Connect with us

Murat Şenol

“KUR KORUMALI MEVDUAT” KİME YARAYACAK?

Yayınlanma:

|

“Dandik Para” söylemi ülkemizde ilk keza 1998 yılı başlarında Prof Dr. Asaf Savaş Akat tarafından kullanılmıştır. Asaf hoca, yüksek ve dalgalı enflasyonun, paranın üç temel fonksiyonundan değer ölçüsü ve değer saklama ölçüsü işlevlerini yerine getirmediğini ifade eder. Son iki ayda yaşadığımız süreçte de TL’nin bu fonksiyonlarını yerine getirmediği ve sadece değişim aracı olarak fonksiyonu devam ettirdiği tartışılmaktadır.

Türkiye uzun yıllardır çift paralı bir ekonomidir. 2000’li yılların başında dolarize olan ekonomide alınan bazı yapısal önlemelerle, 2010 yılı sonuna kadar dolarize olma oranı azaltılmıştır. Bundan  sonraki yıllar içinde döviz kurları yüksek oranda artmış, 2011’de ortalama USD kuru 1.67 iken 20.12.2021 itibariyle 18.20’ye çıkmıştır. 10 yılda %1000’den fazla artış olmuştur. Bankalardaki  DTH mevduatı da bu artışa paralel 2011 sonrası hızla artmaya başlamıştır. Alınan bir takım önlemlere rağmen (gerçek kişilerin ve ihracatçı olmayanların döviz kredisi kullanmaması, bazı işlemlerde döviz sözleşmesi yasağı vb ) ekonomideki dolarizasyon, 2000’li yılların başındaki oranın da üzerine çıkmıştır. 10 yılda kurlardaki 10 katı artışın,  ekonomik aktörler tarafından yönetebilmesi de kolay değildir.

Nitekim son üç ayda, ülkemizde ve dünyada yükselen enflasyona ve dünyadaki eğilimin tersine,  faiz indirimleri ısrarı sonrası yaşanan kur artışlarına karşın, karar vericiler önce Dövize Endeksli Tahvil ihracı üzerinde çalıştıklarını beyan etmişler sonra fikir değiştirmişler ve geldiğimiz nokta 1970’li yıllarda uygulanan DÇM  benzeri Kur korumalı mevduat (KKM) diye tanımlanan Dövize Endeksli TL mevduattır (DEM), opsiyonlu bir üründür, kur garantisini hazine vermektedir ancak mudi opsiyon primi ödememektedir. Bu ürünle kısa vadede ateşin üzerine su atılarak, bir rahatlama yaratıldığı aşikardır.

Bu sürece gelmeden önceki kısa vadede, TCMB Bilançosundaki gelişmeler ve  Dövize Endeksli bu TL mevduatın zamanla kime daha çok yaradığını görmek için, 17 Aralık TCMB’nin Mevduat Bankaları ve Katılım Bankalardaki bilgilere ilişkin tabloları bakalım.

-Gerçek kişi DTH’ının, Tüzellerden  daha fazla arttığı,

-Katılım Bankalarındaki DTH’ın, Mevduat Bankalarındaki DTH’dan daha fazla arttığı,

-Altın Mevduat Hesabının, Döviz mevduat hesaplarına göre daha fazla arttığı, görülmektedir

Bu saptamalar ışığında bazı sosyo-politik ve ekonomi politiği içerikli değerlendirmeleri okuyucuya bırakmak istiyorum.

Bankacılık sektöründeki toplam mevduat dağılımına, Kur Korumalı TL mevduat açısından bakalım.

YP açısından; 264.458 milyon USD’nin Gerçek Kişilere ait 146.510 milyon USD’si TL mevduata dönebilmesi mümkündür.TL açısından ise vadesiz TL ve yurtdışı yerleşiklerin yararlanamayacağı düşünüldüğünde maksimum 1.348.305 milyon TL yararlanabilir. Toplamda 5.998.683 milyon TL  mevduatın kur korumalı mevduattan maksimum %52 kısmı yararlanabilmesi mümkün olabilecektir. (USD mevduatın yaklaşık kur 12 TL’den TL’ye döndüğü ve parite etkisi göz ardı edilerek hesaplanmıştır)

TL mevduatın tamamının, USD mevduatının da yarısının Kur Korumalı Mevduata döndüğünü varsaydığımızda önümüzdeki dönemde Hazine ve TCMB’nin ödeyebileceği kur farkı matrahı yaklaşık 2.300.000 milyon TL olacaktır. Tabi ki bu ürün 1 yıl devam edebilirse ve bu dönemde beklenen

  1. %30 civarında enflasyon,   

2-    %30 kur artışı,

3-    bankaların açacağı mevduatın ortalama faizini  de %15 varsayarsak,  kamu tarafında 1 yıl sonunda ödenecek kur farkı 345 milyar TL olacaktır. Umarız ve dileriz döviz kurları bu şekilde artmaz ve kamu bu yükü taşımak zorunda kalmaz. Diğer yandan bu ürün hayata geçmeyip  kurlar 21.12.2021 tarihi öncesi seviyede kalsaydı, kamunun döviz borçları sebebiyle ödeyeceği kur farkı bu yükün çok daha fazla üzerinde olacaktı, bu anlamda 345 milyar TL’lik yük daha düşük kaldığı da bir gerçektir.

