarımsal destekler GSYH’nın en az %1’i kadar olması gerekli ) bir yana fiyat artışlarını ithalat yoluyla engelleyerek  çiftçilerin üretimden uzaklaştırılması, elektrik ve doğalgaz özelleştirmeleri ile kamu tekellerinin özel tekellere dönüşmesi, rekabeti bozucu uygulamaların artışı, kamunun regülasyon görevini yerine getirmemesi ya da tercihlerini belli sermaye gruplarından yana kullanması, kamu ihale yasasında yapılan sayısını dahi bilmediğimiz değişiklikler, Sayıştay denetimi dışına çıkarılan ve ülkenin var olan hemen bütün varlıklarının içine doldurulduğu “Varlık Fonu”nun ( muhtemeldir ki) verimsiz yönetimi, çevre, sağlık politikaları ve en sonunda “covid-19 salgını” ile mücadelede içinde bulunduğumuz koşullar bilimsellikten, planlamadan uzak günlük kararlar ( Çıkartılan kararnameleri düzeltmek ve değiştirmek için tekrar çıkartılan cumhurbaşkanlığı kararnameleri )  ve daha da ayrıntıya girmeye kalktığımızda içinden çıkamayacağımız kadar çok konuda uygulanan yeniliklerin de bizlere “reform” olarak sunulduğunu  hatırlayınca, açıkçası “insan hakları eylem planı” ve “yeni ekonomi programı” gibi reform adı verilen uygulama planlarını endişe ve tereddütle karşılamak gerektiğini düşünüyorum.

Hayaller Paris Gerçekler Cidde’nin gerisi….

2013 Yılında ilan edilen ve “2023 yılında yılda 500 milyar dolar ihracat, dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer almak, 25 bin dolar kişi başı milli gelir” gibi rakamlara ulaşmayı hedefleyen Kalkınma Planını anımsayıp, bu gün Cumhuriyetimizin 100. Yılına 2 yıl kala bırakın sözü edilen hedeflere ulaşmayı, kişi başı milli gelirde 2013 yılının dahi gerisine( 2013 gerçekleşen 12,480 dolar  2020 gerçekleşen 8,599 dolar Kaynak: TÜİK) inerek daha da fakirleştiğimize dikkat çekmek isterim. 2023’e iki kala ilk 10 ekonomiden biri olmak yerine 2020 sonunda Suudi Arabistan’ın bile gerisine 19. sıraya (2001 Krizi sonrasında 17. Büyük Ekonomiye sahiptik ) düşmüşüz,  IMF 2021 Yılı tahminlerine göre de 20. sıradaki İsviçre ile yer değiştirerek 20. sıraya inmemiz beklenmekte. Yine 2023’de 500 Milyar dolar olması hedeflenen ihracatımızın da iki yıl kala sadece 150-170 Milyar dolar düzeyine sıkışıp kaldığını unutmayalım.  Sıralamada yükseldiğimiz, başarılı olduğumuz bir alan yok mu elbette var, Dünyanın En Yüksek Enflasyonuna sahip 15. Ülkesiyiz!! mesela. Fakat rekabet ettiğimiz hiçbir gelişmiş ya da gelişmekte olan bir ülke bu listede yukarılarda değil maalesef. Avrupa’nın en düşük “asgari ücretinden” birisi bizim ülkemizde, neredeyse ortalama ücretlerin yarısı asgari ücretten oluşmakta. Ya da “Pandemi” sırasında vatandaşlarına doğrudan gelir desteğinde bulunan ülkeler arasında GSYH’nın %1,1’i kadar destekle, fakir ülkelerin (ortalama desteği %2,2) bile gerisinde kaldığımızı söyleyebiliriz. Üstelik bütün dünya ülkelerinde ekonomik daralma yaşanırken biz %1,8 büyümeyi de başardık.

 Ekonomide Reform Planını Cumhurbaşkanı sunar mı?

