Connect with us

Murat Şenol

ORTA SINIFIN KÜÇÜLTÜLEREK YENİ BİR TOPLUMSAL YAPI OLUŞTURULMA ÇABASI

Yayınlanma:

|

Einstein’a sormuşlar : Dünyada yaşam nasıldır?

“Üst sınıf yaşar, orta sınıf şikayet eder, alt sınıf ise şükür eder”

Ya inanç durumu?

“Üst sınıf paraya, orta sınıf lidere, alt sınıf da Tanrıya tapar” demiş.

İdeolojik ayırımların dışında toplumlar genel olarak 3 sınıfa ayrılmaktadır. Üst Sınıf-Orta Sınıf-Alt Sınıf, toplumdaki geliri en yüksek ilk % 20’yi üst sınıf, en alttaki %20’yi alt sınıf, ortadaki % 60’ı orta sınıf olarak adlandırabiliriz. Orta sınıfı, 1980’li yıllarda Turgut Özal “Orta Direk” diye ifade ederek kamuoyunda daha çok konuşulur hale getirmişti.

Orta sınıfın özelliği nedir?

Bir ülkedeki üretimin, tüketimin asıl belirleyicisi olan orta sınıf, demokrasinin gelişmesi ve sürdürülmesi bakımından da çok önem arz etmektedir. Orta sınıfın diğer özelliklerine baktığımızda genelde eğitim görmüş ( en az lise mezunu), özgüveni yüksek,  aktif çalışan ya da yüksek gelirli emekli grubu, büyük şehirlerde yaşayan, teknoloji kullanımına açık, eleştirebilen, sorgulayabilen, değişiklik ve yeniliklere açık, esnaf, öğretmen, hukuk insanları, yüksek düzey memur ve bürokratlar, emeklilerin bir bölümü, mühendisler, sağlık çalışanları, finans sektörü çalışanları vb bu liste uzatılabilir. Elbette determinist bir yaklaşım içerisinde bunları ifade etmiyoruz ama genel yapı bu özellikleri taşıyor şeklinde düşünebiliriz.  

Yaşanılan süreç Alt Sınıfa yığılmayı artırıyor

Toplumumuzda gelir dağılımı her geçen gün kötüleşmektedir. Artan işsizlik ve  Pandemi, bu kötüleşen süreci hızlandırmışken üstüne gelir dağılımını daha da bozan  yüksek enflasyonist bir döneme  girdik. Devlet bir yandan bankalarda mevduatı olanlara kur güvencesi verirken, diğer yandan sabit gelirlilere gerçek/hissedilen enflasyonun çok altında ücret artışları vermekte ve böylece orta sınıfın, alt sınıflara dönüşmesine neden olmaktadır. Alt sınıflar bakımından özellikle asgari ücretin % 50 artırılması ve asgari emekli maaşının 2.500 TL yapılması, bu insanlar lehine bir durum yaratmıştır. Ancak geçmiş ve gelecekteki enflasyon oranları düşünüldüğünde şüphesiz bu yeterli değildir.  Özellikle orta sınıf, sabit gelirlilerin ücret artışları çok daha vahim bir görüntü içindedir. Alt sınıfların yeterli olmasa da bir miktar desteklenmesi ama orta sınıfın yetersiz ücret artışı ile enflasyon karşısında ezdirilmesi sonucu orta sınıftaki kişi sayısı azalıp küçük bir kısmının üst sınıfa, büyük bir kısmı da alt sınıfa doğru yönelmesi  şeklinde bir durum yaratacaktır.

Toplum Enflasyonun yıkıcı etkisi altında

Yukarıda bahsedilen enflasyon oranları, resmi olarak açıklanan oranlar olmasına rağmen son dönemlerde toplumun büyük bir kesimi bu oranlara inanmamaktadır.  Hissedilen/gerçek enflasyon oranlar ile  açıklanan oranlar arasında çok büyük farklar oluşmuştur. Bu noktada özellikle enflasyon sepeti, bu kesimlerin ihtiyaçları  ve  tüketimlerinin  gerçeğini de  tam olarak  yansıtmamaktadır. Bu yapının devamı durumunda açıklanacak enflasyon oranları ve ücret artışları ileride gelir dağılımı üzerinde daha büyük yıkıcı etkilere neden olabilecektir.