TL’den dövize dönülmediği için açılacak TL hesaplara verilecek kur farkı  ve  Döviz Tevdiat Hesaplarından TL’ye dönen mevduatın kur farkı Hazine tarafından karşılanacaktır. Sonuçta bu ürünün, Faizi indirmek için,  enflasyonu düşürmek yerine bütçe imkanları ve emisyon yolu ile enflasyonu artırıcı etki yapması kaçınılmaz hale gelebilecektir. Bu arada dövizden TL’ye dönecek mudilerin dövizini satın almış olacağından, bankalarda mudi adına olan döviz zaman içinde TCMB’ye geçmiş olacağından, TCMB’nin gerçek anlamda kur farkı zararı oluşturup oluşturmadığı ayrı bir tartışma konusudur.

Hazine  üzerinde kalacak bu yükten en karlı görünen ilk aşamada TL’sini dövize dönmemiş mudiler ile Bankacılık sektörü olacaktır .TL’de olan mudi herhangi bir opsiyon primi ödemeksizin kur artışlarına karşı kendini hedge etmiş olacaktır. Bu üründen asıl Bankalar  büyük bir yarar sağlamış olacaktır.

  • USD/TL 18-20 çıktığında, bankaların Sermaye Yeterliliği Rasyosunu (SYR) son derece olumsuz etkilemişti. Bu seviyelerde kurun uzun süre kalması durumunda kaynak olsa bile bankalar kredi vermekte zorlanacaklardı. Kurların yeni seviyesi banka SYR’lerini rahatlatmıştır.
  • Bankalar %17 (şu an maksimum) faiz oranı üzerinden  mevduatı açıp kalan kısmı Hazine’den aldıklarından, gerçek maliyetleri %17 olmasına karşın kısa vadeli rotatif kredileri %30 üzerinde fiyatlamaktadırlar. Orta ve uzun vadeli kredilerde vade riski nedeniyle uzun vadeli kredilere bu oranı vermemiş olsalar bankacılık tekniği açısında bu anlaşılabilir, ancak kısa vadelilere de bu fiyatın verilmesi ya kredi vermek istememeleri nedeniyle  ya da fırsatçılıktır.
  • Son dönemdeki gelişmeler mevduat ve kredi arasındaki faiz marjlarını oldukça yükseltmiştir. Bankalar bir miktar kaynağını TCBM’den kısa vadeli %14 den alıp kısa vadeli %30 üzerinde satmaktadır. Nitekim yıl sonu  bilançoları açıklandığında özellikle bir çok özel banka yüksek karlar açıklayacaktır. Bu karları gizlemek için bir miktar da yüksek karşılık ayırmaları muhtemeldir. Özellikle aralık ayı içinde açıklanan veriler de bu yöndedir.
  • Kur artışı (nitekim son 2 ayda kurlar %35 artmış)  ve enflasyon artışı firmalarda işletme sermayesi ihtiyacını artırmış, bu artışı karşılayacak kadar bankacılıkta TL kaynak artışı olmamıştır. Dövize Endeksli  bu ürünle bankacılık sektöründeki  mevduatların büyük bir kısmı kur artışına karşı korunarak bankalara faize ilave kur farkı yolu ile yeni kaynak yaratılmış olacaktır. Yaratılan kaynakla bankalar daha kolay kredi verebilecektir.
  • Bankalardaki mevduatın ortalama vadesi 45 gün olduğu düşünüldüğünde, bu ürünün de asgari  90 gün vadeli açılması nedeniyle zaman içinde mevduatlar arası beklenen dönüşümler gerçekleşirse ortalama vadenin 120 günlere çıkması bankalar açısından bir başka avantaj sağlamış olacaktır.
  • TCMB en son aldığı bir kararla, Bankalardaki TL Mevduat ve  DTH’lardan vadeli TL‘ye dönecek mevduatlardan alınacak zorunlu karşılık tutarlarında muafiyet getirmiştir.

Çözüm  olarak sunulan bu ürüne ilişkin açılan hesapların, vadeleri geldiğinde yenilenip tekrar dövize dönmemeleri önemli bir  beklentidir. Bu süre içinde enflasyon makul bir seviyeye indirilemez ise dövizde  düşen bu tansiyon, tekrar yukarı çıkarak, makro ekonomik dengeler açısından önemli  sıkıntılar oluşturabilecektir. Başlangıç olarak olumlu gözüken bu ürünün,  zaman içinde mudiler tarafından  benimsenmesi durumunda olumlu sonuçlar yaratabilir ancak sistemi başlatmak çok kolay iken dengeler oturmadan kaldırılması daha yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Uzun süre bu ürünün devamı ve kurların yukarıya doğru hareket etmesi durumunda  ise Hazine üzerindeki yükte artıracaktır.