Eski Türkiye’de( bu arada yeri gelmişken açıklayayım, eski ve yeni Türkiye kavramları bana ait değil, açıkçası kullanmaktan da hiç hoşnut değilim, ancak mevcut iktidar tarafından sıklıkla dile getirildiği için karşılaştırma yapmak açısından kullanmak elzem oldu ), bırakın Cumhurbaşkanlarının ekonomik program açıklamasını, Başbakanlar dahi  ekonomik konularda bakanı olmadan herhangi bir açıklama yapmazlardı. Eski Parlamenter Sistemde Cumhurbaşkanı her ne kadar oldukça geniş yetkilere sahip olsa da, ekonomik konularda neredeyse görüş dahi belirtmezlerdi. Başbakanlar ise icra makamı olmanın sorumluluğunu taşımanın dışında, ekonomiye dair özellikle teknik konularda açıklama yapmaz, yapacaksa da yanlarına Ekonomi Yönetimine dahil bakan ve bürokratlar olmadan basının karşısına çıkmazlardı. Yeni Türkiye’de ise durum artık tam tersine dönmüş vaziyettedir. Tam bir “One Man Show” söz konusudur. Yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yapısı gereği tüm yetkiler Cumhurbaşkanı’nda toplanmış, haliyle siyasi sorumluluk gereği de her türlü sevap da günah da Cumhurbaşkanı’na yüklenmiştir. Konunun uzmanı olsa da olmasa da her türlü “Reform” açıklaması Cumhurbaşkanı tarafından yapılmaktadır.

Mümkünse artık Reform yapmayalım

Yıllar itibarı ile vardığımız noktada  ekonomimiz son 8 yılda 3 basamak gerilemiş, kişi başına gelirimiz 3,881 dolar azalmış, işsizlik rakamlarımız Cumhuriyet tarihinin en yüksek düzeyine ulaşmış, hayat pahalılığı dayanılmaz boyutlara gelmiş durumdadır. Son 19 yılda yaptığımız ekonomik ve siyasi reformların bizi daha büyük bir ekonomiye ve daha müreffeh bir gelir seviyesine ulaştırması beklenirken tam tersi bir durum gelişmiş gözükmektedir. Demek ki “reforme” edelim derken bir çok şeyi “deforme” etmeyi başarmışız. Kanımca sahip olduğumuz zihniyeti değiştirmedikçe de, varmayı arzu ettiğimiz hedeflere asla ulaşamayacağız. Zihniyet Değişimi ise, elbette aynı kişilerle ve kadrolarla mümkün olamaz.

Bu bakımdan,  her hangi bir alanda “Reform” yapılacağı sözünü duymak açıkçası bende ciddi tereddüt ve endişe uyandırmakta. Yazdıklarımın aksi söz konusu ve benim bundan haberim yoksa elbette haklı sayılmayı arzu etmem. Lakin Görünen Köy de Kılavuz istemiyor ne yazık ki.

Erden Armağan ER – 16.03.2021 erdener1970gmail.com

EKONOMİ

GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?

Fahiş fiyat tartışmaları devam ederken ERDEN ARMAĞAN ER’in bir yıl önce yazdığı halen güncel olan yazıyı hatırlamakta fayda var…

Yayınlanma:

|

Son günlerde özellikle de yaz boyunca tartışılan en önemli husus, gıda ve tarımsal ürün fiyatlarında yaşanan TÜİK’e göre %30, vatandaşa göre ise %50-80 oranında yaşanan “hızlı fiyat artışları” idi. Ticaret Bakanlığı’na bağlı ekiplerin yaş sebze meyve hallerinde gerçekleştirdiği “FAHİŞ FİYAT” denetimleri, hükümetin gıda ve tarım ürünlerinde yaşanan artışlara karşı alabildiği tek önlem olarak dikkat çekti.

Nedir Bu Fahiş Fiyat?