TÜİK’in aşağıdaki tablosu 2020 sonu itibariyle ülkemizdeki hanehalkı fert gelirini yansıtmaktadır.

Sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı (%), 2011-2020

Buna göre 2020 sonu itibari ile ilk %20 en düşük gelirin %5.9’unu elde ederken son %20 en yüksek  gelirin %47.5 elde etmektedir. 2011-20  dönemi arasında baktığımızda İlk yüzde dilimde yıllar içinde çok küçük artış olmasına rağmen 2010 seviyesini korumuştur. Son asgari ücret artışı ve asgari emekli maaşı 2.500 TL  olması bir miktar bu grubu desteklemektedir. Orta sınıfı oluşturan ikinci, üçüncü ve dördüncü grup toplamı 2010 % 47.5 iken %46.6 inmiştir. Bu düşüşe karşın üst  gelir grubundaki  artışla kendini göstermektedir. Özellikle son dönem yetersiz ücret artışları, orta sınıf aleyhine, alt sınıf özellikle de üst sınıf lehine bir durum yaratacak görüntüsü vermektedir. Yıllara sari kümülatif gelirin harcanmayın kısmını ifade eden Servet dağılımı konusuna hiç girmiyorum, keza orada durum çok daha kötüdür.

Büyüyoruz denilen dönemde halk yoksullaştı

Son dönemde “ Yoksullaştıran Büyüme” olarak ifade edilen bir kavram çok gündemdedir. Buna göre ekonomi bütün olarak büyümeye devam etse bile gelir artışının geniş halk kesimlerine memur, işçi, emekli, işsiz kısaca toplumun bütününe aynı oranda yansımayıp genellikle toplumdaki geliri yüksek ilk %10 dilimine daha çok yansımaktadır. Ülkemizde 2021 yılında beklenen büyüme oranı %10 üzerindedir oysa kendimizden ve çevremizdeki geniş kesimlerde gerçekten bu oranda bir artış hissedebiliyor muyuz; eminim bir çoğumuzun bu soruya cevabı olumlu değildir. Hatta tam tersi toplumun büyük bir bölümünün satın alma gücü düşerek daha da yoksullaşmıştır.

Toplumsal yapıdaki bu değişiklik ve gelir dağılımının bozulması, süreç içinde elbette siyasal bir takım sonuçlar doğuracaktır,  ülkeyi yönetenler açısından bu bir tercih midir? Bu tercih zaman içinde iktidar lehine mi, aleyhine mi bir sonuç doğuracaktır. Einstein’ın demesi gibi “Orta sınıfın şikayet etmesi” ülkeyi yönetenleri rahatsız mı etmektedir? Yoksa herkesin yoksulluğa şükretmesi mi istenmektedir?

Sonuç olarak; fakirleştiren büyüme, artan işsizlik,  Pandemi sürecindeki uygulamalar, yüksek enflasyonist ortam ve enflasyon sepetinin tartışmalı içeriği,  kamu ve özel sektördeki çalışanların ve emeklilerin yetersiz maaş artışları, kamu eliyle mevduatı olana kur güvencesi verilmesi,  ülkemizde orta sınıftan alt sınıflara geçişi sağlamaktadır.  İleriki yıllarda bunun yansımalarını seçimlerde hep beraber göreceğiz. Umarım ve dilerim ülkemizi yönetenler,  bozulan bu dengelerin yaratabileceği toplumsal huzursuzlukları dikkate alarak politikalar geliştiriyordur.          

Murat ŞENOL – Ekonomist 

BANKA HABERLERİ

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE TAHVİL PİYASALARININ EMEKLİLİK FONLARINA OLUMSUZ ETKİSİ

Yayınlanma:

|

Yazan:

Dünyadaki Enflasyonun artması, Merkez Bankalarının hızla faiz arttırma sürecine girmeleri, uzun vadeli tahvil piyasalarında yıkıcı etkiler yapmaya başladı. Menkul kıymetlerde bir kural vardır: “menkul kıymetin vadesinden önce ikincil piyasalarda satılmak istenmesi halinde piyasa faizlerinin artması; tahvillerin  değerini düşürürken,  faizlerinin düşmesi tahvillerin değerini arttırmaktadır”. Dünyada ve ülkemizde faizler düşerken bu tahvillerin anaparaları büyük değerler kazanmıştır. Ancak şimdi de tersi yaşanmaktadır.