Hepimizin aynı gemide olduğu ve kur artışının zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaparak enflasyon yolu ile gelir dağılımını daha da bozucu etkisi can yakıcıdır. Umarız ki  Kur Korumalı TL Mevduat ürünü daha büyük sorunlara yol açmadan,  bu volatiliteli süreci kolaylıkla atlatırız.

Bu dönemin daha az hasarla atlatılması bakımından bankaların da kendileri lehine oluşmuş ve büyük karlar yapma imkanı olan bu  ortamda, “gerçek maliyetlerini” kredilere yansıtmaları, kredi kullanıcıları ve kararlarda beklenen sonuçların oluşması bakımından son derece önemlidir.

Murat ŞENOL – Ekonomist

GÜNCEL

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ VE BANKA ÖZEL EMEKLİ SANDIK VERİLERİ

Yayınlanma:

|

Yazan:

Dünyada, sağlık,  yaşam koşulları, beslenme, teknoloji ve tıp bilimindeki gelişmeler ortalama yaşam süresini arttırdıkça sosyal güvenlik sistemi açıkları ve sorunları artmakta, devletlerin, bu konu üzerinde daha çok düşünmeye ve kamu bütçelerinden daha fazla kaynak ayırmaları zorunlu hale gelmektedir. Elbette sürecin başında doğru kurgular yapabilen devletler, her geçen gün yönetilmesi zorlaşan sosyal güvenlik sorunları karşısında daha rahat hareket edebilirken, bazı ülkelerdeki sosyal güvenlik açıkları çığ gibi büyümeye devam etmektedir.

Ülkemizde de ortalama ömür artarken, siyasi saiklerle kabul edilen “EYT” adı verilen uygulama hayata geçirilmiş ve Aktüeryal dengeler daha da bozulmuştur. Buna rağmen garip bir şekilde sosyal güvenlik açıkları büyümemiş ve emeklilik sisteminin bütçe üzerindeki yükü daha da hafiflemiştir. Emeklilerin  sayısı hızla artmasına karşın bütçeden yeterli ve gerekli destek sağlanamadığından emeklilerin maaşları da reel olarak azalmış ve yaşam koşulları daha da kötüleşmiştir.

Görüldüğü üzere 2020’de %17.2’ye çıkan bütçeden emekliler için sosyal güvenlik sistemine yapılan transferler, 2024’de %9.9’a kadar düşmüştür. EYT uygulamasına rağmen 2020 ile karşılaştırıldığında emeklilere bütçeden yapılan destek oransal olarak neredeyse yarı yarıya azalmıştır.

Öte yandan sosyal güvenlik sistemimizde 506 sayılı SSK’nın geçici 20. maddesine göre kurulan ve dördüncü kol olarak adlandırılan banka özel sosyal güvenlik sandıklarının hak sahipleri de bu kötü durumdan etkilenmektedir. Son olarak devir tarihini belirleme yetkisi Cumhurbaşkanına bırakılan bu sandıkların mali yapıları ile ilgili belirsizlikler devam etmektedir.  Cumhurbaşkanı bu yetkisini yıllardır kullanmadığı gibi  kamu otoritelerince  yapılan denetimlerin içeriği hakkında da hak sahipleri bilgilendirilmemektedir. Bu denetim sonuçlarının mutlak surette hak sahiplerince incelenmesi ve  kamu oyuna açık hale gelebilmelidir.

İlgili bankalar her yıl sonunda KAP(Kamu Aydınlatma Platformu)  yayınladıkları yıllık finansal faaliyet raporlarında özel aktüeryallardan hizmet almakta ve  içeriği açıklanmadığı için bilinmeyen hesaplamalar yapmaktadırlar. Bu hesaplamalarda sandık yükümlülük hesaplarını baz teşkil eden Aktüeryal oranlar, temel varsayımlar, tahminler, devir tarihindeki belirsizlik ve peşin diğer hesabında kullanılan teknik faiz oranı (%9.8 ) devir  hükümlerini düzenleyen kanun çerçevesinde belirlenmiş olup son yıllardaki enflasyon oranları göz önüne  alındığında  güncelliğini yitirmiştir. Gerçek yükümlülük ve peşin değerler tam olarak hesaplanamamakta, buna rağmen bankalar yine de her yıl KAP’a bildirilen faaliyet raporlarında bu konuda açıklayıcı bilgi ve hesaplamalar yayınlamaktadır. Keza emeklilik ve sağlık yükümlülükleri bankaların en önemli yükümlülük kalemi olduğundan uluslararası standart gereği yayınlamak durumundalar…

3 yıl önce de bu konuda hazırlamış olduğumuz yazı yayınladıktan sonra son durumu görmek açısından tekrar incelediğimizde her ne kadar hesaplamaya baz teşkil eden varsayımlar gerçekçi olmasa bile (ki gerçekçi hesaplama yapılsa durumun çok vahim olacağını düşünüyoruz)  bu sandıklar mali yapıları her geçen gün daha da kötüleşmektedir.