Fahiş; Arapça bir kelime olup, TDK Sözlüğündeki tanımına göre, “aşırı, çok fazla” anlamına gelmektedir. Bu takdirde “fahiş fiyat” aşırı yüksek fiyat ya da çok fazla fiyat olarak tanımlanabilir. Ekonomi literatüründe ise teknik olarak her hangi bir tanımı bulunmamakla beraber, yüksek enflasyon dönemlerinde yaşanan hızlı fiyat artışları olarak değerlendirebiliriz. Kapitalist serbest piyasa ekonomilerinde mal ve hizmet fiyatları, hiçbir müdahale olmadan arz-talep eşitliğine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla “fahiş” olarak değerlendirilebilecek hızlı fiyat artışları arzda ya da talepte ortaya çıkan dengesizlikler olması durumunda yaşanabilmektedir. Eğer bir mal ve hizmetin arzında küresel ya da yerel ölçekte tedarik sıkıntısı yaşanıyorsa talep sabit kalsa dahi fiyat yükselir. Ya da, üretim maliyetlerinde yaşanan bir artış da, talep sabitken fiyat artışına yol açabilir. Esasen fiyatların yükselişi bir sonuçtur. Fiyatlar Genel Seviyesi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz “Enflasyonun”  hızlı yükselişi, uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığının bir sonucudur. Dolayısıyla gıdada ya da diğer mal ve hizmet fiyatlarında  “Fahiş Fiyat” manşetleri atılması, yanlış “Ekonomi Politikalarından” dolayı sorumlu olan hükümetlerin, tabiri caizse hızla artan fiyatların müsebbibi olarak “Günah Keçisi” arama çabasından başka bir şey değildir.

Gıda Fiyatlarındaki Hızlı Yükselişin Nedenleri

  1. Gelir Dağılımı Eşitsizliği: Hepimizin bizzat yaşayarak gördüğü gibi, dünyada yer alan Gelişmekte Olan Ülkeler arasında %19,25 (TÜİK: %19,25, ENAG: 8 aylık enflasyon %30,39 ) ile en yüksek enflasyona sahip Türkiye’de, gıda fiyatlarının bu denli tartışılmasının en büyük nedeni hiç kuşkusuz Gelir Dağılımındaki bozulmadır. TÜİK tarafından açıklanan son büyüme rakamlarına baktığımızda ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 2019 yılında  %36,7 iken, 2021 yılı 2. Çeyreği itibariyle %32,9’a gerilediğini gözlemliyoruz. Engel Yasası’na göre daha yoksul aileler, zengin ailelere göre gelirinin daha büyük bir kısmını gıda harcamalarına ayırmaktadır. Blanciforti ve Green’in 1988 Yılında ABD’de Hackman Yöntemini kullanılarak yaptıkları araştırma sonuçlarına göre; Yoksulluk Sınırı altında gelir sahibi olanların Gıda Harcamaları payının, toplam harcamalarının %33-48’i kadar olduğu, üstünde gelire sahip bireylerin gıda harcamasının ise toplam harcamalarının %16-31’i kadar olduğu tespit edilmiştir. Görülüyor ki, hem Milli Gelirden aldığı payın gerilemesi, hem de Dünya ortalaması üzerinde yaşadığımız gıda fiyatları artışı, ücretlilerin ülkemizde söz konusu artışlardan daha olumsuz etkilenmesine yol açmıştır.
  2. Hatalı Fiyat Aktarım Mekanizmaları: 2001 Krizi ardından alınan önlemlerle, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla, devletin Tarım ve Hayvancılık alanında uyguladığı destekleme alımları ve piyasa düzenleyici rolünden çıkmasının ardından bahis konusu sektörler piyasanın insafına bırakılmıştır. ABD ve AB’de hükümetlerin birincil öncelikli desteklerle koruduğu Tarım ve Hayvancılık ülkemizde kendi haline bırakılmıştır. Hemen her türlü girdisi (gübre, ilaç, mazot, fide, ambalaj ) ithal olan tarım sektöründe bir de destekleme alımlarının bir çok üründe yapılmaması ve fiyatların piyasa mekanizmasına bırakılması, iklim ve doğal afetlerin etkisi ile arz şoklarına açık tarım sektöründe fiyatların üreticide çok düşük ( maliyetlerin dahi altında), tüketicide ise çok yüksek belirlenmesine yol açmıştır. Devletin ne alıcı, ne düzenleyici ne de denetleyici olmadığı sektör tamamen gıda sanayici, tüccar ve zincir marketlerin insafına terkedilmiştir. Örneğin üreticide 3,20 TL olan 1 lt inek sütü, market raflarında 8-9 TL arasında fiyatlanmaktadır. Aynı şekilde tarlada kg fiyatı 50 krş olan domates Pazar ve marketlerde 4-5 TL arasında fiyatlanmaktadır.