Enflasyonla mücadele kapsamında Merkez Bankalarının faiz arttırması piyasa faizlerini yükseltirken, tahvillerin değerlerinde de büyük düşüşlere sebep olmaktadır. Dünyadaki en büyük piyasa konumda olan tahvil piyasası, yaklaşık 100 trilyon USD civarındadır. Bu piyasaların Türev piyasalarını da düşündüğümüzde 5-10 katı büyüklüğünde bir hacme sahiptir.  Genellikle bu tahviller güvenilir bulunduğundan Emeklilik Fonlarınınca satın alınırlar. Son dönemde artan faizler bu piyasalarda  devasa hacimli emeklilik fonlarında büyük kayıplara yol açmakta ve konu küresel bir soruna dönüşmektedir.

Bu hafta içinde İngiltere’de 30 yıllık tahvil faizlerinin  % 5’e yükselmesi Emeklilik Fonlarında büyük değer kayıplarına neden olmuş, bunun üzerine İngiliz Merkez Bankası BOE, geçici varlık alım programı açıklaması üzerine bu Tahvillerin faizi %4’e düşmüş ve sonrası yeniden %4.8’e yükselmiştir. Aynı şekilde Amerika’da uzun vadeli tahvil faizlerindeki artışlar, emeklilik fonlarında büyük değer kayıplarına yol açmakta ve bunun devamında da sadece emeklilik fonları değil elinde uzun vadeli tahvil tutan tüm bankalar ve finans sektörü zincirleme büyük bir kaosa doğru yol almaktadır. Bu noktada dünyadaki merkez bankaları bu kağıtları elinde tutan kurumların pozisyonlarını kapatmaları için faiz artışlarında yavaş hareket etmektedirler.

Ülkemizde uzun vadeli tahvil piyasası hacim olarak geçmiş yıllara göre göreceli azalmış olup genellikle bu kağıtlar yurtiçi bankalar ve emeklilik fonlarının elinde bulunmaktadır. TÜFE ve ÜFE ortalaması %117,5  olan  enflasyona karşı Türk TL/Tahvilleri % 13-14 civarında getirisi olduğundan yerli ve yabancı yatırımcı tarafından rağbet görmemektedir.

Ağustos 2022 itibari ile kamunun 2.606,2 milyar  TL İç Borç Stokunun elinde bulunduranlara göre dağılımı aşağıdaki gibidir.


Tabloda görüleceği üzere; İç Borç Stokunu teşkil eden uzun vadeli Devlet Tahvillerin büyük bir kısmı Bankacılık  sektörünün elindedir.  Son zamanlarda yapılan düzenlemelerle bankalar bu tahvilleri aktifinde tutmak zorunda bırakılmışlardır. Emeklilik  Fonlarının içeriğinde de özellikle de devlet katkısını oluşturan fonlar da büyük miktarda faize duyarlı İç Borç Senetleri( Tahvil ve Kira Sertifikaları) yer almaktadır.

Bireysel Emeklilik Sisteminde, katılımcının ödediği tutarın %30 oranında da Devlet Katkısı verilmektedir. Bu devlet katkısı iki tür fonda değerlendirilmektedir bu fonlar katılım katkı fonu (faizsiz) ve katkı fonu(faizli) olarak adlandırılmakta olup hazine tarafından ihraç edilen devlet tahvillerinde (faizli) veya Gelir Ortaklığı Senetleri ve  Kira Sertifikalarında (faizsiz ) değerlendirilmektedir.