SGK’da da son 10 yılda aktif sigortalı sayısı %23.36  artmış iken bağımlı sayısı %1.39 düşmüştür. Aktif/ pasif oranı da  1.92’den 1.61’e düşmüştür. Bu durum SGK’nın yakın geçmişteki EYT uygulaması sonucu olup 2022’de 2.01’e kadar çıkan oran EYT ile birlikte kötüleşerek SGK  bütçesini daha da zorlamış, ancak emekli maaşlarındaki reel düşüşler nedeniyle yukarıda da değindiğimiz üzere devlet bütçesini olumsuz etkilememiştir.

Türkiye’de sigortalı nüfus oranı son on yılda %86’dan %90’a çıkmış olup kapsam içindeki nüfus sayısı artmasına, EYT ile bir anda ilave 2 milyon kişiye emekli maaş verilmesine rağmen emeklilere bütçeden ayrılan payın da artması gerekirken üstüne üstük bu pay daha da düşmüş ve emekliler sefalet içinde yaşamaya bırakılmışlardır.

Özel sandıklar bakımından incelediğimizde ise durum çok daha vahimdir. Keza genel sağlık sigortasında aktif/pasif oranı son durum itibariyle 1.61 iken özel sandıklarda bu oran 1.26’dır (2021 de bu oran 1.47 idi). Aktif sigortalı sayısı % 3.6  artarken aylık alanlar % 29.54, Bağımlılar ise %31.56 artmıştır. Çalışan sayısı artışının çok üzerinde emekli olan ve bağımlı sayısı artmaktadır.

Önümüzdeki yıllarda bankacılık teknolojisindeki gelişmeler, sigortalı sayısını arttırmayıp tam tersine düşüreceğinden, emekli olan, aylık alan ve bağımlı sayısı daha da hızla artacak ve aktif pasif oranı 1’e daha da yakınlaşacaktır. Bu durum sandık bilançolarını daha da  kötü hale getirecek ve yönetilmelerini zorlaştıracaktır.. Yükümlülük ve peşin değer hesaplamaları da kanun gereği gerçekçi olmayan varsayımlara göre yapıldığından özel banka emekli sandıkları, daha da büyüyen kara delikler haline dönüşecektir.

Yedi büyük bankanın KAP’a bildirdiği faaliyet raporlarından derlediğimiz veriler ve varlık bilgileri aşağıdaki gibidir.

Öncelikle diğer bankalar sağlık ve sağlık dışı yükümlük ve prim bugünkü ve peşin değerler hesaplayıp yayınlarken, Ziraat Bankası bunu yayınlamamaktadır. Garanti Bankası ise varlık dökümlerini her ne sebeple ise diğer bankalar gibi yayınlamadığından,  sağlık dışı prim bugünkü değeri de açıklamadığından bazı bilgilere tam olarak ulaşamıyoruz.

Tablo incelendiğinde İş Bankası, Akbank veya YKB karşılık ayırırken, diğer bankalar gerçekçi olmayan varsayımları dikkate alarak teknik fazla olduğunu düşünerek karşılık ayırmamaktadır gerçek bu mudur? Muhtemelen böyle değildir keza gerçekçi varsayımlar ve faiz oranlarıyla hesaplandığı taktirde çok farklı tabloları görmemiz mümkündür.

Garanti bankasının 3 yılda yüksek enflasyona rağmen toplam yükümlülük üzerinde kalan sandık varlığı ancak % 34 artmıştır. Son 1 yılda ise resmi enflasyon % 44.38 olmasına rağmen % 10 azalmıştır. Bunun mutlaka bir izahı vardır ama hak sahipleri bunu bilmiyorlar.. YKB son 1 yılda enflasyonun biraz altında artarken son 3 yılda bankalar içinde Garanti bankası hariç en düşük varlığı artan banka olmuştur. Diğer bankaların varlıkları 1 yıl ve 3 yılda enflasyon üzerinde artmış olup özellikle İş Bankası ve Ziraat Bankası’nın son 3 yıllık artışı, İş Bankası ve Halkbank’ın ise son 1 yıllık artışı dikkat çekicidir.

Genel olarak, mevcut kanuni varsayımlar dahilinde (ki bu varsayımlar gerçekçi değildir) kamu bankaları olan Ziraat ,Halkbank ve Vakıfbank’ın fili ve teknik fazla tutar artış olumlu iken YKB, Akbank ve İş Bankası ise sandık açığı vermekte ve bunun için de karşılık ayırmaktadır. (Bu karşılıkların ne kadar yeterli olduğu kullanılan gerçeği yansıtmayan varsayımların gerçeğe yakınlığına bağlı olarak değişir) Garanti Bankası verileri ise küçük çaplı bir fazlalık vermesine rağmen diğer bankalardan farklı metodoloji uyguladığından sağlıklı bir değerlendirme yapılamamış ve son yıllardaki olumsuz performansı dikkat çekicidir.