Gıda Fiyatları Nasıl Düşer?

Dünyada da yaşanan gıda fiyat artışlarını düşürmek belki mümkün olmayabilir ancak, fiyat yükselişlerinin makul seviyelerde gerçekleşmesi pekala sağlanabilir. Öncelikle yapılması gereken iş devletin piyasayı regüle etmesi, çiftçi ve üreticileri anlamlı desteklerle daha çok üretmeye teşvik edici önlemleri alması olacaktır. Üretim artışı beraberinde kabul edilebilir fiyatları getirecektir. Yılladır ihmal ettiğimiz Tarım Kooperatiflerinin tekrar canlandırılması ve piyasa belirleyici aktif roller üstlenme zamanı gelmiştir. İzmir Tire Süt Kooperatifi örneğinde olduğu gibi yerel yönetimler bu konuda daha çok inisiyatif almalı ve teşvik edilmeli. Boş Tarla ve Meraların Yerel Yönetimler tarafından tarım amaçlı kullanımının önü açılmalı. Trakya, Bursa, Adapazarı ovaları gibi sanayinin tahribine açılan alanlara rağmen elimizde yeterli tarım arazisi mevcut, sorun organize olup atıl alanların tarım ve hayvancılığa kazandırılmasıdır.  Tüketici kısmında ise, ücretlilerin ve yoksul kesimlerin Milli Gelirden aldığı payın artmasını sağlayacak politikaları uygulamaya geçmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, “Fahiş Fiyat” bir algı yönetimi çalışmasıdır. Bu söylemle asıl sorumlu ve suçlu olması gerekenlerin rolü gölgelenmeye çalışılmakta, soyut bir “günah keçisi” yaratılmaya çalışılmaktadır.

Erden Armağan ER – Ekonomist [email protected]

28.09.2021

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?

Yayınlanma:

|

Son günlerde özellikle de yaz boyunca tartışılan en önemli husus, gıda ve tarımsal ürün fiyatlarında yaşanan TÜİK’e göre %30, vatandaşa göre ise %50-80 oranında yaşanan “hızlı fiyat artışları” idi. Ticaret Bakanlığı’na bağlı ekiplerin yaş sebze meyve hallerinde gerçekleştirdiği “FAHİŞ FİYAT” denetimleri, hükümetin gıda ve tarım ürünlerinde yaşanan artışlara karşı alabildiği tek önlem olarak dikkat çekti.

Nedir Bu Fahiş Fiyat?

Fahiş; Arapça bir kelime olup, TDK Sözlüğündeki tanımına göre, “aşırı, çok fazla” anlamına gelmektedir. Bu takdirde “fahiş fiyat” aşırı yüksek fiyat ya da çok fazla fiyat olarak tanımlanabilir. Ekonomi literatüründe ise teknik olarak her hangi bir tanımı bulunmamakla beraber, yüksek enflasyon dönemlerinde yaşanan hızlı fiyat artışları olarak değerlendirebiliriz. Kapitalist serbest piyasa ekonomilerinde mal ve hizmet fiyatları, hiçbir müdahale olmadan arz-talep eşitliğine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla “fahiş” olarak değerlendirilebilecek hızlı fiyat artışları arzda ya da talepte ortaya çıkan dengesizlikler olması durumunda yaşanabilmektedir. Eğer bir mal ve hizmetin arzında küresel ya da yerel ölçekte tedarik sıkıntısı yaşanıyorsa talep sabit kalsa dahi fiyat yükselir. Ya da, üretim maliyetlerinde yaşanan bir artış da, talep sabitken fiyat artışına yol açabilir. Esasen fiyatların yükselişi bir sonuçtur. Fiyatlar Genel Seviyesi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz “Enflasyonun”  hızlı yükselişi, uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığının bir sonucudur. Dolayısıyla gıdada ya da diğer mal ve hizmet fiyatlarında  “Fahiş Fiyat” manşetleri atılması, yanlış “Ekonomi Politikalarından” dolayı sorumlu olan hükümetlerin, tabiri caizse hızla artan fiyatların müsebbibi olarak “Günah Keçisi” arama çabasından başka bir şey değildir.