Emeklilik planları faiz hassasiyeti olan katılımcılar için başlangıçta faizli ve faizsiz olarak ayrılmaktadır.  Eğer katılımcı olarak kendi payınızdaki fonlarda faizli ürünleri tercih etmişsiniz, devlet katkısını da faizli olan KATKI payını tercih etmek durumundasınız. Eğer katılımcı kendi  payında faizsiz ürünleri tercih etmişse, bu kez de KATILIM KATKI payında faizsiz ürünleri tercih etmek durumundasınız. Katılımcı kendi payını faizli, devlet katkısını faizsiz veya kendi payını faizsiz devlet katkısını faizli tercih edememektedir. Bunun ne önemi var derseniz özellikle ülkemizde yüksek enflasyon karşısında kamu baskısı ile düşük tutulan piyasa ve Tahvil faizlerinin yükselmesi halinde Uzun Vadeli Tahvilleri bulunduran tüm fonlar gibi faizli KATKI  payının fonları büyük kayıplarla karşılaşacaktır.

Devletin yapmış olduğu %30 katkının kendi borçlanma araçlarında değerlendirilmesi zorunluluğu kanaatimce doğru değildir. Devlet katkısının devletin kendi çıkardığı borçlanma araçlarında değerlendirmesi durumunda zaman içinde olabilecek  faiz artışlarında bu fonlar büyük değer kayıpları ile karşılaşabilecek ve bu durumda da  devlet katkısının çok bir anlamı kalmayacaktır. Katılımcının kendi payını istediği fonda değerlendirmesi gibi dilerse devlet katkısını da  diğer fonlar gibi  değerlendirilmesi imkanının da katılımcıya sunulabilmesi mümkün olmalıdır.  Oysaki devlet katılımcıya; benim katkımı benim çıkardığım kağıtlarla ben size borçlanacağım, bu devlet katkısı fonları için de “ya hep faiz ya hiç faiz olmalı” demektedir. Umarız ülkemizde faizler artmaz ve faizli fonları tercih eden BES katılımcıları fon değerlerinde büyük kayıplarla karşılaşmaz. Yoksa ülkemizde tasarrufların artırılması adına insanımızın yediğinden içtiğinden biriktirdiği kaynakların büyük bir kısmı yeni ekonomik heterodoks deneyin kurbanı olacaktır.

Murat ŞENOL – Ekonomist

Okumaya devam et

EKONOMİ

TÜRKİYE’DE BANKA KREDİLERİ YOLUYLA EKONOMİK BÜYÜME VE GELİR DAĞILIMI SORUNU

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye’de Eylül 2021 den itibaren yükselen döviz kurları ve enflasyon sebebiyle finansal yapıda çeşitli sorunlar oluşmaya başladı. Uzun bir süredir iş dünyası tarafından hem krediye erişimde hem de faiz oranının yüksekliği ile ilgili sorunlar konuşulmaktadır. Oysaki krediye erişim de gerçekten sorun vardır ancak faiz oranlarının yüksek olduğu kanımca doğru değildir. %100’lerdeki enflasyonda % 30-40 faiz oranı yüksek olmasa gerek.

TÜFE ve ÜFE ortalamasının %130’larda olduğu bir ekonomide faizleri ancak irrasyonel yöntemlerle düşük tutmaya çalışabilirsiniz, bu durumda hiçbir banka %20’lerde kredi vermek istemeyecektir; bunu ancak zorlama tedbirlerle aşağı indirmeye çalışmak mümkündür. Nitekim son zamanlarda karşılıklarla ilgili yapılan düzenlemelerle  bankalar bu kredi faiz oranları ile  kerhen kredi veriyormuş gibi görünüyorlar.

Türkiye’de bankacılık sektörü kredi vermek istemiyor,  yukarıda bahsedildiği gibi enflasyonun %130’larda olduğu noktada bankaların son bir yılda verdiği topladığı mevduat ve verdiği krediler aşağıdaki gibidir.