4.kol olarak adlandırılan banka özel emeklilik sandıklarının ileride daha büyük sorunlara yol açıp gerek ilgili banka sermayelerinde sorunlara yol açmaması gerekse kamu bütçesine yük olmaması bakımından öncelikle Cumhurbaşkanı yetkisinde olan devir konusunun bir an önce ne yönde kullanılacaksa netleşmesi, yapılan hesaplamaların doğru aktüeryal dengeyi sağlaması bakımından gerçekçi varsayımlarına dayandırılması, kamu otoritelerince yapıldığı düşünülen mali yapı denetim raporlarının hak sahiplerince incelenmesine imkan tanınması, özellikle de bankaların yıllık finansal faaliyet raporlarında yayınladığı verilere baz teşkil eden özel aktüerlerden alınan raporların da ilgili hak sahiplerince incelenmesine açık olması, gelecekte hak kayıplarına meydan verilmemesi ve oluşan açıkların kamu bütçesine yük olmaması bakımından önemlidir.

Murat ŞENOL-Ekonomist

*************

Murat ŞENOL’un konu ile ilgili diğer yazıları:

BANKA ÖZEL SANDIKLARIN SORUNLARI VE SANDIK AÇIKLARI BİRER KARA DELİK Mİ? – BankaVitrini

Dosya : Türkiye’de ‘Özel Sandık sorunu-1 – BankaVitrini

Dosya : Türkiye’de ‘Özel Sandık’ sorunu-2 – BankaVitrini

Dosya : Türkiye’de ‘Özel Sandık’ sorunu-3 – BankaVitrini

Okumaya devam et

GÜNCEL

TÜM KOŞULLAR ENFLASYONUN ARATACAĞI YÖNÜNDE İKEN ENFLASYON DÜŞECEK Mİ?

Yayınlanma:

|

Yazan:

İktisat literatüründe büyüme ve enflasyon-fiyat istikrarı konusunda öncelik, çoğu zaman enflasyonun düşürülmesi ve fiyat istikrarı yönündedir. Ülkemizde, bu konuda siyasetçiler, önceliği çoğu kez büyüme yönünde kullanmışlardır. Elbette büyüme iyi bir şeydir. Siyasiler de büyümeyi önceleyerek kendilerine rant devşirebilmektedir. Oysa enflasyonun yüksek olduğu bir ekonomide büyümek hem sürdürülebilir değildir, hem de gelir dağılımını bozarak büyük toplumsal sorunlara yol açmakta ve aynı zamanda kurumsal firmaların orta ve uzun vadeli planlamalar yapmasını da zorlaştırmaktadır

Fiyatları genel olarak arz ve talep dengesi belirlemektedir. Arz ve talebi belirleyen de birçok faktör bulunmaktadır. Arz ve talep dışında üretim maliyeti kalemlerindeki fiyat değişiklikleri de enflasyonu artırarak maliyet enflasyonuna yol açmaktadır.

Yakın geçmişte enflasyonun artış nedenlerinden olan bu kalemlerin, 2024 yılında da devam edeceği görülmektedir. Bu artışlar da kaçınılmaz olarak enflasyonu yükseltecek ve muhtemelen TCMB tarafından beklenen %36-40 bandının üzerinde asgari %50 olarak gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Enflasyon oranlarının gerçekte ne olduğu da maalesef ülkemizde ciddi bir tartışma konusudur. Enflasyon sepetinin içeriği TÜİK’in enflasyon metodolojisi ve açıklanan enflasyon oranlarıyla piyasa gerçekleri arasındaki neredeyse 2 katına yakın farklar da, oranların güvenilirliğini ciddi ölçüde zedelemektedir.

2024 yılında enflasyon artışına neden olacak en önemli maliyet kalemleri şu şekildedir.

A- Ücret artışları; Asgari ücret  %49 artmış olup muhtemelen memur, emekli maaşlarının da bu civarda artması beklenmektedir. Bu durumda özel sektör de, çalışanların motivasyonunu düşünmek adına, asgari ücret üzeri olan maaşlarda  %50’nin altına düşmesi mümkün olmayacaktır. Öte yandan özellikle emek yoğun sektörlerde başta hizmet sektörü, hazır giyim, lojistik ve mobilya sektöründe ücret artışlarının enflasyona geçişi yüksek olacaktır.

B- Finansman maliyetleri; 2022 ve 2023 yılında, faiz oranları yıl ortalaması, enflasyona göre son derece düşük iken 2024’te, artan kredi faizleri, şirketlerin finansal maliyetlerini çok artacağından bunları maliyetlere yedirmemesi mümkün değil. Özellikle özkaynağı zayıf kredi ağırlıklı çalışan firmaların artan kredi maliyetlerini enflasyon artışında önemli bir faktör olacaktır.