Gıda Fiyatlarındaki Hızlı Yükselişin Nedenleri

  1. Gelir Dağılımı Eşitsizliği: Hepimizin bizzat yaşayarak gördüğü gibi, dünyada yer alan Gelişmekte Olan Ülkeler arasında %19,25 (TÜİK: %19,25, ENAG: 8 aylık enflasyon %30,39 ) ile en yüksek enflasyona sahip Türkiye’de, gıda fiyatlarının bu denli tartışılmasının en büyük nedeni hiç kuşkusuz Gelir Dağılımındaki bozulmadır. TÜİK tarafından açıklanan son büyüme rakamlarına baktığımızda ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 2019 yılında  %36,7 iken, 2021 yılı 2. Çeyreği itibariyle %32,9’a gerilediğini gözlemliyoruz. Engel Yasası’na göre daha yoksul aileler, zengin ailelere göre gelirinin daha büyük bir kısmını gıda harcamalarına ayırmaktadır. Blanciforti ve Green’in 1988 Yılında ABD’de Hackman Yöntemini kullanılarak yaptıkları araştırma sonuçlarına göre; Yoksulluk Sınırı altında gelir sahibi olanların Gıda Harcamaları payının, toplam harcamalarının %33-48’i kadar olduğu, üstünde gelire sahip bireylerin gıda harcamasının ise toplam harcamalarının %16-31’i kadar olduğu tespit edilmiştir. Görülüyor ki, hem Milli Gelirden aldığı payın gerilemesi, hem de Dünya ortalaması üzerinde yaşadığımız gıda fiyatları artışı, ücretlilerin ülkemizde söz konusu artışlardan daha olumsuz etkilenmesine yol açmıştır.
  2. Hatalı Fiyat Aktarım Mekanizmaları: 2001 Krizi ardından alınan önlemlerle, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla, devletin Tarım ve Hayvancılık alanında uyguladığı destekleme alımları ve piyasa düzenleyici rolünden çıkmasının ardından bahis konusu sektörler piyasanın insafına bırakılmıştır. ABD ve AB’de hükümetlerin birincil öncelikli desteklerle koruduğu Tarım ve Hayvancılık ülkemizde kendi haline bırakılmıştır. Hemen her türlü girdisi (gübre, ilaç, mazot, fide, ambalaj ) ithal olan tarım sektöründe bir de destekleme alımlarının bir çok üründe yapılmaması ve fiyatların piyasa mekanizmasına bırakılması, iklim ve doğal afetlerin etkisi ile arz şoklarına açık tarım sektöründe fiyatların üreticide çok düşük ( maliyetlerin dahi altında), tüketicide ise çok yüksek belirlenmesine yol açmıştır. Devletin ne alıcı, ne düzenleyici ne de denetleyici olmadığı sektör tamamen gıda sanayici, tüccar ve zincir marketlerin insafına terkedilmiştir. Örneğin üreticide 3,20 TL olan 1 lt inek sütü, market raflarında 8-9 TL arasında fiyatlanmaktadır. Aynı şekilde tarlada kg fiyatı 50 krş olan domates Pazar ve marketlerde 4-5 TL arasında fiyatlanmaktadır.

Gıda Fiyatları Nasıl Düşer?