TÜFE ve ÜFE Enflasyon ortalamasının  %130 olduğu,  Mevduatın %94,3 arttığı bir dönemde toplam kredilerin %68,2 artması bunun açık bir göstergesidir. Enflasyonist dönemde,  kredi Faiz oranlarının zorla düşük tutulması, özellikle kredi kullanan birimlere enflasyon karşısında avantaj sağlayacaktır. Verilen Kredilerin büyük bir kısmı Ticari nitelikte işletme kredileri olup tüketicilere verilen krediler oldukça sınırlı bir düzeydedir. Kısa vadeli olması sebebiyle kredi kartları tüketici kredileri içerisinde en yüksek paya sahiptir. Şahısların kredi kullanamayıp sınırlı dahi olsa şirketlerin bu kredi faiz  oranlarında kredi kullanabilmesi gelir dağılımını daha da bozan bir etki yaratmaktadır. Nitekim yüksek enflasyonda, düşük kredi faizlerinin maliyetini kamu birçok yöntemle üstlenmektedir.   Öte yandan özellikle ihracatçı firmalara kullandırılan döviz kredileri uzun bir süredir aşağı gelmektedir. Eximbank ve Merkez Bankası Reeskont krediler ile ortalama TL kredi faiz oranın %15’lerde, yabancı para kredi oranlarının %10’larda  olduğu bir ortamda doğal olarak iş dünyası kur riskine girmemek için TL kredi kullanıp, YP kredileri kapatılmakta.

Son 20 yılda ekonomik büyümenin motoru kredilerle iç talebi canlandırmaktır. Ancak aşağıdaki tabloda göstermektedir ki önceden topladığı mevduattan fazlasını kredi olarak veren bankalar, artık topladığı mevduattan daha düşük bir kısmını kredi olarak vermektedirler. Eylül 2022 itibariyle bu oran  düşmeye devam edip %78,7 olmuştur.

Bankaların  ortalama fonlana vadesi maksimum 45 gün iken, bankalar en fazla 6 ay vadeli krediler verebilmektedir. Hem  faiz ve vade riski taşıyan hem de gelecekle ilgili olumsuz beklentisi olan bankaların, uzun vadeli kredi vermeleri beklenemez. Hükümetin almış olduğu bazı kararlarla bankalar  yüksek kârlılık elde ettiklerinden dolayı bir şekilde faiz riskini alarak çok kısa kredi verebilmektedir. Verilen kredilerde büyük ölçüde İslami finans kurumlarında olduğu gibi faturaya bağlanarak daha da zorlaştırılmaktadır. Bu durumda  bankaları süreç içinde İslami Finans kurumlarına dönüştürmenin bir yolu mu olduğu düşüncesi kaçınılmazdır.

Böylesine yüksek enflasyonist  ortamda iş dünyası %30-40 seviyelerinde bile kredi kullanmaya razıdır. Her ne kadar faizlerin yüksek olduğunu söyleseler bile kar etmeleri kaçınılmazdır. Bankaların fonlama maliyetinin düşüklüğü nedeniyle daha da düşük oranlardan kredi kullanmak istemektedirler. İktidarın faizle sorunu olduğundan (sanırım enflasyon ile sorunu yok keza faizi düşük tutmak için kararlar alırken enflasyonu düşük tutmak için alınmış etkili kararlar mevcut değildir)  faizi düşük tutmaya çalışmakta bu kez de bankalar kredi vermemekte, verseler bile çok kısa vadeli 6 ayı geçmeyen vadeler söz konusudur.

Özkaynak yapısının bu kadar zayıf olduğu, kredi artışı ile iç talebin desteklendiği bir ekonomide büyümenin nasıl gerçekleştiğini ya da gerçekleşmediğini bundan sonra hep beraber göreceğiz. Resesyonun konuşulduğu bir dünyada dış talebin etkisi de sınırlı olacaktır.

Kredi bir gelir değil borçtur, borç ise ödendiğinde  uzun vadede büyümeyi olumsuz etkiler.

Gelir dağılımının bozulup üst gelir gruplarının geliri artıp  orta gelir grubundaki geniş kesimlerin geliri artmayıp ekonominin temel uyarıcısı olan talep düşüşü orta vadede fiyatları dolayısıyla mal ve hizmet arzını da etkileyecektir.

Gelir dağılımının düzelip orta kesim gelirlerinin artması sürdürülebilir talep yaratması dolaysıyla sürdürülebilir büyümeye katkı sağlayacaktır.