C- Ham madde ve enerji maliyetleri; global piyasalarda her ne kadar ham madde ve enerji maliyetleri 2022 yılına göre 2023 yılında düşmüş olsa da, dünyadaki merkez bankalarının faiz indirimine başlamalarıyla birlikte ekonomilerdeki canlanma, talep artış ve jeopolitik risklerin devamı ile  birlikte birçok hammadde ve enerji maliyetlerinin artışı kaçınılmazdır.

D- Kur artışı; döviz her ne kadar 2 yıldır baskı altında tutulup TL’nin değerlenmesi sağlanmaya çalışılsa da,  kurlarda asgari seviyedeki artışlar,  kaçınılmaz olarak ithal hammadde, ara malı ve tüketim mallarında fiyatları arttırıcı etki yapmaya devam edecektir. Burada kurlar baskı altında tutularak enflasyon etkisi azaltılmaya çalışılsa da, sonuçta değerli TL ithalatın artmasına ve ihracatın azalmasına sebep olacak ekonomik dengeleri daha olumsuza çevirme riski taşımaktadır.  İhracatı özendirici bir takım teşviklerle ithalata caydırıcı kararlar çok etkili olamamaktadır.

E- ÖTV, harçlar, vergiler ve ceza artışları;  yeni yılla birlikte gerek ÖTV, harç ve cezalarda,  gerekse diğer vergilerdeki artışlar, maliyetleri arttıracağından enflasyonu arttırıcı etkisi görülecektir.

F- Öne çekilmiş talepler; yüksek enflasyon beklentisiyle öne çekilmiş talepler ve yılın ilk aylarında  maaş artışları sonucu artan gelir etkisinin tüketimi artırması sonucu özellikle yılın ilk aylarında yüksek enflasyon etkisi yaratacaktır. Bu nedenle son günlerde ‘mal ve hizmet fiyatları artacak’ diye sosyal medyada tüketim yapın çılgınlığı görülmektedir.

Marketlere baskı yaparak, kur artışını enflasyonun altında tutup TL değerli kılarak, TÜİK verilerinin güvenirliliği konusunda tereddütler oluşturarak, ücretleri arttırıp sonra kısa sürede daha fazlasını geri alarak, vergileri- harçları arttırarak, yüksek enflasyon yaratıp 1990’lı  yıllarda olduğu gibi kısır bir döngüye girilen enflasyonu indirmek mümkün görülmemektedir.

Öncelikle fiyat istikrarının büyümenin önünde tutup, kalıcı fiyat istikrarı için enflasyonun düşürülmesi konusunda ‘toplumun tüm kesimlerinin adil bir şekilde faturayı ödemesi’ sağlanmalı. Enflasyonun düşürüleceğine toplumsal bir güven oluşturulması, her zaman söylendiği gibi yapısal reformların bir an önce yapılması, kamuda önemli tasarruf tedbirlerinin alınmasının sağlanması, orta ve uzun vadeli üretim ve yatırım planlaması için gerekli kurumları daha aktif hale getirerek, eşgüdüm içinde hareket etmelerinin sağlanmalıdır.

Oysaki ülkemizde son yıllarda enflasyonun artmasının en önemli nedenlerinden biri de sürekli kısa vadeli kararlar alınmasıdır. Belirlenen politika  ve alınan kararlar kısa sürede değiştirilmekte, enflasyonla mücadele edecek kurumların başındaki sorumlular kısa sürede  görevden alınmakta, değişen karar ve politikaların, (mesela faizlerin kesinlikle artmayacağı ısrarla söylenirken faizler artmaya başladığında)   tamamen farklı yön değişikliğinin nedeninin ilgililerce  topluma  anlatılmamaktadır.

Hemen hemen tüm koşulların, enflasyonun artışı yönünde olduğu bir zeminde, enflasyonu gerçekten düşürebilmek çok büyük başarı olacaktır, zor ama umarız hep beraber yaşayıp görürüz.

Murat ŞENOL – Ekonomist

Okumaya devam et

EKONOMİ

Yüksek Enflasyon-Yüksek Faiz Dönemine Geçişte Firmaların Kredi Kullanımları Zorlaşacak

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye’de  yüksek enflasyon, 1978 yılından itibaren kronik şekilde kendini göstermeye başlamış ve 2003  yılına kadar 25 yıl boyunca ülkenin en önemli gündem maddelerinden olmuştur. 2002 yılından itibaren IMF programının uygulanması, yapısal reformlar ve iktidarın Kemal Derviş ile başlatılan  programa uygun hareket etmesi sonucu enflasyon 2021 yılına kadar, OECD ortalamasına göre yine yüksek olmasına rağmen ülkemiz standartlarına göre daha makul seviyelerde gerçekleşmişti.