Dünyada da yaşanan gıda fiyat artışlarını düşürmek belki mümkün olmayabilir ancak, fiyat yükselişlerinin makul seviyelerde gerçekleşmesi pekala sağlanabilir. Öncelikle yapılması gereken iş devletin piyasayı regüle etmesi, çiftçi ve üreticileri anlamlı desteklerle daha çok üretmeye teşvik edici önlemleri alması olacaktır. Üretim artışı beraberinde kabul edilebilir fiyatları getirecektir. Yılladır ihmal ettiğimiz Tarım Kooperatiflerinin tekrar canlandırılması ve piyasa belirleyici aktif roller üstlenme zamanı gelmiştir. İzmir Tire Süt Kooperatifi örneğinde olduğu gibi yerel yönetimler bu konuda daha çok inisiyatif almalı ve teşvik edilmeli. Boş Tarla ve Meraların Yerel Yönetimler tarafından tarım amaçlı kullanımının önü açılmalı. Trakya, Bursa, Adapazarı ovaları gibi sanayinin tahribine açılan alanlara rağmen elimizde yeterli tarım arazisi mevcut, sorun organize olup atıl alanların tarım ve hayvancılığa kazandırılmasıdır.  Tüketici kısmında ise, ücretlilerin ve yoksul kesimlerin Milli Gelirden aldığı payın artmasını sağlayacak politikaları uygulamaya geçmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, “Fahiş Fiyat” bir algı yönetimi çalışmasıdır. Bu söylemle asıl sorumlu ve suçlu olması gerekenlerin rolü gölgelenmeye çalışılmakta, soyut bir “günah keçisi” yaratılmaya çalışılmaktadır.

Erden Armağan ER – Ekonomist [email protected]

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

TÜRKİYE’DE HAYAT NEDEN PAHALI ve HAYATLAR NEDEN BU KADAR UCUZ?

Yayınlanma:

|

Enflasyon Rakamları Gerçeği Yansıtıyor Mu?

Başlık ilk bakışta biraz kafa karışıklığı yaratsa da, aslında hemen herkesin hem fikir olduğu bir durumdan bahsediyorum. Dün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Haziran ayı enflasyon oranının bir önceki aya göre TÜFE’de %1,94 , Yİ-ÜFE’de ise %4,01 arttığını açıkladı. Bu rakamlarla yıllık enflasyon TÜFE’de %17,53, Yİ-ÜFE’de de %42,89 olarak gerçekleşmiş oldu.

   TÜFE Yıllık ( Kaynak: TÜİK )

Haber, her ne kadar gazete başlıklarına “enflasyon beklentilerin üzerinde gerçekleşti” diye yansıdıysa da kimlerin beklentilerinin dikkate alındığı meçhul kaldı. Zira ENAG ( Enflasyon Araştırma Grubu)’nun yaptığı çalışmaya göre Haziran Ayı Enflasyon Oranı %3,28, 6 aylık enflasyon da %19,16 olarak gerçekleşti diyor.

 Mayıs ayında  %0,89’luk aylık rakam açıklandığında taraflı tarafsız bir çok kesimden rakamların “gerçekliği” konusunda çok fazla itirazlar yükselmişti. Zira çarşıda pazarda neredeyse haftada bir değişen etiketlerden söz edilirken Mayıs enflasyonunun üstelik akaryakıt  zammı da yapılmışken %0,89 çıkması şüphe yaratmıştı. Üzerine bir de TÜİK önce bir %1,44’lük artışı sitesine koyup, sonra yanlışlık oldu açıklaması yapınca kızılca kıyamet koptu. Haliyle böylesine önemli bir kurumda 3 yılda 4 tane başkan değiştirilince, haliyle kurumun güvenilirliği sorgulanacaktır. Gerçekte ise, Mayıs ayında 17 günlük kapanma sebebiyle bir çok mal ve hizmette güncel fiyatlar tespit edilemediği için enflasyon artışının düşük çıkması gayet normaldi ama yaşanan ‘güven kaybı’ kamuoyunda algının olumsuz yönde gelişmesine sebep oldu. Tartışmaların bir diğer odak noktası da Haziran Ayı enflasyonu ile birlikte, memur, işçi ve emekli aylıklarında “enflasyon farkı zammının”  belirlenecek olmasıydı. Genel kanı ücret zamlarını düşük tutmak için rakamlarla oynandığı şeklindeydi. Bu kanıyı güçlendiren iki diğer gelişme de; iki TÜİK Başkan Yardımcısının görevden alınması, yeni 3 başkan yardımcısının görevlendirilmesi, görevde olan iki Başkan Yardımcısının görev ve sorumluluklarının yeni atanan yardımcılara verilmesi ile 1 Temmuz tarihinde elektriğe %15, doğalgaza %12’lik zam yapılması olmuştur. Halbuki bu iki zam bir gün önce yapılsa, memur, işçi, emekli ücretlerine yapılacak artışlar en azından bu zamların bir kısmını (hesaplama tekniği sebebiyle) da içerecekti ve hayatın git gide pahalandığı bu süreçte dar gelirli kesimleri bir ölçüde rahatlatabilecekti, ancak tercih bu yönde kullanılmadı. Bu sebeple ücret ve maaşlara yapılacak artış %8,45’le sınırlı kalmış oldu. Hal bu ki elektrik ve doğalgaz zamları Haziran enflasyonuna yansımış olsaydı maaş ve ücret artışları tahminen %10 ve üzerinde gerçekleşecekti. Açıkçası hükümetin, uzun yıllardan bu yana ekonomik sınıflar arasındaki tercihlerini ( gelir, hukuk, vergi her türlü teşvikler sermaye lehine kullandığını ) bildiğimizden, böyle bir adım  biz çalışanlar  tarafından sürpriz olmadı.