Özellikle nüfusu hızla artan bizim gibi özellikle iç talep kaynaklı büyüyen ülkelerde, iç talebin kısılması yüksek enflasyon başlangıcında  talebi önce öne çeker büyümeyi hızlandırır bir süre sonra bozulan gelir dağılımı ile geniş kesimlerin satın alma gücünün olumsuz etkileyerek talebi dolayısıyla da büyümeyi aşağı çekecektir. Ülkemizde son 1 yıldaki büyümenin nedenlerinden biri de budur.

Kısa vadede gelir dağılımının bozulması yüksek gelir grubunun gelirlerini arttıracak ancak bu gelir artışının tasarruf yoluyla yatırıma dönüşmesi için istikrarlı bir ortam gerekir. Yüksek enflasyonun olduğu bir ortamda,  tamamı öz kaynakla yatırım yapmak orta vadede öz kaynağı erittireceğinden belli oranda uzun vadeli banka kredisi ihtiyacı olacaktır. Politikalardaki belirsizlik ve kamu otoritesinin faizleri baskı altında tutması nedeniyle de hiçbir banka uzun vadeli yatırım kredisi vermemektedir.

Adil gelir dağılımı toplumların siyasal ve sosyal yapılarını etkileyerek demokrasinin gelişmesine katkıda bulunurken, bozulan gelir dağılımı toplumda geniş sosyal ve siyasal sorunlara yol açmaktadır. Popülist politikacılar sorunun  kendi kötü yönetimleri olduğunu görmekten ziyade, yoksul kesimlere asgari yaşamlarını sürdürebilecek düzeyde sosyal yardım yaparak onları kendilerine bağımlı hale getirirler. Oysaki bu kesimlere eğitim ve yeteneklerini geliştirilerek  iş vermek ve emekleri karşılığı gelir elde etmeleri suretiyle onları özgürleştirmeleri çağdaş olan yaklaşımdır.

Orta sınıfın küçük bir kesiminin üst gruba geçmesi büyük kesimin de yoksul kesime yakınsayarak onlara sosyal destek sağlama politikası da uzun vadede bütçe üzerinde baskı yaratacak ve  sürdürülemez hal alacaktır. Elbette sosyal devlet “belli yoksul kesimlere” destek sağlamalıdır ancak asıl olan çalışabilecek durumda olan  milyonlarca kişiyi,  işgücü piyasasına katılabilecek iş alanı yaratmaktır.

Bozulan gelir dağılımının ekonomi ve sosyal hayat üzerinde yarattığı olumsuzlukları ve uzun vadede kapitalist sistemin devamı açısından oluşabilecek sorunları gidermek bakımından dünyada vatandaşlık vergisi ve servet vergilerinin arttırılması gündemden düşmemektedir.

Neoliberal politikaların uygulanması sonucu gelinen noktada dünyada ve ülkemizde gelir dağılımı ve  büyüme sorunları toplumları daha fazla meşgul etmeye devam ederken popülist politikacılar da sorunu öteleyerek işin içinden çıkılmaz hale getirmektedirler.

Murat ŞENOL – Ekonomist

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Murat ŞENOL yazdı: HERKES MERSİNE TÜRKİYE, RUSYA VE ÇİN TERSİNE Mİ?

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) unvanındaki ‘Cumhuriyet’ çoğu kişi tarafından zaman zaman karıştırılarak, kanunda açıkça Cumhuriyet yazmasına karşın yanlışlıkla Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası olarak ifade edilmektedir. 11.06.1930 tarih ve 1715 sayılı Kanunla, belirlenmiş olan Cumhuriyet ifadesinin esas amacı Merkez Bankası’nın yürütmeden BAĞIMSIZ olduğunu ifade etmek içindir. Benzeri bir durum ‘Cumhuriyet Savcılığı’ için de geçerlidir. Adaletin ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığının çok önemli olduğu bugünlerde bu nüans oldukça anlamlıdır. Bağımsızlığı son günlerde eleştiri konusu olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2016 yılsonuna göre açıklanan ortaklık yapısına ilişkin tablo aşağıdadır.