2003 ÖNCESİ DURUM

2003 öncesi firmalara kullandırılan banka kredileri nispeten düşük oranlarda iken tüketici kredileri ise  neredeyse yok denecek düşük seviyelerde idi, bankalar ağırlıklı biçimde Devlet Tahvili ve Bonolarını alarak devlete borç vermekteydi, YÜKSEK ENFLASYON-YÜKSEK FAİZ  olan bu dönemde bankaların kredi riskleri kamu bankalarınca verilen siyasi nitelikteki krediler ve özel bankalarda hissedarların grup şirketlerine kullandırdığı kredileri saymazsak, yüksek faize rağmen, bilançolardaki payı düşük olduğundan göreceli olarak daha kolay yönetilmekteydi. Kredi verenin memnun, ama alanın az olduğu bir dönem olmuştur.

2003-21 DÖNEMİ

2003-2021 döneminde DÜŞÜK ENFLASYON-DÜŞÜK FAİZ döneminde, ekonomideki büyüme paralelinde, düşük faiz oranlarının etkisi ile  bankaların başta Konut Kredileri olmak üzere Tüketici Kredileri ve Kredi Kartları ile Ticari nitelikteki işletme kredileri ve KOBİ kredileri hızla artmış mevduat/kredi oranı dönem içinde % 150’leri bulmuş, döviz kredileri, yatırım kredileri her türlü kredi kullanımı artmış ve firma bilançolarında kredi/özkaynak oranları çok yükselmiş, artık ekonomideki büyüme  krediye bağımlı hale gelmeye başlamış, hatta kredi hacimlerinin düştüğü dönemlerde ekonomide de aynı paralelde düşme eğilimi göstermiştir. Firmalar özkaynaklarını büyütmek yerine ucuz  banka kredileri ile iş hacimlerini büyütmeyi tercih etmişlerdir. Bireyler ise her türlü ihtiyacını kerdi kartı ve tüketici kredileri ile karşılamaya yönelmiştir. Alanın memnun, satanın memnun olduğu bir dönem yaşanmıştır.

2021 SONRASI DÖNEM

2021 yılı ikinci yarısından itibaren YÜKSEK ENFLASYON-DÜŞÜK FAİZ dönemine geçilmiş, uygulanan negatif reel faiz politikası, faizleri düşürmüş,  firma borçlanma maliyetlerinin düşürülmesi sonucu büyüme oranları ve firma karlara artmış,  KKM ürünü, sabit gelirlilere uygulanan ücret politikası, gerçek enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki farklar nedeniyle  gelir dağılımı bozulmuş, sabit gelirlinin (işçi, memur ve emeklinin) satın alma güçleri hızla düşmüştür.

Bu arada Türkiye modeli denilen bir ekonomik deney ile ülke ekonomisi bir laboratuvara dönüştürülmüş, döviz kuruna müdahaleler, finansal erişime güya kolaylık sağlanması adına yüzlerce düzenleme yapılarak finans sisteminin  içinden çıkılmaz bir hale getirilmesi sağlanmıştır. Enflasyon ve döviz kurlar artmış, ithalat ihracattan daha büyük oranda artarak cari açık tarihi rekorlar kırmış, oysa ihracat rekorları kırılıyor denilerek kamuoyunda farklı algılar yaratılmaya çalışılmış,  gayrimenkul ve kiralarda ki artışlar enflasyonun çok üzerinde gerçekleşmiş ve orta sınıf iyice yoksullaşarak, yoksullukta herkesin eşitlenmesi gündeme gelmiştir.

TCMB rezervleri erimiş ve ülkenin başına 1980’li yıllardaki DÇM (Dövize Çevrilebilir Mevduat) benzeri olan KKM(Kur Korumalı Mevduat) belası sarılmıştır. CDS (Kredi Risk Primi) primlerini artarak yurt dışı borçlanma maliyetleri artmış aynı zamanda yurt dışı borçlanma imkanları da kısıtlanmıştır. Bu dönemde tüketim ağırlıklı, başta finans sektörü olmak üzere hizmetler sektörü ağırlıklı ve  ithalat kaynaklı büyüme oranı %4 civarında gerçekleşmiştir.

YÜKSEK ENFLASYON- DÜŞÜK FAİZ DÖNEMİ

2021’den itibaren tekrar yükselen enflasyona karşı faizlerin baskı altında tutulması YÜKSEK ENFLASYON-DÜŞÜK FAİZ dönemini başlatmış olup doğal olarak ucuz krediye talep artmış, bankalar işin doğasına aykırı YÜKSEK ENFLASYON-DÜŞÜK FAİZ’de kredi vermek istememesine rağmen kamu otoritesinin baskıları sonucu mümkün olduğunca kısa vadeli krediler vererek süreci yönetmeye çalışmıştır. Firma bilançolarında yüksek orandaki kredi bakiyeleri firmaların artık krediye bağımlı hale gelmelerine sebep olmuş ve krediye yeterince ulaşamayınca bu kez finansmana erişim zorluğundan bahseder hale gelmişti. Bu dönemde kredi kullanabilen tüm kesimler, bireyler, şirketler ve kamu kesimi herkes karlı çıkmıştır. Esas itibariyle kredi verenin memnun olmadığı, alanın çok memnun olduğu bir dönem olmuştur.