                     Yİ-ÜFE’deki artış Enflasyonun Yükseleceğine İşaret Ediyor

     Yİ-ÜFE YILLIK ( Kaynak TÜİK )

Geçmiş yazıları takip eden okurlarımız bilirler, bir çok yerli ve yabancı kurum ekonomisti  enflasyonun yılın ilk çeyreğinde yükseleceğini, ikinci ve üçüncü çeyrek itibariyle inişe geçeceğini ve yıl sonunda %14-15 bandında kalacağını öngörürken, benim tahminlerim %20-25 bandında olacağı şeklindeydi ve hala da öyle. Muhtemelen önümüzdeki günlerde bahsedilen kurumlar enflasyon tahminlerinde revizyona gideceklerdir diye düşünüyorum. Çünkü TÜİK rakamlarına göre Yİ-ÜFE  yıllık olarak %42,89 gibi son yılların en yüksek düzeyine çıkmış durumda. Bunun anlamı, tüketicinin satın alma gücünün düşmesi nedeniyle, maliyetlerinde yaşanan artışları fiyatlarına yansıtamayan üretici ve satıcıların, önümüzdeki süreçte bu maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtmakta tereddüt etmeyecek olmalarıdır. Nitekim çeşitli sektörlerde yer alan üretici ve satıcıların sözcülerinin, şimdiden önümüzdeki aylarda %15-20 oranında fiyat artışlarına gideceklerine dair görüşleri haberlere yansımaktadır. Petrol fiyatlarında yaşanan yüksek seyir ve bununla ilgili Cumhurbaşkanının, akaryakıtla ilgili vergileri minimum düzeyde tuttuklarına dair açıklamaları dikkate alındığında, yıl sonu TÜFE’nin %20’ler  düzeyinde gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

30 Haziran tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı ile FİK (Fiyat İstikrar Komisyonu)’nun kurulmuş olmasının  fiyatların genel seyrinde nasıl bir işlev göreceğini 70’li yılların sonlarından az çok hatırlıyoruz. İktidarın “Eski Türkiye” uygulamalarına (1979’da benzin, şeker, yağ v.b. ürünlerde tavan fiyat uygulanmış ve bu ürünlerde hem tedarik sıkıntısı, hem de karaborsa fiyatları oluşmuştur) yönelmesi Serbest Piyasa uygulamalarından hızla uzaklaşıldığının işaretleri gibi görünüyor. Turizm Gelirlerinin düşeceğinin bariz olduğu 2021 yılında, Cari Açığın daha da büyümesinin önüne geçmek için BDDK’nın kredi kartları ile bazı ürünlerin taksitli alış-verişlerinde sınırlamalara gitmesinden de görüleceği üzere, hükümetin ekonomide atabileceği adımların “Refah Arttırıcı” olamayacağı iyiden iyiye anlaşılmaktadır.

 TCMB Faiz İndirir mi? Arttırır Mı?