TCMB ortaklık yapısına ilişkin Merkez Bankası sitesinde yeterli detay bilgi temin edilememesine rağmen yakın zamana ait en detaylı bilgiye  Sayıştay‘ın TCMB 2016 yılı düzenlilik ve denetim raporu 34. sayfasında  tablodaki bilgilere ulaşılmıştır. Merkez Bankası’nın ortaklık Yapısında %19.12 paya sahip 6461 hissedarın kim olduğuna ilişkin detay bilgi temin edilmememiştir.

TCMB’nin sayfasındaki 2021 Bağımsız Denetçi raporuna göre ise  son ortaklık yapısı da aşağıdadır.

Not: Mervak İç ve Dış.Tic.A.Ş.: Merkez Bankası mensupları sosyal güvenlik ve yardım sandığı vakfı tarafından kurulmuş bir şirkettir. 2021 yıl sonu itibariyle diğer ortakların payı %17 olarak açıklanmış ancak hissedar sayısı belirtilmemiştir. Muhtemelen 6.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Konu ile ilgili yapılan bazı değerlendirmelerde  özel yaşamın gizliliği çerçevesinde bu kişilerin isminin açıklanmadığı ifade edilmektedir. Bağımsızlığı son derece önemli olan ve aldığı kararlar ile nerdeyse toplumun tüm kesimlerini etkileyen böyle bir kurumdaki şahıs ortaklıklarının açıklanmasının şeffaflık adına önemli olduğu görüşündeyim.

22.09.2022 tarihinde TCMB politika faizini %13 den, % 12 düşürmüştür. Oysa ki aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere, 2022 yılında dünyada ülke 3 merkez bankası(Türkiye, Çin ve Rusya) dışındaki tüm bankalar politika faizini artırırken, bu  ülkeler faiz indirimine gitmektedirler.

Ortodoks ve  Heterodoks yaklaşım tartışması ülkemizde yeterince yapıldığından bu tartışmaya girmeyeceğim ancak ortodoks yaklaşıma göre enflasyonun altındaki bir faiz oranı, Tasarrufları azaltır, Tüketimi teşvik eder,  ( geniş halk kesimleri tüketimi için yeterli gelir bulabilirse ), tüketim taleplerini öne çekerek enflasyonu hızlandırır vb. birçok ekonomik değerlendirme yapmak mümkündür. Dünyada enflasyon artarken yukarıda görüleceği gibi birçok merkez bankası hızla faizleri yükseltme eğiliminde iken bizim merkez bankası ile Çin ve Rusya merkez bankalarının faiz indirimi dikkat çekicidir. Sn.Cumhurbaşkanı, “Enflasyonu faiz artırarak kontrol altına alma yaklaşımı kimse tarafından dile getirilmiyor, getirilse de ciddiye alınmıyor. Liderler de faizin düşürülmesi gerektiğini söylemeye başladı”  şeklinde ifade etmektedir. Ancak yukarıdaki tablo ülkelerin faiz artırımına devam ettiklerini göstermektedir. Bakalım gerçekten ülkeler faiz indirimine enflasyon düşmeden başlayacaklar mı? Kim bilir belki o zaman biz de faiz artırımına başlarız.

Son günlerde ülkemiz dış politikasında Şangay İşbirliği Örgütü ile yakınlaşmasına da bu çerçevede bakılabilir. Ancak Türkiye,  esas itibariyle neoliberal politikaları benimsemiş kapitalist sistem ile entegre olmaya çalışan bir ülkedir. Çin ve Rusya’nın önderlik ettiği Şangay örgütündeki ekonomik model ülkemizin en azında şeklen benimsediği bir model değildir. Belki de bize özgü bir model geliştirmeye çalışılmaktadır.

Bağımsızlığı, ortaklık yapısı ve aldığı faiz indirim kararlarının yarattığı ekonomik sonuçları tartışılan TCMB’nin faiz indirimlerinin dünyada sadece Çin ve Rusya ile benzerlik taşıması dikkat çekici değil mi? Bana göre üzerinde düşünmeye değer!

Murat ŞENOL – Ekonomist

Okumaya devam et

KATEGORİLER

SON YAZILAR

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.