YÜKSEK ENFLASYON- YÜKSEK FAİZ DÖNEMİ

Ancak bu saadetin sürmesi imkansızdı, nitekim seçim sonrası enflasyon düşmeyince olması gereken YÜKSEK ENFLASYON- YÜKSEK FAİZ dönemi tekrar başlamıştır. Yüksek enflasyon karşısında firmalar, artan işletme sermayesi ihtiyacını büyük ölçüde kısa vadeli düşük faizli banka kredileriyle finanse ederek bilanço içinde banka kredi oranlarını daha da arttırmıştır. 2021-2022 yıllarındaki düşük finansman maliyeti, yüksek enflasyonda firmalara yüksek karlar ettirmiş, ancak 2023 seçim sonrası faizler kaçınılmaz olarak yükselmiş nitekim son günlerde %50-60 bandında seyreden kredi faizleri muhtemelen artmaya devam ederek %60-70 bandına gitmektedir.  Son 20 yılda %10- 20 bandında kredi kullanmaya alışmış firmaların bu faiz yükünden memnun olmaları ve devam ettirmeleri mümkün değildir.

ZOR GÜNLER BİZİ BEKLİYOR

Önümüzdeki dönemde göreceli olarak iyileşen finansmana erişime rağmen, artan faiz oranları, hem faiz yükünü artıracak hemde iç talebi de düşüreceğinden firmaların reel anlamda cirolarını da düşürecek ve firmaların faiz ödeme güçleri, bireylerin de satın alma güçleri zayıflayacaktır. Kamunun artan bütçe açıklarının finansmanı büyük ölçüde borçlanma yoluyla karşılandığından kamu kesimi de artan faizler nedeniyle faiz baskısını daha fazla hissetmeye başlayacaktır. Artan faizler, düşen iş hacmi sonucu firma riskleri artacak ve batan kredi oranlarında ciddi artışlar görülecektir. İşte bu durumda bankaların kredi veren birimlerinin işi daha da zorlaşacaktır. Eskiden olduğu gibi rahat kredi vermeyecekler ve daha dikkatli olup belki ilave teminatlar istemek durumunda kalacaklardır. Keza 2021-2022 YÜKSEK ENFLASYON-DÜŞÜK FAİZ ortamında verilen her kredinin geri dönme ihtimali son derece yüksek iken, ucuz kredi ile büyük karlar elde edilmekte ekonomide talep de artarken firmalar rahatlıkla kredi ve faizleri  ödeyebilmekteydi. Bu durum elbette durup dururken gerçekleşmedi, aşırı yükselen enflasyon böyle bir ortama neden oldu. Peki enflasyona ne sebep oldu, o ise ayrı bir yazı konusudur.

FİRMALAR ÖZ SERMAYELERİNİ GÜÇLENDİRMELİ

Firmaların yeni dönemde faiz ödeme gücü son derece önemli hale gelecek olup yeterli işletme sermayesi olmayan firmalar, finansmana önceki döneme göre daha kolay erişirken, yüksek faiz maliyetleri karşısında zorlanacaktır. Buna karşılık firmaların öz sermayelerini güçlendirmek adına ya halka açılarak ( nitekim  son 1 yılda halka arzlarda çok büyük artışlar olmuştur) ya da dışarıdan kaynak bulma adına ortak arayışına gireceklerdir. Bu yöntemlere ilave olarak ya  ortaklarının firma dışındaki paralarını firmaya koyacaklar ya da firma/ortak gayrimenkullerini satarak firmaya sermaye olarak kaynak koymak durumunda kalacaklardır.

En azından önümüzdeki birkaç yıl YÜKSEK ENFLASYON-YÜKSEK FAİZ döneminde firma bilançolarında artan kısa vadeli banka kredilerinin, artan finansman maliyetleri nedeniyle firmalar öz sermayelerini artırıcı yeni kaynak bulmak zorundadır. Bankalarda küçülen ekonomide, firmaların büyüyen finansal maliyetleri sonrası verecekleri kredilerde, firma kredi değerliliği tespitinde firmanın faiz ödeme gücü olup olmadığı konusunda çok daha dikkatli olmak durumunda kalacaklardır. Artan tüketici kredi faizleri ve tüketici kredi ve özellikle de kredi kart miktarları bireylere zor günler yaşatacaktır.  Sıkıntıya girecek firmalar ve bireyler dolayısıyla  banka sorunlu kredi risklerinin artışı kaçınılmazdır.

Murat ŞENOLEkonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.