Enflasyondaki yükseliş trendinin devam edeceğinin iyiden iyiye ortaya çıktığı bir ortamda TCMB’nın, Kısa Vadeli Gösterge Faizlerinde her hangi bir indirim yapması, döviz kurlarının ani bir sıçrama göstermesinden ve zaten tarihi düşük seviyelerinde ( Reel Efektif Döviz Kuru Endeksi Haziran’da 59,77 olarak açıklandı. Endeksin hesaplanmaya başlandığı 1994’ten bu yana TL’nin  gördüğü en düşük seviyedir) seyreden TL’nin daha da değer kaybetmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Mevcut faiz seviyeleri, zaten reel  olarak ne iç ne de yabancı yatırımcıya herhangi bir cazibe sunmuyor. Haziran ayı itibariyle enflasyon %17,53’tür. Haftalık Repo Faizi brüt %19 ; %5’lik stopaj düşüldüğünde net %18,05 , reel faiz %0,52. Üstelik, enflasyon da yükseliş eğiliminde. Yurt içi yerleşikler böyle bir ortamda DTH’larını bozarak TL’ye neden geçsinler?

Bir şunu diyen bir yazı '130 120 REEL KUR REKOR DÜŞÜK SEVİYEYE GERİLEDİ 127,4 110 100 90 80 70 60 75,0 നন 67,3 64,2 62,6 59,8 50 1983 1985 987 1989 1991 1993 1995 1997 1999 2001 2003 2005 2007 2009 2011 2013 2017 2019 2021 2015' görseli olabilir

Eğer TCMB bu tabloya rağmen kısa vadeli faizleri indirmeye teşebbüs ederse, toplam mevduatlar içinde TL’nin payında da (mevcutta TL %45, DTH %55 seviyelerinde) tarihi düşük seviyeleri görmek işten bile sayılmamalıdır. TL işlevini yitirip tercih edilmemeye daha çok başlandığında, TCMB’nın kapısına kilit vurmaktan başka ne sonuç doğabilir bilmiyorum? Mevcut enflasyon verileri ve gelecekte beklenen enflasyon, bırakın TCMB’nın faiz indirimine gitmesini, mevcut %19’luk seviyeyi dahi arttırmayı zorunlu kılmaktadır.

Bunca Pahalılıkta Bile Hayatlar Ne Kadar Ucuz!

2001 Krizi’nde genç bir bankacıydım. 1994 dahil tüm krizlere bire bir piyasanın içinde şahit oldum. Fakat hiç birinde, sosyolojik olarak  içinden geçmekte olduğumuz süreçteki kadar yıprandığımızı hatırlamıyorum. 1980’den bu yana uygulanan liberal politikalar hep sermayeden yana idi. Zaman zaman ben de IMF politikalarını savundum, zira çalıştığım kurumlarda yaptığım iş savunmamı gerekli kılıyordu. Ancak çalışanların hiç bugünlerdeki kadar fakirleştiğini, sermayenin de bugünkü kadar palazlandığını gözlemlemedim. İş kazalarında ölenlerin sayısının Çin’le yarışır düzeye gelmesini, ne işte ne de eğitimde yer almayan gençlerin sayısının dünyada en çok olduğu ülkelerden biri olduğumuzu, işsizlik ve açlıktan intiharların bu kadar çok arttığı bir dönemin olduğunu hiç yaşamadım. Devlet, yine de bir şekilde sosyal sorunlara en azından bugünkünden daha fazla eğiliyordu. Hal bu ki, dünyada rekabet halinde olduğumuz hiçbir ülke son 20 yılda böylesine kötü verilere sahip olmadı. Hatta Milli Geliri bizden düşük küçük Avrupa ülkeleri de dahil. Geçmişte Doğu Blokunda yer alıp sonradan batı kulübüne giren ülkeler dahi refah olarak bizden daha iyi duruma geldi. Az çok dünyayı takip eden ve neler olup bittiğini bilen biri olarak, aklım ve vicdanım  böyle yönetilmeyi her ne olursa olsun hak etmediğimizi söylüyor. “En az Güney Kore kadar gelire sahip olmalıydık” diye düşünüyorum. Her ne kadar, çoğunlukla Montesqieu’ye atfedilerek;

Her Toplum Layık Olduğu Şekilde Yönetilir” dense de, ben ülkem adına buna itiraz ediyorum.

Erden Armağan ER-06.07.2021

[email protected]

Okumaya devam et

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.